"Bana bakarken o gözlerinde ne görüyorsun, Aylin?".
Murat'ın o hipnotize edici sorusu, zihnimin karanlık koridorlarında yankılanıp dururken, kurumuş dudaklarımdan dökülebilen tek, cılız kelime "Hiç" oldu. İşte, yüzleşme anı gelip çatmış, aramızdaki o sahte maskeler birer birer düşmüştü. O geceki, mantığımı yerle bir eden o tutkulu öpücüğün hemen ardında gizlenen zifiri karanlık, şimdi onun o dipsiz gözlerinin en derinlerinde alaycı bir şekilde dans ediyordu sanki. Dr. Murat Aslan, sadece aklımı başımdan alan yakışıklı ve karizmatik bir profesör değil; aynı zamanda hayatım pahasına çözmem gereken, ölümcül ve karmaşık bir bulmacaydı.
"Hiç mi?" diye tekrarladı. Yüzüne o sinir bozucu, alaycı ifade yayılırken, deri sandalyesinde rahatça arkasına yaslandı. "Buna gerçekten inanmak isterdim". İçimde lav gibi yükselen o saf öfkeyi, intikam ateşimi zorlukla bastırmaya çalıştım. Onun bu psikolojik oyunlarına alet olup kontrolümü kaybetmemeliydim. Çenemi dikleştirerek, "Sadece kendi görmek istediğin şeyi görüyorsun, Dr. Aslan," dedim buz gibi bir sesle.
"Murat," diye düzeltti beni anında; sesi beklediğimin aksine son derece pürüzsüz ve yumuşaktı. "Burada, bu odada sadece ikimiz yapayalnızken, o soğuk resmiyetten hiç hoşlanmıyorum". "Peki o zaman... Murat," dedim. Onun adını bu kadar mahrem bir şekilde ilk kez kullanırken, içimde garip, ürpertici bir his uyandı. "Söyle bana, bende ne görmek istiyorsun?".
Koyu renk gözleri yüzümün her bir detayında ağır ağır gezindi; sanki bir sanat eserini, ya da parçalayacağı bir kurbanı inceliyormuş gibiydi. Gözleriyle adeta ruhumu deşip içini okumaya çalışıyordu. "Sende... dizginlenemez bir merak görüyorum. Sürekli bir şüphe... Ve belki de, gizlemeye çalıştığın o saf korkuyu," dedi fısıltıyla. Kalp atışlarım bir anlığına kontrolden çıkıp hızlanırken, dışarıdan sakin ve ifadesiz kalmaya çabaladım. "Kesinlikle yanılıyorsun," dedim net bir tavırla. "Gerçekten mi?" diyerek tek kaşını ukalaca kaldırdı. "O zaman bana açıkla; neden karşımda bir yay gibi bu kadar gergin görünüyorsun?". "Ben gergin falan değilim," diye yalan söyledim, sesimin titrememesine dua ederek. "Yalan söylüyorsun," diye anında karşılık verdi, sesi acımasızdı. "Ve o acemice yalan söyleyişin, içindeki korku seni ele veriyor, Aylin. Tıpkı... annen gibi".
Annesinin adı... O kelime dudaklarından döküldüğü an, sanki zehirli, buzdan bir ok göğüs kafesimi delip tam kalbime saplandı. Şaşkınlıktan dudaklarım aralandı; ona dehşet içinde bakarken, boğazıma dizilen kelimeler düğüm düğüm oldu. "Sen... sen annemi nereden tanıyorsun?" diye fısıldayabildim güçlükle.
Yüzündeki o alaycı ifade saniyeler içinde değişti. O çekici gülümsemesi tamamen kayboldu ve yerini, hiçbir duygu barındırmayan, taştan yontulmuş gibi ifadesiz bir maske aldı. "Annen mi? Abartılacak bir şey yok, sadece geçmişte bu tıp fakültesinden mezun olmuş sıradan bir öğrenciydi, hepsi bu," dedi omuz silkerek. Ancak sesindeki o yapay rahatlık, beni zerre kadar ikna etmemişti. Kesinlikle karanlık bir şeyler saklıyordu, bundan adım gibi emindim. "Yalan söylüyorsun," diye tısladım öfkeyle.
"Aylin, neden her şeyin altında sürekli gizli bir şeyler arıyorsun? Neden bu kadar paranoyaksın? Bazen hayatta sadece basit tesadüfler vardır," dedi; sesi beni manipüle edip sakinleştirmeye çalışıyordu. "Tesadüf mü?" diye acı bir alayla güldüm. "Benim anneme yanlış teşhis koyup onun o korkunç ölümüne neden olan doktorun da tesadüfen bu okulda, tam karşımda olması da mı o basit tesadüflerden biri?".
