Gözlerim korkuyla faltaşı gibi açılmış, dudaklarım duyduğum şoktan dolayı aralık kalmıştı. Babam... Benim kendi canım babam, annemi bilerek ve isteyerek yıllarca zehirlemiş miydi? Bu iğrenç ihanet, yorgun beynimin algılayabileceğinden, ruhumun taşıyabileceğinden çok daha ağır bir yüktü.
"Ne... Ne demek istiyorsun Murat?" diye fısıldadım, sesim fırtınada kalmış ince bir dal gibi titriyordu. Murat'ın o koyu, derin gözleri, yüzümdeki çaresizliği okumak istercesine yüzümü taradı. Az önceki o telefon görüşmesinden sonra bana ne yapacağını kestiremiyordum.
"Aylin, lütfen sakin olmaya çalış. Biliyorum, bu duydukların bir evlat için tahammül edilemeyecek kadar çok ağır bir şey," dedi, yaklaşarak. Sesi yine o kadife gibi yumuşak tonuna dönmüştü ama ben, o yumuşaklığın hemen altındaki o gizli tehlikeyi tüm hücrelerimle hissedebiliyordum. "Ama benim de tıbbi olarak emin olmam gereken, şüphelendiğim bir şey vardı. Annenin o gizli dosyasını tekrar, bu kez farklı bir gözle inceledim. Orada kesinlikle olması gereken bazı temel semptomlar, kan değerleri eksikti. Vücudunda çok bariz zehirlenme belirtileri vardı ama raporlarla o kadar ustaca oynanmış ki, her şeyin üstü örtülmüştü."
Korkuyla titreyen elimi istemsizce ağzıma götürdüm. Zihnimin karanlık köşelerinde annemin o son aylardaki solgun yüzü, bir türlü bitmek bilmeyen, onu içten içe tüketen o korkunç öksürük krizleri bir film şeridi gibi canlandı. Benim çaresizce izlediğim o acı dolu günler... Babamın o soğuk, hissiz bakışları... Hepsi ama hepsi bir anda korkunç bir anlam kazanıyordu. Ama neden? Benim babam, annemi neden zehirlesin ki?
"Neden?" diye sordum, sesim kırık bir fısıltıdan farksızdı. "Benim babam, neden böyle canavarca bir şey yapsın?" Murat bir an duraksadı; sanki bildiklerini söyleyip söylememek arasında tehlikeli bir arafta kalmış gibiydi. "Bunu tam olarak bilmiyorum Aylin. Babanın asıl motivasyonunu öğrenmek zorundayız. Ama şu an en önemli şey bu değil; en önemli şey sen... sen mutlaka güvende olmalısın."
"Güvende mi?" İçinde bulunduğum bu acınası duruma histerik, alaycı bir kahkaha atmak istedim ama o kahkaha zehirli bir yumru olup boğazımda düğümlendi. "Benim tüm hayatım, çocukluğum, inandığım her şey en başından beri devasa bir yalandan ibaretmiş. Benim artık güvenebileceğim hiç kimse kalmadı."
Murat'ın sıcak eli usulca, yanaklarımdan süzülen yaşı silmek istercesine yüzüme dokundu. "Bana güvenebilirsin, Aylin." Gözlerinin o derin, karanlık sularında, daha önce ondan görmeye alışık olmadığım bambaşka bir duygu belirdi. Korumacı bir içgüdü... Boğucu bir şefkat... Ve inkar edilemez, yakıcı bir arzu. O an, hastanenin o ağır, steril formol kokusu, koridorda yankılanan telaşlı ayak sesleri tamamen yok oldu. Dünyada sadece Murat'ın tenimi yakan o sıcak eli ve o dipsiz gözlerinin derinliği kalmıştı. Kalbim öylesine hızlı, öylesine şiddetli çarpmaya başladı ki, sanki göğüs kafesimi yarıp onun avuçlarına düşecekmiş gibi hissediyordum.
"Neden?" diye sordum, yüzümü onun avucuna hafifçe yaslayarak, sesim yine sadece ikimizin duyabileceği bir fısıltıdan ibaretti. "Tüm o karanlık sırlarına rağmen, o telefon konuşmasına rağmen neden bana yardım ediyorsun?" "Çünkü..." Murat o geniş göğsünü şişiren derin bir nefes aldı; gözleri, gözlerimden usulca ayrılıp dudaklarıma kaydı ve orada takılı kaldı. "Çünkü senin için, sana zarar gelmesinden delicesine endişeleniyorum. Ve... çünkü kahretsin ki seni istiyorum."
Aramızdaki o ince çizgi kopmak, dudaklarımız buluşmak üzereyken, koridorun sonundaki kapının büyük bir gürültüyle açılma sesiyle ikimiz de irkildik. Büyü bozulmuştu, hızla birbirimizden uzaklaştık. Kapıda beliren ve o anki atmosferi paramparça eden kişi, Dr. Demir'di. Yüzünde her zamanki o itici, alaycı ve sinsi sırıtışıyla kollarını bağlamış bize bakıyordu.
