İçeriğe geç

Sessiz Çığlık

Bölüm 6 · 16 dk okuma

Sessiz Çığlık

Bölüm 6

Düşüş.

"Raydan çıkan, sınır dışı edilir. ﹘İ.A"

Yaşadıklarım bir hayal ürünü mü?, deliripte kendi kafamda senaryolar mı üretiyorum? Bize kim bu denli tuzak kurdu? Erdal nerede? Bu kelimeler ne demek? İ.A ne? Bunu kim yazdı?Ama...dur bir saniye...

Bu bir tehtid mesajı! Şimdi kafa patlatmanın sırası değil! Derhal burdan gitmeliyiz!

Düşüncelerimden ayrılıp yanımdaki Nihal'e döndüm. Onu panikle sarsıp uyandırmaya çalıştım. Gözlerini yavaşça açıp olduğu yerden etrafa şaşkın hâlde göz gezdirmeye başladı. Kalkıp öksürüğü tutunca sırtına vurdum. Dejavu oldum bir an.

"Başım... başım çatlıyor."

"Kalk ayağa! Çabuk, ne duruyorsun!" diye haykırdım. Zar zor dengede durmaya çalışıp ayağa kalktığımızda Nihal aynada yazanları görünce gözleri irice açıldı. Hâlâ sersem hâldeydi.

"Bu... bu ne?"

Artık bu yavaşlığa dayanamıyorum. Kim bize tuzak kurduysa burada bir yerdeler. Öldürülme ihtimalimiz var! Bu kız hâlâ dikiliyor! Kolundan çekip peşimden sürükleyerek dışarı çıkardım onu. Yerdeki çantaları kapıp iki çantayı taşımanın verdiği ağırlığı umursamadan koşturdum. "Koş lan koş!" diye benim arkamda kalan ve hâlâ ne yaşadığımızı idrak edemeyen Nihal'e seslendim. Sesimle panik olup benimle aynı hizaya gelene kadar koştu. Yazlık evden çıkıp düz yolda hâlâ ilerliyorduk. Bir ses işittim tekrar. Kulaklarımızı sağır edecek gibi keskindi. Patlama sesiydi bu! Nereden geliyor bu? Allah'ım silahla kovalanıyor muyuz?

Ter içinde kalmamı umursamadım ve geldiğimiz durağı bulmaya koyuldum. Etrafıma hayretle bakarken arkama dahi bakmadan koşuyordum. Ama dik omuzlarıma rağmen astığım çantalar beni yavaşlatıyor ve iki büklüm olmama sebebiyet veriyordu. Yolun biraz daha açıldığını görünce, kenar köşede otobüs durağını gözüme kestirdim. Tek sıkıntı vardı: Nihal yanımda yoktu.

Hangi ara yanımdan ayrılmıştı bu illet cüce? Bir kez de beni korkutmayacak bir iş yapsaydı keşke. Bir saniye... Ya geride kalıp peşimizdeki olması muhtemel silahlılara yakalandıysa?

Beyin hücrelerime sinen bu fikir beni iyice tedirgin etti. O silah sesinin nereden geldiğini teyit edecek hâlde hiç değildik. Ya Nihal vurulduysa? bu fikir ile arkama doğru korkaklığımı bastırarak koşmaya başladım. Geldiğimiz yöndeki yeşilliklerde ve ormanda kaybolmuş olabilirdi. Ama ya şuan Nihal'i kullanarak beni indirgemeye çalışacaklarsa? O zaman direkt yardım istemem lazım. Of hayır, ne olur ona bir şey olmamış olsun cidden!

Avaz avaz bakınırken nefes alışlarım hâlâ düzensizdi. Fakat duyduğum tiz sesten "Cem! Ev y-" cümlesinin yarısını işitmem ile koluma dokunan kuru ve pürüzsüz ellere karşılık kolumu kurtarıp istemsiz küçük bir çığlık ağzımdan kaçırdım ve arkama bakmadan koşmaya başladım. Vallahi de yakalandım şimdi!