Sözlerim üzerine odadaki hava birden kurşun gibi ağırlaştı. Ölümcül bir sessizlik çöktü üzerimize; o an sadece ikimizin hızlı, gergin nefes alışverişlerimiz duyuluyordu. Gözlerindeki mavilik zifiri karanlığa dönüştü, bakışları derimi yüzecek kadar deliciydi. "Ne demek istediğini zerre kadar anlamıyorum," dedi tehlikeli bir fısıltıyla. "Çok iyi anlıyorsun," dedim, içimden yükselen o amansız kararlılıkla. "Annemin hastane dosyasını satır satır inceledim. Ona bile isteye yanlış teşhis koyan ve o masada ölümüne neden olan o doktorun adını çok iyi biliyorum".
Yüzünde hala en ufak bir duygu ya da panik belirtisi yoktu. Sanki etten kemikten değil de, buzdan bir duvar gibiydi; yüzüne o kusursuz maskesini geçirmişti. "Öyle mi? Ve o yeteneksiz doktor kimmiş bakalım?" diye sordu kayıtsızca. Ciğerlerimi havayla doldurup derin bir nefes aldım. Yıllardır hayalini kurduğum, içimi yakan o yüzleşme anı sonunda gelmişti. "Sensin," diye fısıldadım, her bir hecenin üzerine basarak. "Sensin... Dr. Murat Aslan".
Odadaki o ağır sessizlik artık sağır edici bir boyuta ulaşmıştı. Bakışlarında en ufak bir titreme, bir suçluluk belirtisi olmadı; buz gibi, ifadesiz kalmaya devam etti. Bir an, zaman kavramını yitirmiş bir şekilde öylece birbirimizin gözlerinin içine baktık; sanki evren o an bizim etrafımızda durmuştu. Sonra, o kusursuz dudaklarında hafif, şeytani bir kıvrılma belirdi. "İlginç," dedi, sesi tüyler ürpertici bir fısıltı gibiydi. "Çok ilginç. Peki, söyle bana... şimdi ne yapacaksın, Aylin?".
Odanın sessizliğinde başım çatlayacakmış gibi zonkluyordu. Murat'ın o cüretkar sözleri, annem hakkında hiçbir şey olmamış gibi söyledikleri, kafamın içinde bozuk bir plak gibi dönüp duruyor, beni delirtiyordu. Bu tehlikeli adamın, annemin katilinin hayatıma sızmasıyla birlikte, zaten zor olan her şey içinden çıkılmaz, çok daha karmaşık bir kaosa sürüklenmişti. İçimdeki o intikam ateşi bedenimi yakıp kavururken, kalbimin ve hislerimin mantığımı ele geçirmesine, beni zayıf düşürmesine asla izin vermemeliydim.
Yurttaki odama kendimi zor attığımda, bir an önce silkelenip kendimi toparlamam, aklımı başıma almam gerektiğini biliyordum. Titreyen adımlarla duşa girdim; suyun o buz gibi soğukluğuyla tenimde yarattığı şok etkisinin, ruhumdaki yangını biraz olsun hafifletmesini, beni o karanlık düşüncelerden arındırmasını umuyordum. Bornozumla aynadaki yansımama baktım uzun uzun. Gözlerimin derinliklerinde gördüğüm o vahşi kararlılık ve inat, beni bu savaşta ayakta tutan yegane güçtü.
Hızla kurulanıp giyindikten sonra, kararlı adımlarla çalışma masama oturdum. Annemin o sararmış tıbbi dosyasını çekmeceden çıkarıp tekrar, en ince ayrıntısına kadar gözden geçirmeye karar verdim. Belki de öfkemden kör olduğum için gözden kaçırdığım, her şeyi değiştirecek küçücük bir detay vardı. Belki de, içimde bir yerlerdeki o aptal umut kırıntısı yüzünden, Murat'ın aslında suçsuz olduğunu kanıtlayacak ufacık bir ipucu bulabilirdim.
Gözlerimi ağrıtan saatler süren titiz bir çalışmanın ardından, yorgunluktan bitap düşmüştüm. Tam pes edip o lanet dosyayı kapatmak üzereyken, satır aralarında bir şey dikkatimi çekti. Annemin ölüm raporunda, daha önce gözüme çarpmayan, ameliyat sırasında kullanılan yabancı bir ilaç ismi yazıyordu. İlacın adını hemen bilgisayarda, derin internette araştırdım ve ekranımda karşıma çıkan o korkunç sonuçlar beni adeta yerime çiviledi, şoke etti. Raporda yazan bu ilaç; normal ameliyatlarda değil, yasadışı, merdiven altı organ nakli operasyonlarında vücudun organı reddetmemesi için kullanılan çok özel ve yasadışı bir maddeydi.
Kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi hızla ve korkuyla atmaya başladı. Tanrım, bu ne anlama geliyordu?. Canım annemin o masadaki ölümü, sadece basit, talihsiz bir tıbbi hata değil; kan dondurucu, çok daha büyük ve şeytani bir suç şebekesinin parçası mıydı?. Düşünceler beynimi kemirirken, aniden kapım şiddetle çaldı. Kim olduğuna bile bakacak mecalim olmadan, kapıyı hızla açtım. Karşımda, yüzünde şaşkın ve dehşete düşmüş bakışlarla bana bakan arkadaşım Ayşe duruyordu.
