Yüzüme dik dik bakıyordu. "Bak oğlum" dedi. Sesi sert ama sakin. "Dediklerin sadece bir iddiadan, şüpheden ibaret." Bir an durdu, iç çekti. "Bunları gerçekten yaşadıysanız bile, öyle hop diye bir yargıya varılmaz. Sadece 'okulda bir şeyler dönüyor' diyorsunuz. Ama ortada ne mantıklı bir bağlam, ne de gerçekten ne gibi bir suç döndüğüne ilişkin kanıt var. Dediklerin belirsiz, flu."
Başımı eğip gözlerimi kaçırmakla yetindim. Adam haklıydı, ama gördüklerimiz tesadüf değildi. Okulda birileri Tuğba'yla alakalı ya da ondan bağımsız suç işliyordu. Özellikle Nihal ve bana ulaştırılan not tesadüf değildi. Kütüphanemize sanki bizim bulmamız için yerleştirilmiş gazete tesadüf değildi. Arşive gizlenmiş şeyler tesadüf değildi. Tuğba'nın dosyasında öz iradesiyle ayrıldığı yazması tesadüf değildi. Kadının usulsüz rahatlıkla girmesi tesadüf değildi. Bizi ifadeye alan polislerin -okuldan bağımsız olsa da- davranışları tesadüf değildi. Erdal'ın bir anda intihar etmesi ve tuzağa düşmemiz -bu konu da ifade vermemiş olsam da- tesadüf değildi.
Tesadüf değildi işte. Olamazdı!
"Ama" dedi, ses tonu yumuşadı. "Eğer için rahatlatmayacaksa bu iş..." "...tamam. Eğer Nihal Ece de birazdan aynı şeyleri anlatırsa, doğrularsa seni, bir ekiple uğrarız sizin liseye. Etrafı bi' kolaçan ederiz."
Hava ağırlaştı, içtenlikle dudaklarım yukarı doğru kıvrıldı. Neden mutlu oldum bilmiyorum, sadece şunu anladım ki; demek bizim gittiğimiz polisler en azından bir okulu arayabilirlermiş. Onların davranışlarının tesadüf olmadığını bir kez daha anladım.
Gözlerini benden ayırmadan, "Erdal Karataş'ın intiharı ile bağlantılı bir gariplik var mı diye idareylede konuşuruz. Ama oğlum, biz işimizi sağlam yaparız. Hani ip varsa ucu bize gelir."
İfade işlemi bitince, odaya Nihal'i aldılar. Bizimkiler bekleme odasında sakinleşmiştiler. Sanarsın daha demin birbirine saldıran kaplanlar gitmiş, yerine süt dökmüş kediler gelmişti. Annem ve babam beni sorulara boğdular, onları geçiştirdim ve rahatlamalarını söyledim. Soruşturma gizliliği nedeniyle polisler verdiğim ifadeyi açıklamayacaktılar aileme. Bu benim işime gelmişti. Bir yanım anlatmak istiyor bir yanım onu baskılıyordu. Ne zor işti şu sır tutmak arkadaş! düşüncelerimde geziniyorken Nihal odadan çıktığında, beni bir köşeye çekti. Başını sağa sola çevirip etrafı kolaçan etti.
"Ne dedin polislere?"
"Senin istediğin gibi. Yazlık evi anlatmadım. Onun dışında senin ifadeni de alıp okula geleceklerini dediler." "Bir işi becermişsin Cemile, gözlerim yaşardı." dediğinde ona ters ters baktım. Ne beceriksizliğimi görmüştü acaba? "Şöyle diyeyim," diyerek onu umursamadan sözlerime devam ettim. "pek bir şey çıkacağını sanmıyorum ama en azından polisin desteğini aldık. Ayhan abimiz de işini bilen bir babayiğit gibi duruyor."
Söylediklerim Nihal'i gülümsetti. "O son vakadan sonra ilk ve son kez polise gitmiş olurum diyordum, ama kader işte. Anlatmasaydık daha şüpheli görülecektik... Eh, açıkçası şuan yaşadığımız hiçbir şey tam anlamı ile soruşturma açılacak kıvamda değil ama... "
"Sıkıntı yok, kesin bir şey de diyemiyoruz ki zaten. En azından şimdi içim rahat. Tabii yine bu kadar güvenmekte hata mı ediyoruz bilmem. Ama şu da var, göt korkusundan anlatmadık nasıl sülük gibi yapışıp tuzağa düştüğümüzü, ya bu yaptığımız bunu bize yapanlara yani... daha cesaret verecekse?" ortaya attığım soru kafamı kurcalamıştı. Düşmanımızı tanımıyorduk bile, o yazıyı kimin ne için yazdığı koca bir bilinmezlikti.
