Ellerimin arasındaki telefonumun ekranına bakakalmıştım. Erdal amcadan neredeyse bir haftadır ses çıkmamıştı. Adam kızının kaybolmasında okulumuzun ilgisi olabileceği düşüncesini iyice derleyeceğini ve notlar, gazete, öğrenci dosyası, arşivde rastladığımız kadın gibi bulgularla alakalı bir şey bulmak için haraket edeceğini söylemişti. Belki okulun geçmişini falan araştırmıştır, böyle kaybolan çocuk vakaları hep vardır, ya da müdürümüz potansiyel bir katildir veya kara para aklıyordur?... Yok artık canım... ama...o dolaptaki paralar belki bu yüzdendir? Peki o kokoş karı neyin nesiydi ki arşive rahatça girebilmişti? Ama tüm bu ihtimallerin bizim izlenmemizle alakası neydi? Kim bizi izliyordu? Belkide o aptal polisler bizi onların tabirleriyle 'kendi yarattığımız kurguda' tehlikeli işlere kalkışabileceğimizden dolayı takipe almışlardı. Bizim anlattıklarımızı uzaylıymışız gibi bakarak dinliyorlardı ne de olsa. Sonrada bizim ne yaptığımızı ve neyi bildiğimizi öğrendikten sonra postalamışlardı. 'Kim bizi neden ve nasıl izlesin?' kafamda yeni bir soru işareti olarak yer edinmişken daha fazla oyalanmadan Erdal Karataş'ın buluşma yerimizi attığı adres mesajına baktım ve ezberlemeye çalıştım. Annem ve babamın sorgular bakışlarını üzerimde hissederken ayaklanıp odama yöneldim.
Hızlıca 'Filozof Hanım'a mesaj attım ama son görülme yarım saat önceydi. Normalde yazdığımda anında bakardı. Bu kadar kritik bir anda mı yok olası geldi bu kızın? Üç kez arasam bile bir yanıt alamayınca pes ettim ve odamdan çıktım. Babamı kapının önünde dikilmiş kollarını göğsünde birleştirmiş beklemiş olmasını beklemiyordum.
Beni görünce kaşları çatıldı ve "Ne işler çeviriyorsun sen?" dedi.
Gözlerimi kaçırdım "Bir şey yok baba arkadaşım mesaj atmış da..." diyebildim.
"Hangi arkadaşınmış o?"
"Şey işte... Demir." Ulan ne diye paslanmışın ismini verdim ki ben şimdi? Ailesini ararlarsa birde onun tarafından sorguya çekileceğim!
"Kimi kandırıyorsun sen? karşında çocuk mu var? sakın bana yalan söyleme. Sende ne var? ne saklıyorsun bizden?" Annem bu sırada yanımıza gelmişti. Endişeli bir ifade ile "Oğlum, baban hakklı. Kaç gündür doğru düzgün yemek bile yemeden odana kapanıyorsun. Sorunca da geçiştiriyorsun. Bu hallerinin bir açıklaması vardır değil mi?" dedi. Ben ise koridorda öylece kapana kısılmış duruyordum. Üzgünüm ama size her şeyi anlatırsam hiçbir şey çözülmeyecek. Aksine beni okulumdan aldırıp polise gideceksiniz ama Tuğba'nın kaybolmasından sorumlu olan her kimse o rahatça dışarıda dolaşmaya devam edecek. En son polise gittiğimizde nasıl gittiğimiz gibi geri döndüğümüz ortada. Sizi de bu işin içine çekince sadece daha fazla uğultu oluşacak. Şimdi ise hiçbir şekilde sorumluluğunu almayacağım bir eylemde bulunmalıyım.
Bana hâlâ bir cevap beklercesine bakarlarken en sonunda aralarından sıyrılıp dış kapıya doğru koşar adımlar atmaya başladım. Kapının kulpunu açıp ayakkabılıktan spor ayakkabımı kabaca giydim ve komşumuzun dairesinin yan köşesinde olan metal yapılı asansöre ilerledim. Asansöre biner binmez kapıyı bana doğru sertçe kapattım. Asansör kapının kapandığını algıladığında katlanır çelik kapıyı da sola doğru kapattı. Bağırış seslerini azar azar duyuyordum ama bir açıklama yapmak için çok geçti. Şu aptal kıza ne olduğunu öğrenmem lazımdı.