Hayır yakalanmamıştım. Kısa sürede benimle aynı hizaya gelen beden Nihal'e aitti. "Lan dursana lan dur! Benim ben!" diye haykırdı.

Onun sesini beynim tanıyınca yavaşladım ve eğilip diz kapaklarıma ellerimi dayayarak soluklandım. Kalp atışlarım normale döndüğünde bende hızla ona döndüm. "Yav ben senin var ya..." küfür etmemi kesen Nihal'in endişe verici ses tonu ile bir çırpıda söylediğiydi; "Cem az önce biz çıkarken evi patlatmışlar. Alev alev yanıyor şimdi. Sesi duyduğumda merakıma yenik düşüp baktım, üzgünüm."

"Ney?" dedim yüksek ses ile. "Allahım... gitmemiz lazım işte. Bok mu vardı merak edip geri bakmaya gittin lan? Öldürselerdi seni? Hâlâ oradalarsa ne bok yiyecektin?"

"Şu ağaçlardan gittim salak. Uluorta gidecek kadar ecelime susamış değilim."

"Allah seni bildiği gibi yapsın Ece." dedim ve durağın oraya gelen otobüsümüzü gözüme kestirdim. "Koş çabuk otobüs geliyor koş!"

Bir koşu gidip otobüse bindik. Çantaların ağırlığı beni öyle yıpratmıştı ki koltuklardan birine adeta yığıldım. Yanıma oturan kıza, "Kalbim hâlâ dusbet çalıyor Ece, bi' su ver!" diye söylendim. Sularımızı içince bir süre yaşadığımız şoku sindirmeye çalıştık, böylece bir süre ortama sessizlik hakimdi. Sessizliği bozup, "Bir an sandım ki cin tayfası beni aldı, öbür tarafa geçicem diye veda hazırladım içimden." diyerek bir küfür savurdum. "Ben de senin helvanı kavurup ağıt yakasım geldi o halini görünce." diyerek kıkırdadı Nihal. Şuan ağlanacak halimize gülerek kendimizi rahatlatmaya çalışıyorduk. Nihal bile bana katılmıştı.

Yola devam ederken "Şimdi bizimkilere bir şey belli etmemek çok zor olacak." dedi. Haklıydı. Yarım saat öncesine kadar hayatımızın travmalarından birini yaşamıştık. "Sence bunu kim yaptı?" dedim.

Biraz düşünür gibi yaptı ve "Bizim okulumuzda fark ettiklerimizi araştırdik diye birileri peşimizdeler, bu kesin. O 'Raydan çıkan, sınır dışı olur.' falan palavraları bize açıkça bir tehtid mesajıydı sanki. Hani, 'Ebenizi tersten görmek istemiyorsanız orada durun, ileriye gitmeyin. Haddinizi bilin.' gibi bir uyarıydı kanımca. O İ.A kim hiçbir fikrim yok. Belki okuldan birileri. Belki de tamamen yanılıyorum. Ama aklıma bir şey takıldı. Acaba diyorum... biz şu Erdal'a ne kadar güveniyoruz?"

"Dediğin doğru ama diğer ihtimalleri de göz önünde bulundurmak lazım." dedim. "Şimdi adamı dosyadan ulaşıp aradık. Evine geldik gayet hoşsohbet, kızının yasını tutan bir adam. Evindeki Tuğba ile ilgili fotoğraflar, dosyalar falan babası olduğunu doğruluyor."

"Cem'cim, gerçekten saflık mı salaklık mı emin değilim şuan senden. Ya belki o adam da Tuğba'nın kaybolmasından sorumlu, belki de katili. Ya da onlarla işbirliği yapıyor. O dosyada kız kaybolmasına rağmen ayrıldığı yazılmıştı küstahça. Belki oraya veli diye yazdıkları kişi de kendi adamlarındandır. Bilerek bize yakın davranmış, olamaz mı? Belki bu anı bekliyordu. O aynadaki yazıyı da onun işbirlikçilerinden biri yazmıştır. Ya da farkedilmemek için ruj kullanıp öyle yazmıştır. Herşey olabilir. Babana bile güvenmiceksin bu hayatta. Heleki bacak kadar boyun ile böyle bir işin içindeysen." dedi. Öyle mantıklı ve rasyoneldi ki, beni her seferinde kendine hayran bıraktırıyordu. Sınıfın kısa sürede inek öğrencisi ünvanını almasına şaşmamalıydı.