Nihal yüz ifadesini ciddileştirip, bana biraz daha yaklaştı. "Emin değilim, Kimin yaptığını bilmiyoruz. Fakat birileri bizim peşimizde ve Tuğba'nın izini sürdüğümüz için korkuyor, yoksa 'had bildirilecek' bir şey yapmadık aslında. Dolayısıyla Cem, kimin karşımızda olduğunu bilmediğimizden en orta yol bu seçenek. Bizim kendi çapımızda araştırma yapmamızı istemiyorlar diye düşünüyorum çünkü." Açıkçası Nihal yaptığı konuşmaları akıcı ve uzun tutabilen biri olduğundan, onun kurduğu cümlelere bazen yetişemiyordum. Bu da o cümlelerden biri olmuştu. Dediği şey kafamı karıştırmıştı. Ne yani, yazlık ev tuzağına düşme sebebimiz, kayıp bir öğrenciyi araştırmamız mıydı? Ve bundan korkan kişi veya kişiler, bize 'attığınız adımlara dikkat edin, fazla kurcalamayın' gibi bir mesaj vermeye mi çalışmışlardı? Aklıma aynadaki 'Raydan çıkan, sınır dışı edilir' yazısı geldi. Olabilir miydi böyle bir şey? "İyi, peki bir fikirin var mı?" dedim yorum yapmadan. "Şöyle düşündüm, Yani... Erdal'la görüştükten sonra bu sözde Erdal'ın bizi buraya çağırması, sonra da intihar haberi gelmesi olacak şey değil. İçim de garip bir his var. Ya bence Erdal amca dediğimiz şahıs bize gözdağı verip intihar etti. Tuğba'nın babası olsun olmasın, böyle caniler çok var."
"Helal lan! Einstein gelse 'başımızın üstünde yerin var' diyerek diz çöker önünde." diyince "salak mısın" dercesine yüzünü buruşturdu.
"Of of." diye sızlandım. "Ben diyorum ki o zaman, Erdal amca belki intihar etmedi, öldürdüler ve intihar süsü verdiler!" ellerimi birbirine anlık gelen adrenalinle çarpıştırdım. "Adam niye birdenbire intihar etsin yahu? Hiçbir mantıklı açıklaması yok. Belki adam cidden mesajda yazdığı gibi ciddi bilgilere ulaştı, izleniyorsunuz dedi. E dediğinde pek de haksız değil gibi. Baksana, resmen biz yazlık eve girelim diye Big Brother'ı aratmayacak şekilde izlemişler girince de çat bayıltıp tehtid mesajı bırakmışlar."
"Sen niye vatan savunur gibi bu adamı savunuyorsun şu anda? Tanıklar var diyorum... bak. Biri ihbar eden gizli bir tanık -polisler ona ulaşamamış gerçi- biride olay yerinde baygın bulunan bir kadın. Lütfen, azcık mantık yani. Allah akıl dağıtırken sen kafana şemsiye mi tuttun?" Son söylediği hem komiğime gitti hem de sinirimi bozdu. "Allah'ın zalim kuluymuşum, ne bileyim ben!" diye sitem ettim. "Sen o tanıkların bu işin parçası olmadığından nasıl bu kadar eminsin?" "Oldu, hem adamı öldürmüş, hem de bayılacak kadar iyi oyuncu. O zaman biz niye hâlâ burdayız? Hollywood'a yollayalım kadını!"
"Ben ne bileyim kızım! belki gizli kiralık katildir, işi temiz yapıp patronuna yaranmak için eğitimini almıştır?" Yüzünde abartılı bir mimikle kadının mahsustan taklidini yaparak; "He, sabah kalkmış 'bugün bi' bayılma antrenmanı yapayım' demiş. Senin kafana tüküreyim!" dedi.
Şuan konuşma tüm ağırlığını ve önemini yitirmişti. Sadece Nihal ile laf dalaşına girmiştik. Bu kız ne kadar dediğim dedikti! Tamam, iyi düşünüyordu ve mantıklı fikirler genelde ondan çıkıyordu, kabul. Ama onun tarafından bu şekil zorbalanmayı hakkedecek kadar da salak değildim ki! Benim de öne sürdüğüm fikirler gayet anlaşılırdı. Her ihtimali göz önünde bulundurmak da sakınca yoktu.