"Aylin, iyi misin sen? Yüzün kireç gibi bembeyaz olmuş, bir hayalet görmüş gibisin," dedi endişeyle içeri adımlarken. "Ayşe, sana çok önemli, hayati bir şey sormam lazım," dedim, sesim yaşadığım şoktan dolayı titrek ve boğuk çıkmıştı. "Bu fakültede... tıp fakültesinde, yasadışı ve karanlık bir şeylerin döndüğünü düşünüyor musun?". Ayşe'nin yüzündeki o son renk kırıntısı da anında soldu, gözleri büyüdü. "Ne... Ne demek istiyorsun sen? Nereden çıktı bu?". "Duyduğumu çok iyi duydun Ayşe," diye ısrar ettim, kollarını tutarak. "Bana sadece doğruyu söyle. Yalvarırım. Burada, bu duvarların ardında tuhaf, korkunç şeyler oluyor, değil mi?".
Ayşe bir an korkuyla duraksadı, gözlerini benden kaçırdı, sonra çaresizce başını salladı. "Aylin, bu konu tahmin edemeyeceğin kadar çok tehlikeli. Lütfen, bu işe sakın bulaşmamalısın". "Neler olduğunu, ne bildiğini anlat bana, Ayşe," diye yalvardım çaresizce. "Lütfen, bilmeye hakkım var.". Ayşe paranoyakça etrafına bakındı, kimsenin duymadığından emin olmak istercesine beni hızla içeri çekip kapıyı arkasından kilitledi. "Sana şimdi anlatacaklarım, sadece burada duyduğunla kalsın Aylin. Tek bir kişiye bile bahsetme. Yoksa... yoksa hepimiz çok büyük tehlikeye gireriz". Derin, titrek bir nefes aldı ve o korkunç sırrı fısıltıyla konuşmaya başladı. "Bu fakültede, özellikle de o bodrum kattaki anatomi bölümünde, uzun zamandır tuhaf ve kan donduran şeyler oluyor. Geceleri öğrencilerin kaybolduğu, morga gelen sahipsiz cesetlerin aniden ortadan kaybolduğu söylentileri dolaşıyor kulaktan kulağa. Kimse tam olarak ne olduğunu, bu işin arkasında kimlerin olduğunu bilmiyor; ama buradaki herkes, bir şeylerin çok fena ters gittiğinin ölümüne farkında".
"Peki ya... Dr. Murat Aslan?" diye sordum, ismini söylerken bile kalbim sızlıyordu. "Onun tüm bu karanlık işlerle bir ilgisi, bir bağlantısı var mı?". Ayşe bariz bir şekilde tereddüt etti, korkusu gözlerinden okunuyordu. "Murat Hoca... O, bu fakültedeki herkesten çok daha güçlü biri. Onun hakkında konuşmak bile bizim için ölümcül derecede tehlikeli". "Ayşe, yalvarırım sana," diye direttim. "Bana yardım et. Gerçeği bilmeliyim.". Ayşe derin bir nefes alıp o zehirli gerçeği dudaklarından döktü. "Koridorlardaki fısıltılara, o söylentilere göre... Murat Hoca yasadışı organ ticareti yapan bir şebekenin içinde. O kaybolan cesetler... Onlar, sadece içlerindeki değerli organları için kullanılıyor".
Duyduklarımın ağırlığıyla şok içinde bir adım geri sendeledim. Bu... Bu tek kelimeyle inanılmazdı, korkunçtu. Sevdiğim, çekimine kapıldığım Murat Aslan, sadece annemin ölümüne neden olan beceriksiz bir doktor değil; aynı zamanda soğukkanlı, insanları kesip biçen bir canavar mıydı?. "Aylin, lütfen beni dinle ve aklını başına topla," dedi Ayşe ellerimi tutarak. "Ne olur bu işe daha fazla bulaşma. O adamlar seni de hiç acımadan öldürebilirler". "Artık her şey için çok geç Ayşe," dedim donuk bir sesle. "Ben zaten bu işin tam ortasına bulaştım.".
Tam o saniyede, kapı şiddetle tekrar çaldı. Ayşe'nin yüzü korkudan adeta bir kağıt gibi bembeyaz oldu. "Kim o?" diye fısıldadım, nefesimi tutarak. Ayşe bana cevap bile veremeden, kapı dışarıdan bir anahtarla sertçe açıldı. Karşımızda, tüm heybetiyle Murat Aslan duruyordu. Gözleri okyanusun en karanlık dibi kadar karanlık, duruşu ise son derece tehditkârdı.
"Aylin, seninle acilen konuşmam gerekiyor," dedi, o bariton sesi odayı donduracak kadar buz gibiydi.