"Nihal, ben korkmaya başladım artık."

"Ben farklı mıyım sanki."

"Bence bak, bu uyarıya kulak vermeliyiz. Bu uyarı ne için yapıldı bilmiyorum ama senin de dediğin gibi haddinizi bilin tarzı bir cümle olmuş. Biz üsteledikçe daha kötü şeyler olabilir. Tahmin bile etmek istemiyorum açıkçası. Biraz ara verelim şu dedektifçiliğe." Başımı koltuğa yaslamış, kara bulut gibi bir yüz ifadesi ile aklımdakilere anlam veremiyordum. Biz bir kız öğrencinin kaybolmasını araştırmaktan ve etrafımızdaki garip olayları anlamaya çalışmaktan başka ne yapmıştık?

"Annemler yasak koymuştu. Bu sefer gerçekten bana el-fatiha." dedim.

Nihal'in ince dudaklarından alaycı bir gülümseme belirdi. Ne zaman gülse, sol yanağındaki minik gamze ortaya çıkıyor ama o farkında bile olmuyordu.

"Allah şimdiden rahmet eylesin o zaman." dedi.

"Kes lan cüce."

"Cüce mi? senden en fazla 3-4 cm kısayım. Abart."

"Yav he he." diyerek devam ettirdim. Yaşadığımız şokun etkisini en iyi bu şekilde, dalgaya vurarak ve umursamayarak bastırabilir ve azaltabilirdik sanırım. İnsan çektiği acıyla bile barışık olmalıydı.

Nihal'den ayrılıp eve gittiğimde, çok canım sıkkındı. Anneme Fatihlerle film maratonu yaptık diye geçiştirdim. Valide Güler hanım, okul dışı evden çıkma yasağım olduğu için bi' kıllandı tabii olaya. Fatih'i arayacağını bildiğim için önceden annem ararsa yalan söylemesini istedim. İş tamam olunca, birkaç saat sonra gri nevresim takımlı yatağımda uzanmış, düşüncelere dalmıştım. Kalkıp odamın haline baktığımda içler acısı olduğunu gördüm. Yatağımın başındaki şarj kablosu kördüğüm olmuştu ama yinede kullanıyordum. Sade Türk kahvesi yarım kalmış vaziyette kablonun yanında duruyordu. Tahminimce üç gündür çöpe atılmayı bekleyen yarım kalmış cips paketi de vardı. Masamın koltuğunun üstüne atılmış ter içinde, bayıldığımızda tozla lekelenmiş forma da berbattı. Yere atılmış çantada aynı... Hiçbir şeye kafamı veremiyordum. Odamın dağınıklığı kafamın içini temsil ediyordu sanki. Kapının yanında duvara yaslı klasik gitarı görünce iç çektim. Aklıma iki hafta önce ilk gün, her şeyin başlangıcında Fatih'e dediğim "Ben zaten müzisyen olmak istiyorum gergedan..." cümlesi geldi. Öylesine dediğim cümlenin gerçeklik ihtimali yoktu çünkü gitarist olmak için ne anne baba veya uzaktan akraba beklentisi üzerine, ne ülkedeki sanata verilen değer üzerine, ne de bölümüm dolayısı ile şartları asla elverişli değildi. Ya hukuk ya işletme. Başka seçenek yoktu. Gönül işi olarak kalacaktı. Annem hep, "Hobi olarak yaparsın." derdi. Bu sözden nefret ediyordum.