Telefonumun titreşen sesini hissettiğimde, dikkatimi Nihal'den ayırdım ve yeşil tuşu kaydırdım. Arayan Paslanmış çelik'ti. Pekâlâ, Demir herkese lakap takmayı hobi edildiğinden, bu özelliği bana da bulaşmış olabilirdi. Telefonu kulağıma götürürken Nihal bana dil çıkartıp, sanki daha yeni ifade seansı bitmişde, bir saattir burda üstün zekasını kanıtlamaya çalışmıyormuş gibi ailesinin yanına yürüdü.
"Ne var lan!"
"Enayi! Alo nerdesin la Cem'siz Yılmaz? Şansına mı küsersin kanka, seninkilere mi bilmem ama maçı gözümüzün önünde 2-1 yendik! Ay, Allah'ım sen büyüksün!" Kulak tırmalayıcı sesini işitince dediklerini kafamda tartmaya çalıştım. Ne diyor bu? Ha? Kahretsin! Bugün maç vardı! Ve ben, karakol duvarları üstüme üstüme gelirken en boktan şekilde harcadım bugünü!
Benden ses soluk çıkmasada Demir yerlere göklere sığdıramayarak galibiyetini anlatıyordu. 'Neyse' dedi iç sesim. Zaten benim takım kaybetmiş, günün anlam ve önemi kayboldu. İyi ki gitmemişim!
"Bütün tayfa buradaydı...ama bir Cemoli eksikti, bir de aciz galibiyeti! Vah vah... Aa! bir de İstanbul'unu fethedemeyen bir Fatih...Cem'siz Yılmaz ve İstanbul'suz Fatih! siz yenilmeye mahkumsunuz oğlum!" Sesizliğim onu rahatsız etmiş olmalıydı ki; "Lan Cemo, kara denizde gemilerin mi battı? Ne bu sessizlik? Of, tabii bu da soru mu be! Ağla yavrucum ağla, rahatlarsın." dedi.
"Sus lan Paslanmış! O çenene kızgın zincir vurucam o zaman göreceksin kara denizi. Ha, bu arada yok bir şeyim! uykuluyum biraz, uyuyakalmışım tüm gün. Tamam mı?"
"Arkadan gelen sesler de odandaki misafir cin kabilesinden herhalde."
Demir'in dediğine sinir bozukluğuna karışık bir kahkaha atarken yaşadığım karmaşayı sorguladım. Bu kadar trajikomik ve saçma bir gün daha yaşadığımı sanmıyordum. Ağlasam mı halime?
"Yalnız sen gelmeyince şans döndü ha...bir düşün bunu." demişti telefonu kapatmadan önce.
Annemleri karşımda ilerlerken görünce, hemen uslu çocuğu oynayarak onların yanına yanaştım. Nihal'in ailesi çoktan çıkmış olmalıydı. Altay ailesi ve Özer ailesi sanki bugün hiç hadise çıkarmamış gibi çocuklarıyla ilgilenmeye devam etmişti.
Eve döndüğümde, sadece yorganı kafama kadar geçirerek yeni nevresimli yastığa gömüldüm. O kadar yorgundum ki... iki hafta önceki Cem, bu maçı arkadaşlarıyla izleseydi sanarsın bir parçası kopmuş gibi somurtarak gezer, bugünü kendi için milli yas günü ilan eder, Demir ve Ateş Ali'nin dalga geçmelerine katlanıp kaybedenler kulübünde, yani aynı takımda olduğu Fatih'le omuz omuza ağlardı. Belki o kadar futbol delisi değildi ama her tipik ergenin ilgi duyduğu bir şeydi sonuçta. Hemcinslerine doğum anından itibaren bu özellik yükleniyordu nasılsa. İşte, O Cem'in yerine şuan sadece bugünün asıl travmasını ayak üstü sınır dışı edilme korkusunu oluşturan bir yazlık ev gezisi olarak gören Cem vardı.
Kendimi rüya alemine bırakmışken, tanıdık zil sesi kulaklarımın içini doldurduğunda, homurdanarak elimi komidine uzatıp telefona ulaşmaya çalıştım ama almak yerine düşürünce, küfür ederek kalktım. Alarm değil, telefonumun zil sesiydi. Bundan dolayı okul vakti gelmediğinden emin oldum. Yine de, sığınacağım tek şey olan uykunun da bu halde bölünmesi hiç hoşuma gitmemişti. Dahası hiç iyi uyuyamamıştım; sürekli bugünle alakalı kabus görüp durmuş, bir sağa bir sola dönüp durmuştum. Şimdi ise tam derin uykudayken basit bir zil sesi ile uyanmam, Allah'ın bu zalim kuluna karşı verdiği bir cezaya benziyordu. Gözlerim tam arayan kişinin ismini seçemezken, ekranı düşünmeden kaydırdım. Gecenin köründe hangi şeref yoksunu arıyorsa merhamet etmeyecektim. Arayan kişi telefonu heyecanı sesine yansımış halde, açar açmaz söze atıldı.