"Ah, Murat Hocam. Sizi tam da burada, bu manzarayla bulacağımı biliyordum," dedi Demir, sesindeki o iğneleyici, zehirli alayla. "Rektör Bey makamında bizzat sizi bekliyor. Çok acil bir yönetim toplantısı varmış." Murat'ın yüz hatları anında sertleşti, kaşlarını çattı. "Ne hakkında bu kadar acil toplantı?" "Bildiğim kadarıyla, son zamanlarda hastanemizde gizemli bir şekilde artan şu tuhaf hasta ölümleri hakkında," diye yanıtladı Demir, gözlerini benden ayırmadan. "Biliyorsunuz hocam, sevgili fakültemizin o kusursuz itibarı söz konusu."
İçimde uyuyan o şüphe canavarı anında kıpırdandı. Açıklanamayan hasta ölümleri... Ayşe'nin bahsettiği, Murat'ın adının karıştığı o yasadışı organ ticareti... Parçalar zihnimde yavaş yavaş, korkunç bir tablo oluşturarak yerine oturuyordu. Ama her şey bu kadar basit, bu kadar açık olamazdı, değil mi? Murat gerçekten o kadar canavar olabilir miydi?
Murat'ın yüzündeki ifade o an tamamen karanlığa gömüldü. "Hemen geliyorum," dedi Demir'e, onu başından savmak istercesine. Demir umursamazca omzunu silkti, bana son bir sinsi bakış atıp koridorda kayboldu.
Murat hızla bana döndü, ellerimi tuttu. "Aylin, bu konuyu, aramızda yarım kalan her şeyi daha sonra detaylıca konuşalım. Şimdi o toplantıya gitmeliyim." "Murat, bekle," dedim, içimde büyüyen ve beni yiyip bitiren o endişeyle ellerini sıkarak. "Demir'in bahsettiği bu hasta ölümleri... Senin bu ölümlerle, o yasadışı işlerle bir ilgin var mı?"
Murat'ın yüzüne acı dolu bir gölge düştü, gözlerini kaçırdı. "Aylin, lütfen yapma. Bu konuyu burada, şimdi ayaküstü konuşamayız." "Neden?" diye ısrar ettim, sesimdeki hayal kırıklığıyla. "Bana her şeyin doğrusunu söylemekten, o maskeni indirmekten neden bu kadar korkuyorsun?" Murat bir an duraksadı; sanki zihninde benim hayatımla, kendi sırları arasında ölümcül bir karar vermeye çalışıyormuş gibiydi. Sonra ciğerlerini havayla dolduran derin bir nefes aldı ve gözlerimin en içine, ruhuma baktı.
"Aylin, sana yemin ederim her şeyi, tüm o karanlığı anlatacağım. Ama önce, buradan sağ salim gitmelisin. Benim yanımda bile olsan güvende olmalısın." "Nereye gideceğim ben?" diye sordum, sesimdeki çaresizlikle. "Babam bir katil, arkadaşlarım tehlikede... Kime güveneceğim?" "Bana," dedi Murat, sesi itiraz kabul etmeyen, sarsılmaz bir kararlılıktaydı. "Sana ne pahasına olursa olsun yardım edeceğim. Ama önce... önce bugün o hastanedeki gece nöbetinden vazgeçmelisin. Hastanede durmamalısın." Kaşlarımı çattım, beynim tehlike sinyalleri veriyordu. "Neden?" "Çünkü bu gece... bu gece buralar çok tehlikeli olacak," dedi Murat, sesindeki o tüyler ürperten uyarı tonuyla. "İnan bana, senden kendi canımı korumak için bile bir şey saklamadım Aylin."
Murat'ın o iddialı sözleri zihnimde yankılanırken, içimde filizlenen o şüphe tohumu devasa bir sarmaşığa dönüştü. Benden hala neyi saklıyordu? Bu gizemli hasta ölümlerinin, morga inen cesetlerin ardındaki kanlı gerçek neydi? Ve en önemlisi... Beni öldürme emri alan bu adama, Murat'a gerçekten hayatımı emanet edip güvenebilir miydim?
"Sana inanmak, sana güvenmek istiyorum," dedim, sesim titrek ama gözlerim kararlı bir şekilde. "Ama bana buna değecek bir sebep, bir kanıt vermelisin." Murat bir an sessiz kaldı; gözlerimin içine bakarak ruhumun ne kadar kararlı olduğunu tartıyordu. Sonra, etrafı kolaçan edip elini hızlıca beyaz önlüğünün cebine attı ve avucuma küçük, soğuk, antika bir anahtar sıkıştırdı. "Bu anahtar..." dedi, dudakları kulaklarıma çok yakın, sesi bir fısıltıdan ibaretti. "Bu anahtar, kimsenin bilmediği, fakültenin en altındaki o kullanılmayan eski laboratuvara ait. Orada... orada yıllardır aradığın tüm o acı cevapları bulacaksın."