Odamın içi tamami ile sessizdi. Kalktığım yerden bir süredir el değmemiş gitarı çantasından çıkarıp yatağıma döndüm. Üzeri tozlanmıştı. Üstüne yapıştırılmış alıntılı çıkartmalar pürüzlü ve dikkatsizce yapıştırılmıştı. Ne kadar ihmal ettim seni acaba? diye düşündüm. Gitarı sol kucağıma alıp yataktaki yerimi sağlamlaştırdım. Telin soğuk metali parmaklarımı kesmeye başladı ama bir şey hissetmiyordum. Bu, ellerin sözcük olmadan konuşması gibiydi. Ellerimin ritmik haraketleri ile, hava birden değişti sanki. Bu huzuru başka bir yerde bulamazdım. Elimdeki çalgıdan yayılan o dingin sesler, odadaki her nesne ile bir uyum ve ahenk içindeydi. Doğal, zorlanmadan. Düşünmek için değil, bırakmak için müzik. "Müzik ruhun gıdasıdır" diye bir söz vardır. Buna karşı çıkamam. Zaten şuanki ben, bunun için ayaklı bir kanıtım. Bedenim burada, ama ruhum bu melodilerin arasında bir tur atmaya çıkmış olduğuna inanıyordum. Gitarın telleri bir kez daha titrediğinde, hızla bir akor çektim. Gözlerimi kısarken sakince ellerim, tellerin üzerinde gezinmeye devam etti. Bazı iyi ve hoş olan şeyler, gözle görülmeyip kalple hissediliyordu. Yüzümde ara ara bir tebessüm beliriyor. Belki biraz gururlu, belki biraz alaycı, bilmiyorum. Oturduğum yerde bir sızıntı hissederek, birkaç kez üst üste duyuyorum. Hayır be kardeşim! burada sadece tek aşkım, ben ve o var. Başka hiçbir şey yok. Rahatla... beyninin fazla gitar tıngırtısına maruz kaldığında sana oynadığı oyunlar bunlar... Ellerim ister istemez yavaşlarken nefesimin ritmi bile farklılaşmıştı sanki. Biraz konumumu değiştirmek istedim. Gitarı kucağımdan indirmeden elimi sağıma bastırarak yana kayacaktım ama, avuç içimde hissettiğim sert, vızır vızır ses çıkaran ve ellerimin karıncalanmasını sağlayan telefonum yüzünden gözlerimi saniyesinde açtım. Tüm ortamın havası bozulmuşken elimdekini indirip baktığımda telefonumun ekranındaki "Filozof Hanım arıyor..." ile bakıştım. Nihal Ece Özer'in, iki haftalık gözlemlerim sonucunda asla keyfinin kahyası için beni aramayacağı sonucuna ulaşmıştım. Zaten ne bekliyordum? O benim için sadece ikimizi bağlayan garip bir olayın ardında olduğumuz olay partnerimdi. Ha, bir de sahte kız arkadaşım.

"Ya yeter bir rahat verin be!" diyerek patladım ama telefondan duyduğum ses, her zamankinden daha tedirgindi.

"Cem," dedi Nihal "Acil emniyete gitmemiz gerekiyor. Babamı aramışlar. İfademizi alacaklar!"

"Ne?" diyebildim sadece.

"Erdal amca falezlerden atlamış." Erdal? falezlerden? atlamak?

"Nerede? Lan n'oluyo? Açık açık konuşsana"

Sesi kesik kesik geliyordu. Belli ki fena telaşlanmıştı. Bu sayede ister istemez bende panik oldum.

"Az evvel annem geldi. Çok fena kızdı, dedi ki; intihar etmiş gibi görünen adamın biriyle en son görüşen sen ve bir oğlanmış, polis çağırıyor soruşturmak için. Bak, bir ihbar gelmiş. Adamın biri kafasına sıktı, falezlerden düştü diye. Polisler olay yerine gitmiş. Bir cüzdan bulmuşlar galiba, o cüzdandan adamın kimliğine ulaşıp adresini öğrenmişler. Bir tanık da adamın kimliğini doğrulamış, vesikalıktaki kişinin o olduğunu söyleyerek. Savcılıktan da izin alarak apartmanın kamera kayıtlarına bakmışlar. Ve ne görsünler? nur topu gibi birkaç gün önceki adamın evine gelen biz. Detayları bilmiyorum. Annem aşırı ısrar edince anlatmak zorunda kalmışlar. Sen de acilen hazırlan, ailenle gel. Bizimkilere birşey anlatmayacağız."