"Cem! çok önemli bir şey oldu...kalbim ağzımda atıyor." Gözlerimi ovuşturarak yatağa geri otururken hâlâ bir şey algılayamıyordum ancak sesin sahibini tanımam iki saniyemi bile almamıştı. "O kalbini söküp atıcam şimdi, gecenin köründe ne diye aradın zalimin kızı?"
"Gülten teyze var ya, bahsetmiştim dün."
"He şu bana gecekondu mafyası muamelesi yapan teyze mi? Ee Nihal, ne varmış onda? "
"E'si bizim Gülten teyze, Erdal amcayı gören o bayılan kadınmış!"
"Ne!?"
O kadar yüksek sesle tepki vermiştim ki, bir an odanın karanlığında dilimi yutacak gibi oldum ve alel acele ışığı açtım. Ailemin uyanması an meselesiydi. Aslında hiç bu kadar tepki verilecek bir şey değildi ama bu tarz tesadüfler her gün başıma gelmiyordu. Ne yani, benim katil muamelesi yaptığım iki tanıktan biri olan kadın, Nihal'in yanıbaşındaki komşusu muymuş?
"Kadın bize zeytinyağı istemeye geldi." diyerek lafa girdi. "Hali kötüymüş, annem içeri aldı. Olayı anlatmaya başladı. Diyor ki; Yokuş aşağı ormanlık yolda giderken, kuş bakışı bir adamın falezin kıyısında dikildiğini görmüş. Başta 'acaba dalış mı yapıyor' diye düşünmüş ama saniyeler sonra elindeki silahı kafasına dayayıp... tetiği çekmiş. Ardından boşluğa düşmüş!
"Bir şey mi görmüş? Kesin mi yani? Rüya görmüş olmasın?"
"Hayır, korkudan işte. Olayın şokunu ilk bir dakika atlatamamış, sonra falezin kenarına kadar gidip aşağıya bakmış. Şok etkisi ile bayılmış oracıkta. Kadını deniz tutuyor falan zaten."
"Bak şimdi, kadının orada olması tesadüf mü? Hani ne diye dağın başındaymış ki? Erdal'ı net gördüğünden emin mi? Belki itilmiştir? Belki vurulmuştur?"
Ard arda sorduğum sorular Nihal'i delirtmeye yeterdi.
"Bir kes de dinle ya! Hayır, hayır. Kadın her yaz oranın yakınlarındaki bir köyde butik kamp alanı kuran gençlerin arasına onların kahvesini içmeye gidiyor. Emekli biyoloji öğretmeni, doğayla iç içe aktivite bulmuş kendine işte. Bu yaz değilde geçen yaz da gitmişti, anlatmıştı bana anılarını falan, oradan biliyorum. Olaydan sonra polisler gelmiş. Baygın olduğu için hastaneye götürmüşler, serum falan yemiş. Kayalıkta Erdal'ın cüzdanı ve kimliğini bulununca o da doğrulamış bu adamdı diye." Öyle atarlı konuşuyorduki, sanki illa kendi sözünü kanıtlamak zorundaymış gibiydi.
"Anladık. Polistende dinledik aynı senaryoyu, sakin ol şampiyon, ne bu gerilme?"
"Sakin olamıyorum, olamam da. Neyin içindeyiz farkında mısın sen? Bu adam bizi çağırıpta niye atladı? Cesedi de yok ortalarda!" Nihal'in zihni bilinç akışı gidiyordu sanki, kız neye şaşıracağını şaşırmıştı. O bile soğukkanlı havasını kaybediyordu.
"Ben bir tek şuna üzülüyorum...Belki bizi tuzağa çekmeye çalışmadı. Kızını bulamadan göçtü dünyadan. O koydu bana."
"Cem, düşünsene...kızını bulmak isteyen adam intihar mı eder?"
"Ya belki zorland...zorla yaptırılmıştır. Hani intihar süsü vermek için?"
"Sen de taktın şu intihar süsüne! O süsü yedireceğim sana. Bir de geçen hafta bana ne diyordun? 'çok duygusal düşünüyorsun' E şimdi ne oldu?" Okulun ilk gününde dediklerimi unutmamıştı. İyi de o zaman ben seni tanımıyordum ki! Sen zaten Tuğba konusunda hayli hassastın, Tuğba'nın not ile gerçekten yardım isteyebileceğini düşünüyordun be kızım, ne garipsin ha!