Dışarıya adımımı attığım anda rüzgarın yüzüme tokat atmasıyla titredim. Hava kararmıştı ve etrafta tek tük sarı lambalar etrafı aydınlatıyordu. Uzun adımlarla parklardan, binalardan, bakkallardan ve küçük işletmelerin, park halindeki arabaların önünden geçtim. Nihal'in evi, bize çok da uzak değildi ve biraz daha yürürsem ulaşabilirdim. Göğüs kafesim horon teperken yavaşlamadan korkar adımlarla gidiyordum. Paranoyak olmuştum ve durmadan arkamı kontrol ediyordum. İzlenme düşüncesi ile etrafta hayalet gibi süzülüyordum. Her an önümde, arkamda, sağımda, solumda birileri tarafından denetlenmenin verdiği rahatsızlık hissi ruhumu ele geçirmişken, yolumu şaşırmadan bu havada koşarcasına yürümek çok zordu. Etraftaki evine dönmekte olan birkaç insan, bana cin görmüş gibi bakıyorlar ki eminim şuan çarpılmış gibi görünüyorum. Ansızın vücuduma aldığım darbe beni yüzüstü yere düşürecekken, dizlerimin ve ellerimin üstüne düşerek yere çakılmaktan kendimi kurtardım. Avucumun içi ve diz kapaklarım acıyla sızlarken ilk bir kaç saniye başımda hissettiğim ağırlıktan başımı kaldıramadım. Ellerimi yere bastırarak zar zor ayağa kalkınca eşofmanımın diz kısmının aşındığını fark ettim. Kaçmayı düşünürken karşımdaki şahısı görmem kasten bir darbe almadığıma beni ikna etti.
Bir çocuk. Başı öne eğik, dizlerinin üstüne çökmüş. En fazla on üç on dört yaşlarında. Elindeki küçük siyah sırt çantasına çarpışmamızın etkisiyle çantasından yere dökülen birşeyleri topluyor, ama elleriyle sakladığından ne olduklarını göremiyorum. Karamel gibi kıvır kıvır saçları ve süt beyazı teni var. Üzerinde yırtık pırtık bir pantalon ve sıska vücuduna bol gelen bir tişört var. En az benim kadar telaşlanmış ve alnından süzülen damlalarla terliyor ama sıcaktan değil, korkudan olduğunu anlıyorum.
Hızlı hızlı dökülen şeyleri toplayıp ayağa kalktığında yüzünü daha net görebildim. Korku dolu ela gözleri kıpkırmızı olmuş, dudakları ise çöl gibi kurumuş ve kabuk bağlamıştı. Gözlerini kaçırarak birşey söylemek istercesine ağzı aralanıyor ama diyemiyor.
"Senin ne işin var lan bu saatte sokakta, zibidi?" dedim yanına yaklaşarak. Korkarak geriye adım attı.
"A-abi ben... eve... eve gidiyordum. Özür dilerim. İst... istemeden... oldu." Çocuğu kekeme yapacak ne korkuttu bu kadar?
"Düzgün cevap ver, ne oldu sana? Bu halin ne senin?" dedim.
"Bir şey yok... Eve gidiyorum. Annem bekliyor. Çok...çok kızar g-gelmezsem." Hiçbir şey diyemedim. Ailesinden muhtemelen şiddet görüyordu ve sokaklarda dilencilik yapıyordu. Ya da eve para götürebilmek için çalıyordu. O çantasında da paraları vardı tahminimce. Yoksa bu saatte bir başına sokakta ne işi vardı?
Yaklaşık on on beş saniye öylece kalakaldık. Acıyarak ona bakmam mı rahatsız etti bilmiyorum ama yanımdan çita gibi fırlayarak ters yöne koşmaya başlayınca tişörtünden yakalasam da fayda etmedi ve yollarda gözden kayboldu. Şimdi bir de bu çocuğa ne oldu diye düşünerek kendime eziyet edecektim.