Kulaklarıma inanamıyordum. Erdal nasıl, neden intihar etsin? Bizi kesinlikle o çağırmadı o zaman.

"Allah'ım! o olduğuna eminmiler? Belki Erdal'ın kimliği bilerek kondu."

"Tanık ifadesi ile doğrulamışlar diyorum. Adam zaten ortalarda yok. Üç dört saat önce ihbar gelmiş, inceleme başlatmışlar. Savcılıktan acil durum sayıldığından hemen kamera kayıtları için izin gelince olan oldu. Çat kapı bizi arıyorlar. Seninkileri de aramış olmaları lazım. Git bir bak."

"Bir saniye hatta kal." diyerek telefonu yatağa fırlatır fırlatmaz kafam zonglamaya başladı. Annemin mutfaktan öfkeli bağırışını duydum.

"Cem! Çabuk buraya gel!" Annem bana nadir bağırırdı. Demek ki öğrenmiş, epey kızacak!

Salona gittiğimde iş kıyafetiyle ayakta dikilen babamı beklemiyordum. Annem ise karşı koltukta stresten bacaklarını titretiyordu.

"Ne işler çevirdin sen? Polis beni neden arıyor? Erdal mıydı neydi, kendini vuran biriyle en son görüşen senmişsin. Yanında bir hanım kızla hemde. Benim niye haberim yok? Ne yaptın!"

"Ben bir şey yapmadım!" dedim dayanamayıp. Bir yalan uydurmalıydım. Yüzeysel bir şekilde intihar eden biri ile görüştüğümüzü biliyorlardı sadece. Zaten Tuğba ile ilgili konuşmak için gittiğimi öğrenirlerse dünyayı başıma yıkarlar. En iyisi sadece komşumuzdu falan diyeyim, çok da üstelemezler herhalde. Bambaşka bir yalan uydurursam daha da dikkat çekerim.

"Baba, eski bir arkadaşımızın tanıdığıydı. Ee, şey... ondan bilgi almak için gitmiştik. İnanın pek önemli değildi, kendisi de pek bir şey bilmiyordu. Sadece kayıp bir olay falan sandık. Başımıza iş açılacağını bilsek gider miydik? Adam zaten bir garipti. Onun ruh halini nerden bilelim depresyonda ya da intiharın eşiğinde diye."

Babam kaşlarını çatarak bana baktı, annemse "Ağzından kerpetenle laf alıyoruz." diye homurdandı. Birkaç saniye daha bakıştılar. Sonunda babam ceketinin düğmesini ilikleyip "Toparlanın, karakola gidiyoruz." dedi.

Biz suçlu değildik. Adamın intiharından haberimiz dahi yoktu. Sadece endişlenediğim şey, ailelerimizin yaşadığı öğrenecek olmasıydı. Bir de polise ne anlatacağımı da bilmiyordum. Olayı bile anlayamadım ki tam olarak. Adam bildiğin bizim yazlık evdeki aksiyonun olduğu zamanlamada, tenha bir ormanlık yerde kafasına sıkmış, denize düşerek kendini öldürmüştü. Yaşaması mucizeydi, peki bizi neden oraya çağırdı o zaman? Kendisini öldürmesi çok mantıksız geliyordu. Şu zamana kadar kızının yokluğu ile kendini öldürmemiş adam, neden kızı ile ilgili bir şeyler öğrenebilecek bir vaziyette iken kendini öldürmüştü ki? Tam tersi, hayata daha sıkı tutunarak kızının izini sürmeliydi.