İç sesime sonuna kadar hak veriyordum.
"Senin de gece triplerin hiç çekilmiyor ha, filozofmuş sözde, kıçımın kenarı!" diye dayanamayıp çattım. Kibir küpü seni!
"Kıçının kenarı mı dedin?" bir kikirti sesi duyar gibi oldum. "Bak var ya, düşüncelerime kıçınla değil de beyninle yaklaşsaydın belki bir gün sen de kendi çapında aydınlanabilirdin."
"Ya bi'..." diyecek oldum ama sözümü kesti.
"Ayrıca o lakabıda bana sen taktın. Sen de haklısın, ben fazla 'filozof' kalıyorum sana." Sert ama sakindi.
"Oo tamam lan tamam, başladık mı yine kelime oyunlarına? kusura bakma hanfendi ama bugün yaşadığım bok çukuruna düşme maceramızdan sonra senin egonla kafa ütüleyecek değilim."
Telefonu yüzüne kapattım. Hem uykumun içine etmişti hem de yersiz bir tartışma yaratmıştı. Ne yaşadığımızın asıl o farkında değildi kanımca. Ne diye onun zekasına ve düşüncelerine alaycı bir hayranlık beslemişim ki bende?
Sinirle rehbere girdim. "Filozof Hanım"ı silip klavyeye çatır çatır yazdım: Ego Ecolof Bir saniye duraksadım. Sonra ekran görüntüsünü aldım. WhatsApp'tan Nihal'e attım.
Cem Altay —
⟶Artık daha kişiliğine uygun oldu haa
Ego Ecolof —
⟶ben ve ego? beni hic tanımamıssın cem bey.
Mesaj yazacaktım, ama beni durduran şey bir dakika sonrasında ekranıma düşen ss'ti.
Oda benim yaptığımı yapmış, benim ismimi değiştirmiş ve ss'ini alıp bana atmıştı: Prof. Düşünce Hatası
Ego Ecolof —
⟶sen misin benimle dalga gecen pis herif?
Prof. Düşünce Hatası —
⟶Ya sabır...intikam alırken özwl olaraj tdkya uygun yazayım mı dedin, normalde küçük harfle başlayıp ingilizce klavye ile türkçeye özgün kelimeleri çiğniyorsunda
Ego Ecolof —
⟶turkce klavye kullanamiyorum
⟶"özwl" "olaraj" "tdkya" gibi yazım hatalarin varken benim degil senin ilkokul turkce hocani sorgulamak gerek Anın verdiği heyecan ile nadiren de olsa yazım hatası yapardım ve o anlardan biri de bu andı. Ama şuan beni daha çok, Türkçe klavye 'kullanamıyorum' demesi ilgimi çekmişti. Yani affedersin, elin kolun tıkır tıkır çalışıyor, laf yetiştirecek kadar hızlısın ama klavye kullanamıyorsun? Yani ne yapalım, bu klavye bir tek senin elinden mi kaçıyor Ego Ece? İç ses iyiki varsın lan! Prof. Düşünce Hatası —
⟶Senden daha anlaşılır cümle kurduguma gözüm kapalı iddiaya girerim
Mesaj beklerken üstteki 'Çevrimiçi' yazısının üstündeki profil fotoğrafına kaydı gözlerim. Gözleri odak noktasıydı. Uzun kirpikleri, kalem kaşlarına dökülen kahkül tutamları, hafif karanlık arka planda daha belirgindi. Siyah beyaz net kontrastlarla, gözlerinin derinliği yansıyordu.
Bu kız...nasıl birden böyle hayatıma girmişti? onun hakkında, kişiliği hakkında kendi çıkarımlarım dışında hiçbir şey bilmiyordum. Az önceki mesajına hitaben düşüncemi yazıya döktüm.
Prof. Düşünce Hatası —
⟶Mesela seni zaten hiç tanımadım ki. Bu da o anlamsız cümlelerden biri, illaki yazım hatasına gerek yok. Adın, yaşın, sınıfın dışında gerisi full kayıp. Seninle iki haftadır olaya koşuyorum ama bir kere bile olsa 'ben' dediğini duymadım. Sadece strateji ortağıyız ama bu kadar mı duvar örersin be kızım?