Nihal'in apartmanına vardığımda saate baktım ve evden çıkalı henüz on beş dakika bile olmadığını fark ettim. Annemden yirmi beş cevapsız arama, babamdan da yedi cevapsız arama olsa da evden çıktığıma pişman değildim çünkü izlenme tehlikesini hemen Nihal'e danışmam lazımdı. Duraksadım ve anneme "Ben iyiyim. Arkadaşımdayım beni merak etmeyin yarım saate kalmaz gelirim." diye mesaj yazdım. Polisi falan aramasınlar diyeydi bu.
Nihal'in apartmanı sekiz katlı uzun bir binaydı ve Nihal birinci katta oturduğundan onun odasının ışığını görebiliyordum. Önce bir kaç kez zile bastım ama yanıt alamayınca bahçelerinde bir taş arayıp feci rahatsızlık verecek bir hamle yaparak hedef aldım ve taşı tam on ikiden yani Nihal'in odasının penceresine vurdum. Taş biraz büyük olmalıydı lakin Allah'tan cam kırılmamıştı, yine de öyle bir ses çıktı ki karşı dairenin sahibi kırmızı eşarplı ve sarı hırkalı tonton bir teyze camdan başını çıkartıp "Mahallenin serserileri bir gece de huzur verin Allah'ın cezaları!" diye bağırıp hello kitty'li ev terliğini üzerime doğru atınca dış kapının oraya gidip kendimi korudum. Bu sırada Nihal'in sesini duyunca hemen kapıdan uzaklaşıp onun görüş açısına girmeye çalışıp kafamı yukarı kaldırdım. Pencereden beyaz bornozu ile sarkmış, ıslak kumral saçları ve kahkülünden su samlaları dökülüyordu. Şaşkın şaşkın bana bakıp bir küfür savurdu. "Allah seni bildiği gibi yapsın manyak herif!" diye bir bağırışta ondan işittim. Kendimi tutamayıp içinde bulunduğum duruma histerik bir kahkaha patlattım.
Birkaç dakika sonra Nihal'in dairesinde, salondaki koltukta yan yana oturuyorduk. Bir şort ve tişört geçirmiş, kafasına da havlu sarmıştı. Benden bir açıklama bekliyordu. "Sen dua et Gülten teyze keçilerini kaçırmış olmasın. O kadın komple kafadan gidik. Şikayetçi olursa bittin sen Cem kurusu. Ben bile kurtaramam seni. Şimdi, Ne işin var burda?" dedi tek kaşını kaldırarak.
"Şöyle izah edeyim, Erdal amcamız yemekteyken şu mesajları atınca sana da haber vermek için aradım ama açmadın bende bir koşu buraya geldim."
"Gelmedin kaçtın sanki."
"Biraz öyle oldu...evet. Peki sen niye aramalarıma ve mesajlarıma cevap vermedin o kadar süre? O anın verdiği panikle ne yapacağımı şaşırdim ne yapayım?"
"Sence niye cevap vermemiş olabilirim sayın Sherlock Holmes? duştaydım ve bizimkiler Avm'ye gittiler. Rahat rahat bir keyif duşu alayım dedim senin yüzünden sinirlerim tepeme çıktı yine."
"Erdal amca bana da aynı mesajı atmış. Ne onun mesajını ne de senin aramalarını görebildim evet ama sadece bunun için evden niye kaçıyorsun sorunlu musun sen?" diye ekledi. Ben dalıp gitmişken son dediği ile ona yüzümü çevirdim ve "O kadar süre duymayıp evini taşlayınca mı duyuyorsun?" dedim.
Elini omzuma götürüp tüm gücünü bana vererek ittirdi ve "O pencerenin kırılmadığına şükür et sen." dedi.
"Hiç senin mızmızlarını çekemeyeceğim. Buraya kadar geldik, beni kovacak değilsin herhalde. Adamın dediği yere gidiyor muyuz?"