Elimi sımsıkı kapatıp anahtarı avucumun içine hapsettim. O antika metalin dondurucu soğukluğu parmak uçlarımdan tüm bedenime yayıldı. Bu küçük anahtar... annemin geçmişine, babamın ihanetine ve Murat'ın sırlarına açılan kapıydı; bu benim için ölümle yaşam arasında bir dönüm noktası olabilirdi. "Ama sana yalvarırım çok dikkatli ol," dedi Murat, sesi daha önce hiç duymadığım kadar derin bir endişeyle doluydu. "O laboratuvarda... kanla yazılmış, kapkaranlık sırlar saklı."
O gece, içimdeki korkuyu bastırarak hastaneyi arayıp ağır hasta olduğumu ve nöbete gelemeyeceğimi söyledim. Ancak eve gitmek yerine, Murat'ın avucuma sıkıştırdığı o anahtarı cebime koydum ve gece yarısı fakültenin o terk edilmiş, ıssız koridorlarında bir hayalet gibi kaybolmaya başladım. İçimde hem gerçeğe yaklaşmanın verdiği o yakıcı heyecan hem de ölümün soğuk nefesini ensemde hissetmenin korkusu vardı. Yıllardır aradığım o kanlı cevaplara ulaşmaya artık sadece birkaç adım uzaktaydım.
Eski, unutulmuş laboratuvarın o ağır metal kapısına geldiğimde, kalbim göğüs kafesimi kırarcasına deli gibi atıyordu. Titreyen ellerimle anahtarı paslı kilide soktum ve yavaşça çevirdim. Kapı, yılların yorgunluğunu anlatan tiz bir gıcırtıyla açıldı. İçeriye doğru ürkek bir adım attım ve zifiri karanlık beni anında, acımasızca yuttu.
İçerideki o buz gibi soğuk, yıllanmış nemli hava bir tokat gibi yüzüme çarptı. Burun direğimi sızlatan ağır küf, kurumuş kan ve çürük kokusu genzimi yaktı, midemi bulandırdı. El yordamıyla duvardaki o eski ışık anahtarını buldum ve titreyerek düğmeye tıkladım. Tavandaki o cılız, titrek sarı ışık, laboratuvarın karanlığını zar zor aydınlattı.
Gördüğüm korkunç manzara karşısında adeta nutkum tutuldu. Her yer yılların birikimi olan kalın bir toz tabakası ve devasa örümcek ağlarıyla kaplıydı. Paslanmış demir raflarda kırık formol şişeleri, üzerlerinde kurumuş kan lekeleri olan paslı cerrahi aletler ve sayfaları sararmış, notlarla dolu eski defterler vardı. Odanın tam ortasında ise, üzerinde sayısız canın yitip gittiği belli olan, paslı bir ameliyat masası tüm vahşetiyle duruyordu. Kalbim boğazımda atıyordu. Burası... burası okulun terk edilmiş eski bir laboratuvarı değildi. Burası, şeytanın bile girmeye korkacağı, karanlık ritüellerin, kanlı deneylerin yapıldığı bir mezarlıktı.
Korkumu bastırıp yavaşça etrafta dolaşmaya, kanıt aramaya başladım. Tozlu raflardaki o eski defterleri elime alıp inceledim. Yazıların çoğu rutubetten okunamaz haldeydi ama bazı sayfalarda insanı dehşete düşüren garip notlar, ürkütücü çizimler vardı. İnsan vücudunun parçalara ayrılmış şemaları, alınan organların nereye gideceğini gösteren detaylı tablolar... Ve o kan donduran isim: Dr. Fahri Kaya.
Dr. Fahri Kaya... Bu ismi, zihnimin derinliklerinden bir yerden çok net hatırlıyordum. Sonra beynimde bir şimşek çaktı, gerçeği idrak ettim. Annemin doktoruydu! Babamın, annemi zehirlediği o sahte raporları imzalayan, o dosyada adı geçen doktor... Bu adam... Murat değil, bu adam her şeyin tam merkezindeki isimdi!
Tam o dehşet anında, o büyük keşfi yaptığımda arkamdan buz gibi, alaycı bir ses duydum. "Arayıp da bir türlü bulamadığın o gerçeği sonunda buldun mu, Aylin?" Dehşet içinde arkamı döndüğümde, açık kalan kapıda Dr. Demir'in bir iblis gibi belirdiğini gördüm. Sağ elinde, içinde tuhaf, saydam bir sıvı olan büyük bir şırınga tutuyordu. Yüzünde, daha önce ondan hiç görmediğim kadar psikopatça, kötücül ve kana susamış bir ifade vardı.
"Ne... Ne istiyorsun benden?" diye sordum geri geri giderek, sesim korkudan titriyordu. Demir o sinsi, alaycı sırıtışıyla üzerime doğru bir adım attı. "Sadece... toprağın altında kalması gereken bazı sırları korumak, güvenceye almak istiyorum." Elindeki o ölümcül şırıngayı, ışığa doğru havaya kaldırdı. "Ve ne yazık ki sen... sen o küçük aklınla çok fazla şey öğrendin, çok fazla şey biliyorsun."
O an, sırtım soğuk duvara dayandığında her şeyin bittiğini, bu karanlık odada öleceğimi sandım. Ama sonra...