Yazıyor...Çevrimiçi...Yazıyor...Çevirimiçi... Bir döngüye girmişti. Sanki ne yazacağını bilemez gibiydi. Ekrandan onu göremezdim ama donakaldığını tahmin etmek zor değildi.
Ego Ecolof —
⟶kendimden bahsetsem...benide olay zannedersin
Söylediği dört kelimelik cümleden hiçbir sonuç çıkaramamıştım. Cevap veremedim.
Ego Ecolof —
⟶duvar ormek, tercih degil bir zorunluluktu. nerden baktigina bagli.
Prof. Düşünce Hatası —
⟶Çözmeye çalıştığım bir gizem daha mısın sen? o yüzden mi hep soğuksun?
Bu dediğim üzerine yaklaşık beş dakikadır yazmasını bekliyordum. Destan mı yazıyor demek az kalırdı.
Ego Ecolof —
⟶sogukluk mu dersin bilmiyorum ama... sadece herkesin bir fikri olmasina gerek yok. seninle neden bir araya geldigimizi unutma. bir yil oncesinde kayiplara karisan bir kız onceligimiz. sen de bir sene once geldin ama ismini bile duymadigini soyluyorsun. kimse hatirlamiyor zaten. birkac kez tugbanin suanki sinifina, yakin siniflara da sordum. bazilari birseyler gevelediler ve kizin psikolojik olarak kotu ve aptal oldugunu, o yuzden gittigini soyleyenlerde vardi. internette sadece uc bes haber sitesi paylasmis, olayin oldugu tarih zamani. varligindan bile kimin tarafından yazildigi belli olmayan bir not ile haberdar olduk. ne kadar aci degil mi? simdi ise ne oldugu belirsiz babasi kus olup uctu sanki. bana duygusal oldugumu soylemen konusuna gelince, haklisin. bu sadece birinin degil tum toplumun vicdani olmali cunku. bu gibi olaylarda hasasslasiyorum, o yuzden o gun duygusal davranmis olabilirim. sende bana abilik taslama firsati buldun boylelikle iste
Prof. Düşünce Hatası —
⟶Neden bir anda konuyu Tuğba'ya getirdin. O kızı bende önemsiyorum. Tamam başta hiç ciddiye almadım, birilerinin eşek şakası olduğunu düşündüm ama sonra toparladım. Gördüklerim beni bunu kurcalamaya yetti çoktan.
Ego Ecolof —
⟶fazla kayitsizsin.
Prof. Düşünce Hatası —
⟶Aa öyle mi? Sen ne kadar analizci oldun ya, bana mı danışmanlık yapıyorsun?
Mavi tik. Görüldü. Son görülme bugün saat 01:21
Fark ediyordum ki, Nihal ile fikir ayrılıklarına düşüp hiçbir sonuca varamadan sohbetimizi noktalıyorduk. O an bu kızın hiç göründüğü gibi olmadığını düşündüm. Nisanın sonunda gelmişti geçen senenin, o zamandan beri derslere olan -samimiyeti mi denir, yoksa savaşı mı bilmiyorum- ilgisi ve inek tavırları ilgi çekmişti. Okuyor, yorumluyor, düşünüyor ve hayatında sanki başka bir şey ile ilgilenmiyordu. Belkide bu yüzden sessiz ve asosyal görünmüştü. Derse katılır, her teneffüs test çözer, kitap okur ya da müzik dinler, kimseye muhatap olmazdı. Nahif, kendi halinde takılan biri olduğunu düşünürdüm. Ama onunla iletişime geçip, onu bu sürede tanıdıkça aslında dobra,cesur,net,samimi, ve ucundan da ukala bir kişiliği olduğunu ve bunu dışa yansıtmadığını düşündüm. Sınıftakiler onu pasif ve çekingen bulurdu, istisna ise hocalardı. Hocalarla olan anlaşmazlıkları ve fikir ayrılıklarından bazen yarım saat hocanın tekiyle olan tartışmalarını dinlerdik. Bu kız, çözemediğim bir bilmece gibiydi. Hangi yanına baksam, yarım kalmış bir cümlenin suskunluğuyla karşılaşıyordum. Nihal Ece; zeki, soğuk ama çekici. Uzak durulası ama unutulmazdı...
Okul sabahı...