Ağız dolusu bir "Oha ya!" dedi. "Sen bana imtihan mısın? saate bak bir de öyle konuş. Yarın gideriz anca. Sen de şimdi evimden defolup gidiyorsun daha da sorun çıkarmadan."
"Allah Allah, buraya kadar boşuna mı geldim ben?"
"Aynen öyle IQ düşürücü varlık. Annemler gelecek seni görürlerse ölüm fermanını azrailden önce imzalarlar. Hadi naş naş!"
"Senin diktatör bir abin mi var yoksa?"
"Hayır ama eve erkek sinek bile aldığımı görürse ikimizide evden kovacak bir babam var. Yürü." demesinin üzerine ayağa kalkıp bileğimden tuttuğu gibi çekiştirerek kapıya kadar beni sürükledi. O narin ellerinin neler yapabildiğini görmek "Boz ayılarla akraba mısın be hacı?" dedirtti. Kapıdan beni çıkardığında direnmedim. Eve gitmem gerekiyordu. Çok beyinsizce bir davranış sergilediğimin farkındaydım. Nihal'in aramalarımı ve mesajlarımı yanıtlamamaması üzerine izlenme korkusuna tutulup ona ne olursa olsun bunun hakkında fikirlerini almam ve ona da mesaj geldi mi diye sormam gerekiyordu. Artı olarak Nihal'in neden cevap vermediğini teyit etmek de lazımdı. Belki stalker'larımız onu kaçırmaya ve öldürmeye bile teşebbüs etmiş olabilirdi! Annem ve babamın üzerime gelmesine dayanamayıp onun evine kadar gelmiştim. Şimdi ise saat 20:16. Sabahları sıcak olsa bile geceleri soğuk oluyor ve bu soğukta nasıl gideceğimi sorguluyorum.
Nihal'e süt dökmüş kedi gibi bakarak "Ece. Bana yedekte bir ceket varsa verir misin? çok üşüyorum..." dedim ve ellerimi ovuşturarak cevap bekledim.
"Düşünmem lazım." Gıcık kız! önünde diz mi çökeyim insafsız, donuyorum burada!
Beni süzerek ellerini çenesinin altına yerleştirip düşünür gibi yaptı. "Dilencilere merhametim sonsuzdur." diyerek elini saçlarıma götürüp merhamet edercesine saçlarımı okşadı. Okşarken saç diplerimde hissettiğim gerginlik, saçlarımı çekiştirdiğini anlamamı sağladı. Elini saçlarımdan indirdiğimde "Psikopat mısın be?" diye söylendim.
"Saçlarını kes." diyerek içeriye gitti. Emredersiniz Komutanım! Saçım neredeyse hiç uzun değil! Hem uzun olsa sanane? Alıp veremediğin ne saçımla?
Elinde siyah ve bol bir mont ile geri geldi. Elime tutuştururken "Annene selamımı söyle." dedi ve kapıyı yüzüme kapattı. Allah'ım! yeri göğü yaratan Rabbim! yumurtaya can veren Rabbim! Beni ne ile sınıyorsun?
Eve geçince beklendiği üzere bir ton fırça yedim. Bir de Demir'in ailesini arayan ailem, beni Demir'le epey uğraştırtmıştı. Aileme söylememenin verdiği vicdan azabı beni zorluyordu ve tereddüte düşürüyordu. Amacımız kendimizi olayın içinden kurtarmak değil, olayı çözmek ve masum bir öğrencinin kaybolmasındaki gizemi aramak olduğundan bunu yapmıyorduk. Biz bu sırların ardındakini çözene kadar kimsenin öğrenipte daha fazla ses çıkmasını istemiyorduk. Çünkü Tuğba'nın kaybolmasına zaten hiçbir tepki olmamıştı. Arşivde rastladığımız garip ayrıntılar ve anlar, belki okuldan kimselerin bir işler çevirdiğine birilerini ikna edebilirdi ama polis bile bizi ciddiye almamışken bunu kanıtlayamazdık.