Çok saygın polis merkezine geldiğimizde, yine içerideki kasvetli hava beni boğacak gibi olmuştu. Dezenfektan kokusu midemi deliyordu. Annem elimden kolumdan çekiştirerek beni danışmanın önüne getirdi. Anladığım kadarıyla, yoğunluk nedeniyle beklememiz lazımdı. Babam, her zamanki gibi sessizdi ama suratında yumruk gibi bir "Sana güvenmiyorum!" ifadesi vardı. Biraz etrafı incelediğimde, köşe bucak Nihal'i gördüm. Az öte de bir kadınla adam vardı. Ailesi olmalıydı. Nihal, bana huzursuzca bakıyordu. Gözleriyle konuşmak istiyordu. Yan masada kalem ve birkaç boş form kağıdı vardı. Çaktırmadan bir form kağıdı aldı, hızlıca kalemi kaptı ve kalem gibi elleriyle bir şeyler karaladı. Yanıma adımlar attığında kağıdı elinde buruşturmuştu. Yanımdan geçip, avucumun içine tutuşturduğu kağıt ile ürperdim. Kağıdı açınca şu cümlelerle karşılaştım:

﹘"Bugünkü tuzağı anlatma. Erdal'a neden gittiğimiz sorulursa onu anlat, sıkıntı olmaz. Ama yinede temkinli ol, geçenki vaka yaşanmasın."

Kağıdı katlayıp cebime koydum. Sanırım haklı olabilirdi. Geçenki bizim dediklerimizi alaya alan polislerden değil iseler anlatabilirdik. Ama bir etki olmazdı. Çünkü sadece bizimkiler bir varsayımdı. Okulda ne olup ne bittiğini, Tuğba'nın kaybolması ile gerçekten alakaları olup olmadığını bilmiyorduk. Bunu sezsek bile kanıtlayacak bir şeyimiz yoktu. Sadece Tuğba kayıp şahıs olmasına rağmen kızın kendi isteği ile okuldan ayrıldığını söyleyen, resmi bir evrak olan öğrenci dosyası vardı.

Bekleme odasındayken ortamda ciddi bir gerginlik hakimdi. Havada ter kokusu ve çürük kahve kokusu asılı. Duvarda solmuş afişler: "İhbar edin! Sessiz kalmayın!" Bir köşeye büzülmüş, kafamı eğmiştim. Annem yanımda sürekli dizlerini titretiyor, bana bakmıyordu. Elinde bir kağıt mendil vardı. Karşı koltukta oturan Nihal'in babası bana kötücül bakışlar atıyordu. Annesi ise sessizdi ama gözleri doluydu. Nihal bana bakmıyordu. Babam ise ayakta, gözleri sürekli saate kayıyordu. Annem bir ara dayanamayıp sordu, sesi titrek:

"Sizde mi?"

"Evet." dedi Nihal'in babası boğazını temizleyerek. "İfade için çağırdılar. Biz de anlamadık. Siz?"

"Biz de. Oğlum çevreden bir tanıdıktı, öylesine gittik diyor. " Annem göz ucuyla Nihal'e baktı. "Kızım, senle bizim Cem neciy idiniz de o adamın evine gittiniz? Hiç beraber görmedim sizi. Cem de bahsetmedi bana senden."

Nihal ilk bir şey demedi. Düşünceliydi. Ama sonra fısıltıyla "Sadece arkadaşım." dedi. Benim arkadaşlarıma ve çevremizdekilere sevgili olduğumuzu söylemiştik, ancak ailemize bunu dememiz pek hoş olmazdı. O yüzden hak verdim böyle demesine. Umarım bu ileride sıkıntı çıkarmazdı. "Evet." dedim, "Beraber adama sadece eski bir arkadaşımızla ilgili bir şey soracaktık. Öylesine masum bir ziyaretti." dedim.

Nihal'in annesi homurdandı. "Ece'm bana farklı anlattı. Dedi ki bu adam okulda çalışan eski biriymiş. Ona dersler hakkında soru sormak için gitmişsiniz." Tam da tahmin ettiğim sıkıntı patlak verdi. İkimizde ortak yalan uyduramamıştık.

"Ya evet öyle bir şey de var. Ama asıl biz adamla biraz konuşalım dedik. Eski arkadaşımızında tanıdığıydı ya, öylesine ufaktan bir ziyaretti o. Hem adamı neden ziyaret ettiğimize niye bu kadar takıldınız? Bence asıl bu adama ne olmuşta intihar etmiş, gerçekten intihar etmiş mi diye insanca sorgulamak lazım." dedim dayanamayıp. Biraz onlara yöneltilen sert bir karşılık gibi algılanmıştı.