Artık gerçek bir paranoyaktım.Artık her yerde izleniyor gibi hissediyordum.Ve bunun sonu hiç hayırlı bitecek gibi durmuyordu.Dün herşey üst üste gelmişti ve zihnim bu karmaşayı daha da kaldıracak güce sahip değildi. Okulun koridorları her zamankinden daha sessizdi. Dün gece zor uyumuştum. Nihal'in komşusuymuş lan o teyze. Yani Erdal'ın son anlarını gören kişi burnumuzun dibindeymiş. Nihal'le olan konuşmamıza ne demeli! Ama hepsi bir yana, bir yandan polise yazlık eve gidişimizden bahsetmemenin yükünü taşıyordum hâlâ. Benimkiler ise herşeyden habersiz maç yaygarası yapıyordu. "Nasıl yendik ama!" Ateş'in sesi başımı sıradan kaldırıp biraz gerçek dünyaya dönmeme vesile oldu. Cam kenarı pencerede Nihal yanımda kitap okurken, bende hafif serin hava da tatlı bir şekerleme yapıyor haldeydim ve muhtemelen zombi gibi görünüyordum... ama Ateş... Sınıfa bir girişi vardı... üzerinde takımının renklerinde bir sweatshirt, küllü sarı saçları dağılmış, bir sabah enerji patlaması yaşıyor. Vallahi ismi gibi Ateş bu çocuk! "Hissettik mi o zaferi beyler?" Sınıftan kahkahalar yükseldi. Ensemde hissettiğim önce çarpılma, sonra da yanma hisleri ile gözlerimi aralayıp başımı kaldırdım. Minikde olsa bir şaplak atıp kaçmıştı ayı. "Cemo kalk lan! kış uykusuna yatan ayılar uyandı lan! Kalk!" "Aliş... bırak Allah aşkına. Zaten bana sağdan soldan geliyorlar." diye mırıldandım kafamı yine sıraya gömerken. Ellerimle kafamı siper etmeme rağmen acımıyordu çimdikler ve yumruklar atıyordu pislik. "Dün niye gelmedin lan? Aradım o kadar açmadın da hıyar." diyerek konuyu değiştirdi. Üçünden de arama ve mesaj almıştım. Ne kadar insafsızdılar, insan biraz kardeşim belki meşguldür rahatsız etmeyeyim der. Şuan bu şekilde düşünecek kadar sağlıksızdım işte. "Hayatımın anlamı, yaşama sevincimi yitirdim dün." Merakla beni süzen bakışlarını hissederken orta sıranın arkalarından Demir'in sesini duydum. "Bırak kanka ya, o en son odasındaki cin kabilesiyle remixli zeybek atıyordu, bir de üstüne mehter veriyordu. Sal gitsin." Bu çocuk nasıl bu kadar ütopik cümleler kurabiliyor hayret ediyordum. "En fazla ne olabilir o yenilgiden sonra kankam?" dedi yanıbaşımdayken Ateş. Kafamı sıradan kaldırdım, "Sadece futbol değil, gönül de yenildi. Nihal'le kavga ettik." dedim fısıltıyla. Bunu dememin sebebi hem gerçekten tatsız ve saçma bir konuşma geçirmemiz, hem de ruhsuz ruh halimi daha iyi açıklamak içindi. Daha öncede belirttiğim gibi, Nihal'le olan sözleşmemize göre arkadaşlarımda dahil kimseyi bu sırra dahil edemezdim. Ve artık bu araştırma daha büyük bir şeyin parçasıydı ve arkadaşlarımı, ailemi riske atmak istemiyordum. Ateş şaşkınca bir Nihal'e bir bana baktı, "Şu zırvalığa bakınca şaşırmalı. Oğlum siz nasıl sevgilisiniz lan? birbirinize bile bakmıyorsunuz, hani?" Nihal'e göz ucuyla bakınca hiç oralı olmadığını gördüm. Bir sayfa daha çevirdi. Saçlarını düşük at kuyruğu yapmış,kenarında ince minimalist metal bir toka takmıştı. Bu tokayı sık sık takıyordu. Kahkülleri alnında dağılmış ve ince boynu ile karakterinden bağımsız, ciddi ve zarifti. Sabır dileniyor olmalıydı. "A olur mu öyle şey? biz onunla-" Hemen arkamızdan bir bağırış işitmeyle sözüm kesilince, bu olay kapandı. Ateş bu sırada bana 'senle görüşücez' der gibi kafasını sallayıp, sırasına, yani Demir'in yanına gitti. "Of ulan! Zaten her şey yalan... maç da gitti, aşk da bitti. Ben hayattan çekiliyorum, Spotify'a taşınıyorum. Geri kalan yarışmacılara başarılar." Fatih, uyuyan