Babam bana hakklı olarak, "Bu evden dışarı adımını dahi atmayacaksın!" dedi. Nihal yüzünden evden kaçarken bu ihtimali düşünmedim. Ama yinede yarın kesin olarak Erdal'ın bize attığı konuma gidecektik. Ne öğrendi çok merak ediyordum.
Ertesi sabah, sıra arkadaşım Fatih'i terkederek tek oturan Nihal'in sırasına yerleştim. Fatih pek takmadı, aksine kız arkadaşıma olan cesaretimden beni tebrik etti ve Yusuf'la oturdu. Nihal'e ne kadar yakın olursam o kadar iyiydi. Sevgili olduğumuz maskesi bizi çok iyi gizliyordu. Ama bu sırada garip bir şey oldu. Önümüzde oturan Rojin'de bir değişiklik vardı. Kız, hiç olmadığı kadar gergindi. Bizim sıramızı tavır alırmışçasına arkaya itekliyordu. Yanımda kitap okuyan Nihal'i dürtükleyerek "Bu kıza ne oldu birden lan böyle?" dedim. "Hiç sorma. Kaç gündür trip yiyorum hanfendiden. Geçen Tuğba ile ilgili bir şey hatırlayıp hatırlamadığını sordum. Öyle bir hiddetlenip çıkıştı ki sanki anasına küfür ettik." dedi. Bunun üzerine kızla konuşma kararı aldık. Omuzundan dürtükledim ve bize dönmesini sağladım. Omuzunu hemen geri çekti ve "Ne var?" dedi.
"Bilmeden sana bir şey mi dedik kızım ne bu haller lan? Ben Rıfat'a bu kadar nefret dolu değilim." dedim.
"Benden istediğiniz gibi yararlanıp sonra s...'i çektiğiniz için olabilir mi? Beni istediğiniz gibi kullanıp, sonra tanımamazlıktan gelin! Ne güzel dünya ya! Bir daha benden çöp bile istemeyin." diyip önündeki kitap ve defterini kucaklayarak orta sırada bir arkadaşının yanına oturdu. Nihal ağzını küfür etmek istercesine araladı ama kızın kalkması ile söyleyeceklerini yuttu. Ulan ne yaptık bu kadar kızdıracak arkadaş? Biz sanki sana çok bayılıyorduk!
Okuldan sonra, Erdal'a yola çıktığımızı söyleyen bir mesaj attım ama dakikalar sonrasında bile okunmadı. Bizi bekliyordur veya meşguldür diye düşündüm.
Otobüse binip belirli adrese doğru yola çıktık. Otobüste pek az kişi vardı ve bu da gittiğimiz yerin, çok kişinin gittiği bir yer olmadığını gösteriyordu. Yol boyunca neredeyse hiç konuşmadık. Otobüsten indiğimizde okul forması ve çantaların verdiği rahatsızlığa göz yumarak ilerlemeye başladık. Nihal konumdan gideceğimiz yere bakıyor ve beni yönlendiriyordu. Ormanlıkla kaplı, bir deniz kenarının olduğu yerdeydik. Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik ama sonunda asıl noktaya ulaştık. Erdal, yazlık lüks evlerin bulunduğu bu ıssız yeri 'buluşma noktası' olarak seçmişti. Karşımızda lüks, tek katlı küçük bir ev duruyordu. Deniz kenarındaki sessizlik ve kuş sesleri normalde huzur verirdi, ama bugün kulağa tehtid gibi geliyordu. Erdal'ın mesajı hâlâ telefonlarımızda duruyordu ama bu sefer daha farklı bir tonda yankılanıyordu kulağımda. "Sanırım izleniyoruz..."
Çantalarımızı evin önüne bıraktık. Kapının aralık olması garibime gitti. Yavaşça içeriye girdik. Kapı açıldıkça gıcırtılı sesler çıkardı. İçerisi sanki yıllardır girilmemiş gibi tozluydu ve girince direkt salon bizi karşılamıştı. Evde tek tük eşya vardı; Üzeri naylonla kaplı koltuklar ve masa, kitaplık, televizyon gibi tertemiz, hiç insan eli değmemiş yani kullanılmamış mobilyalar vardı. Gözlerim Erdal'ı aradı. Erdal bildiğim kadarıyla orta gelirli bir adamdı, bu kadar lüks ve kullanılmamış yazlık eve sahip olması kafamı kurcalıyordu. Etrafa bakınırken Nihal ile göz göze geldik.