Nihal'in babası, "Kusura bakmayın ama oğlunuzun dilide pabuç gibi. Azcık büyüklere saygı ne demektir öğretiverseydiniz. Bana ciddi ciddi neyi sorgulayacağımı öğretiyor. Terbiyesiz." diyince başımdan aşağı kaynar su dökülür gibi oldu. Çatışma çıkartmak için söylememiştim.

"Hanfendi ama ayıp oluyor. Biz sizin kızınıza oğlumla ne işin vardı diyor muyuz?" diyerekten babam konuyu farklı bir yere çekerek karşı çıktı. Bu konuşma derhal bitsin istiyordum.

Nihal'in annesi ayağa kalktı. "Siz kim oluyorsunuz da kızıma laf yetiştiriyorsunuz? Neyi ima ediyorsunuz beyfendi!" diyerek babama diklendi.

Ortalıktaki büyüyen kargaşayı halletmek için araya girmeye çalıştım ama pek fayda etmedi. Nihal yalvarırcasına annesine laf anlatmaya çalışıyordu ama dinleyen yok. Bağırışlara kadar evrilince, odaya bir iki polis memuru girdi ve olaya son verdi. Olayın stresi ile herkes oturmuş gerilirken, kapının aralanması ve giren polisin "Cem Altay" demesi beni afallattı. Annem refleks olarak koluma dokundu. Babam bir şey demeyip yine kaşlarını çattı. İki aile de birbirlerine beton misali bakıyordu. Ayağa kalktım. Üzerimde ceketim yoktu ama üzerimi silkeleyip düzgün görünmeye çalıştım. Polis, üzerinde bir nezaket ifadesiyle beni içeri buyur etti.

İfade odasına girdiğimde, tek masa ve iki sandalye vardı. Kasvetli havaya takılmadan oturdum. Karşımda oturan komiser, otoritenin vücut bulmuş haliydi. Yanında daha genç bir memur masadaki not defteri ile bekliyordu.

Komiser çat diye söze girdi.

"Şimdi Cem, eminim burada neden bulunduğunu anlamamışsındır. Ben komiser Ayhan, uzatmadan söze gireyim." Yanındaki genç memur, not defterine hazır bekliyordu. "Şöyle... Erdal Karataş isimli şahısın kaldığı dairesine son giden kişilerin sen ve Nihal Ece Özer olduğu tespit edildi. Erdal Karataş'ı bugün saat beşe on üç geçe gizli bir numara ihbar etti. Ekiplerle olay yerine geldik." Kısa bir duraksama oldu. Ayhan komiser gözlerimin içine içine bakıyordu. Taşların arasında onun cüzdanını bulduk. Bir de... bir kadın baygın haldeydi geldiğimizde." "Onu ambulansla hastaneye sevk ettikten sonra ifadesini aldık. Kadın, ihbarı kendisinin yapmadığını, şok içerisinde intihar anını uzaktan gördüğünü ve hayretler içerisinde olay yerine koştuğunu, sonra da olayın etkisi ile bayıldığını ifade etti." Yana yaslandı, parmaklarını masaya vurdu. "İhbar eden kişi bilinmiyor kısaca. Cüzdanın içerisinden kimliği bulundu, bu kimlikteki Erdal Karataş intihara teşebbüs eden kişi ile aynı mı diye arama yaptık. Kadın, bize aynı adam olduğunu ifade etti. Ayrıca Erdal Karataş'ın, evinde, iş yerinde, gidebileceği herhangi bir yerde bulunamadığını tespit ettik. Erdal Karataş'ın intihar eden şahıs olması muhtemeldir. Onun iş yerindeki meslektaşlarına, komşularına sorduk. Onu son saatlerde göreni yok. Kamera kayıtlarını incelediğimizde teknik bir arızadan ötürü öğleden sonra ile 16:21 arası saatlerin yok olduğunu fark ettik. O ara Erdal Karataş evden çıkmış ama şans eseri, göremedik..." Masadaki dosyaya bakıp devam etti; "Şanssızlık mı dersin, bilmem ama elektrik kesilmiş tüm binada o saat. Diğer apartman sakinleri de bunu doğruluyor. Siz ise birkaç gün önce şahısın evine giden tek kişilersiniz. Ondan önce neredeyse hiç evine giren çıkan yok. Tamamen yalnız yaşıyormuş. Bir kızı varmış, Tuğba Karataş. Geçen sene kaybolmuş. Dosyası kayıp şahıs olarak askıya alınmış, takipsizlikle kapanmış. Kızı yüzünden intiharı muhtemel. Ancak sizinde ifadenizi almak durumundayız, çocuklar." sonunda konuşmasına biraz ara verdi, derin bir nefes alıp sorulara başladı.