Yusuf'un yanında, kulaklığı takılı, başını geriye atmış isyan ediyordu. Demir yan sıradan bağırdı; "Lan Fatih, dünden beri Sagopa'dan 'Bana müsade beyler' açıp tripleniyorsun. Bu kadar içerleyeceğini bilsem... vallahi ne yalan söyleyeyim, yine dalga geçerdim anasını satayım. Takım değil, cenaze gömdünüz sanki!" "Anama mevzuysa racon değişir Demir. Yeter ulan, beni bi' anamın rahmine geri göndermediğin kalmıştı." "Geçen 'Annem bana evlatlık muamelesi yapıyor' diyen ben miydim lan? Şimdi ne diye annelik makamını savunmaya geçiyorsun?" Fatih'in yumruğunu sıktığını görünce bir gülme tuttu. Bana dönünce, "Cemo bari sen bir şey et ya." dedi. "Ne edeyim kanka?" "Ananı-" "Öhöm öhöm." diyerek çakma öksürük tuttu Ateş'i. "Biip! Biiip! Kendinle çelişme algılandı." "Kanka yemin ediyorum seninki tek kişilik duygusal satranç. Bir sen oynuyorsun, bir sen yenılıyorsun. Bence bunun nedeni iki golü de Emre'den aldığın bir darbe olarak görmen olabilir. O seni hep 2-1 yeniyor ne de olsa." Fatih, abisinin gölgesinde büyümüştü ve bunu hâlâ içinde yaşıyordu. Yetersizlik korkusunu görmek hiç zor değildi. Demir onun en büyük çatışma alanına basmıştı. Demir de böyleydi işte. Hayatı rahat yaşayan, her ortamı şakaya vuran, lafını esirgemez bir tipti. Sınıftan birkaç kıkırdama duydum. Demir yerinden kalkıp Fatih'in sırasına yöneldi. Elinde ise nam-ı diğer karikatür çizdiği defter vardı. "Al bak bu sensin. Özene bözene yaptım dün. Da Vinci böylesini çizemez, Demir usulü bu."
Merak edip kalkıp yanlarına yaklaştım. Demir alayla Fatih'e defteri uzatmış, Fatih gözlerini kocaman açmış, ağzı bir karış defterin sayfasını inceliyordu.
Ateş Ali de gelip dikilmiş, Fatih'in sırasının yanında çember oluşturmuştuk.
Bir an kahkahamı tutamadım, arkadaşımın acısına aynı takımlı olduğumuzdan ortak olmam gerekirken yaptığım görgüsüzlük kabul edilebilir miydi emin değilim ama bu görsel karşısında ciddi olunamazdı.

Önde küçük çirkin Fatih, bir elinde Ayetel Kürsi, bir elinde Emre'nin arabasına ithaf edilen küçük araba, -çünkü Fatih reşit olamaması nedeni ile Emre'nin araba sahibi olmasını kıskanıyordu- arkada ise Emre cool cool duruyor, tam bir gariban portresi. Demir imzasını atmayı da ihmal etmemişti.
Ondan sonrasını tahmin etmek zor değildi: Fatih alınganlık prensi olarak, gülüp geçmek yerine Demir'in karikatür defterini yırtmaya niyetlenmiş, ama Demir bunun üzerine Fatih'in telefonunu kapıp tüm eski sevgililerine aşk mesajı yazmakla tehtid edince mecbur bırakmak zorunda kalmıştı. Yine de Fatih altta kalmamak adına Demir'le teke tek sıranın üstünde boğuşunca, Ateş Ali ile onları ayırmaya çalışmıştık. Bunlar olurken Yusuf uyanmış, bir ton küfür etmiş ve geri yatmıştı. Nihal ise önden bize tip tip bakmakla yetinmişti.
Teneffüste nihayet goygoy bitti. Ama aşağıdan gelen sesleri duyunca Nihal'le göz göze geldik. Merdiven başında üç adam belirince anladık: Gelmişlerdi.
Üzenlerinde sivil kıyafetler vardı. Ayhan komiseri bıyıklarından tanıdım. Müdürün odasına yöneldiler. Bizde uzaktan elimiz ayağımız titreyerek izlemekle yetindik.
Onlara her şeyi söyledik. -malum dün ki olay dışında- Ama yeterli mi? Bilmiyorum. Önceden gittiğimiz sarışın yelloz ve çubuk kafa olan polis ikilisinden sonra işini ciddiye alan birilerini görmek iyi gelmişti yine de.
Herkes fısıldaşmaya başladı. "Ne oluyor ya?" "Yine hangi gerizekalı kaçtı?" "Dokuzlarda kavga olmuştur kesin." "Aramada sigara falan mı buldular?"
Ama kimse gerçeğe yaklaşamıyordu...