"Burası ne böyle ya?...fosilleşmiş gibi. Hani Erdal amca bizi burada bekliyordu. Şuna bak kaç dakikadır burdayız kimse gelmedi." dedi ve telefonunu çıkardı. "Arayalım bari."
"Aradığınız numara kullanılmamaktadır derken?" diyip telefonunu kulağından indirdi ve kaşlarını çattı.
"Ne diyorsun ya?" dedim hayretle. Tam o anda "pat" diye bir ses duyuldu. Arkama döndüğümde kapının çarparak kapandığını anladım. Önce rüzgar sandık ama kolu çevirdiğimizde... kilitlenmişti. Kahretsin! bu bir tuzak!
"Açılmıyor. Allah'ım..."
Panikle kapıyı yumruklamaya başladım. Nihal de pencereye koştu. Çabaları nafileydi, pencerenin üstüne camlar dışarıdan çivilenmiş gibiydi. Kapıyı yumruk ve tekmelerle inletsemde, güçlü değildim ve elim ağrımaya başlayınca durdum. Odada volta atmaya başladım. Sonra evde bir çıkış yeri aramaya başladım. Küçücük bir ev olması hiç işime yaramıyordu. Salona döndüğümde Nihal'in sinirden ağlamaya başladığını gördüm. Bu panikte sağlıklı düşünemiyorduk. Nefeslerim birbirine karışıyor, buradaki varlığım bir kamyon yük oluyordu bana.
Sonra bir "tıssss" sesi.
İlk başta ne olduğunu anlamadık. Bir o yana, bir o yana bakarken burnuma bir koku ilişti. Çok hafif ama metalimsi ve keskindi. Yavaş yavaş içerisi gaz bulutu olmaya başladı. "Nihal yere yat!" diye bağırdım kısılan sesim ile. Kokuyu soluyunca boğazıma dikenler saplanıyordu sanki. Yanmaya başlayan boğazım ve yaşaran gözlerimle iyiden iyiye sarsılmıştım. Ceketimin içine çenemi yerleştirdim ama yinede bu illetten korunamadım. Nihal sus pus kaderine razı gelmiş halde duruyordu. Her yer bulanıklaşmaya, sonra da kararmaya başladı. Bu güçlü ilaca vücudum daha fazla direnemedi. Bilincimin kapanmasına ve dizlerimin boşalıp yere düşmesine engel olamadım. Hava öyle ağırlaştı ki, nefes almaya niyetlendiğimde bana genzimi yakıp darmaduman eden bir ceza veriyormuş gibiydi. Gözlerim kapanırken karıncalanan elimi Nihal'e ulaşmak istercesine uzatmaya niyetlendim. Sanki tutunacak bir şey arar gibi...
Göz kapaklarım seğrildiğinde hayal mi gerçek mi ayırt edemiyordum... Burada ne arıyorum ben? Üzerimdeki ağırlık haraket etmeme mani oluyordu. Sersemleşmiş halimle, elimi kolumu haraket ettirip kalkmaya çalıştım. Her yerim ağrıyordu. Ellerimden destek alarak kalktım ve oturur pozisyonundayken, tamamen görüşümün netleştiğini anladığımda kafamı sağa sola çevirerek ne olduğunu sorguladım. Yanımdaki kız baygın halde yatıyordu. Dağınık saçları, buğday tenine yapışmıştı. Uyuşmuş beynim bir şeyleri algılamaya başladı. Kilitlenmiş kapı, şuan sonuna kadar açıktı. Kapının yanındaki boy aynasından kendimi gördüm. Sonra başımı bir tık aynanın yukarısına bakmak için kaldırdığımda gördüğüm detay, tüylerimi diken diken etti.
Baskın bir kırmızı rujla yazılmış o kelimeler...