"Erdal Karataş'ı neden ziyarete gittiniz?"

İşte başladı bizim mesai... Sesim çatallı çıksada, boğazımı temizledim ve başladım anlatmaya. Önce adamın gerçekten niyetini anlamaya çalıştım, seçiçi ve dikkatli konuşarak. Bülbül gibi ötmek hem "fazla biliyorsun" pozisyonuna düşerecekti hem de adam geçenki polisler gibi kötü niyetli olupta beni dinlemeyecekse boşa kendimi tüketmiş olurdum, hatta beni hedef bile alırdı. Hep söylüyorum, yargıya normalde güvenmeyecektik, ama adamın ses tonu bile bana güven vermişti. Hem başka çaremde yoktu. Belki soruşturma açılmazdı ama polisin desteğini alırdık. Ayhan'a neden ziyarete gittiğimizi, her şeyi en başından anlattım. Okulun ilk günü defterimizde birbirimizden bağımsız bulduğumuz Tuğba'nın ağzıyla yazılmış o notları, kütüphanede sanki bilerek konulmuş olan gazeteyi, müdürün sanki kız kaybolmamış gibi takmamasını, Rojin'in kızı tanıyor olması ama son birkaç gündür bize saçmasapan tavır alıp somurttuğunu, arşivde yaşadığımız anları ve o kadını, polise gidip sonuç alamamamızı, Erdal'a Tuğba için ulaşmamızı...Tek tek döktüm ortaya her detayı. Sadece Nihal'in notunun cebimde ağırlığını hissederek, bugün başımıza gelen malum olayı konuşmadım. Halbuki o olayın yarattığı etki tazeydi. O olayı anlatmamak en iyisiydi. Bildiğin üstü kapalı tehtid edilmiştik. Ne bana, ne Nihal'e, ne aileme, ne çevreme zarar gelsin istemiyordum. Polise bu noktaya kadar olayları söylesemde aileme söyleyemezdim. Onların ne kadar hassas olduğu ortadaydı. Bile bile ortalığı yangın yerine çevirmek olurdu bu. Polise de bu yazlık ev'i anlatmamalıydım. Ağzımdan bir ara "Bize de dün bir mesa-" diye sözler çıkarak kaçıracakmış gibi oldum. Ayhan'nın başı kıpırdadı ama cümlemi yutup toparladım. Yüzünü bozmadan ciddi ciddi dinlemişti. Arşivde yaşadıklarımız ve diğer polislerle imtihanımıza gelince, adamın oldukça ilgisini çekmişti. Ama kötü anlamda sorgularcasına değil, iyi anlamda, tıpkı o gün karakoldaki danışan polis kadın gibiydi. Anlamaya çalışıyordu. Her polisin görevi gibi yardımcı olmaya istekliydi halktan bir gence. Erdal'ın intiharıyla bir alakamız olmadığını anlamış gibiydi. Sindire sindire ağzımdan döküldü cümleler. Yan sandalyedeki genç memur habire not alıyordu. Kalemini bıraktığında, Ayhan komiser defteri aldı ve kısa bir sessizlik oldu. Sonra bana dikkatini verdiğinde, kendi kafasında bir karar verdiğinden emin oldum.

Bölüm sonu

3 yorum