İçeriğe geç

Sessiz Çığlık

Bölüm 3 · 13 dk okuma

Sessiz Çığlık

Bölüm 3

Kuşku.

Cuma günü öğleden sonra tüm sınıf için ortak ders olan ama gırgır şamatadan başka bir sonuç getirmeyen bedendeydik. Herkes binanın hemen yanındaki geniş basketbol sahasında voleybol için doluşmuştu. Normalde çok da güzel oynardım ama şimdi Nihal ile yine bilmem kaçıncı ciddi konuşmalarımızdan birindeydik. Okul binasının arkasında gözlerden uzak, Tuğba ve arşivdeki meseleler için bir karar vermiştik. Polise gidecektik.

"Bence yapabileceğimiz şuanlık ilk ve en iyi şey bu. Elimizde okul idaresini suçlamak için yeterli delil var mı emin değilim ama Koskoca emniyet müdürlüğü. İşleri bu. Yardımcı olmazlarsa pes artık." dedi bıkkınlıkla Nihal.

"Bugün gidelim öyleyse. Alacağımız sonuca göre sonrasına bakarız. Ondan önce bizimkilerle buluşup kafa dinleyeceğim ama. Sende eve gidip hazırlanır ve bana haber verip öyle gelirsin, karakolun önünde buluşuruz. He bu arada hangi karakol?" dedim. Ne kadar kafa dinleyeceğim çok tartışmalıydı.

Konuşmamıza Nihal'in bana gideceğimiz karakolu tarif etmesiyle devam ettirdik. Bu sırada yanımıza bedenci Sevgi hoca geldi. Umarım kulak misafiri olmamıştır diye geçirdim içimden.

"Gençler ne işiniz var burada? Gözümün önünde olun, sonra sıkıntı çıkıyor" dedi yarım gülümsemeyle. Bunu demesi üzerine Nihal tamam deyip bende kafamı salladım ve hocanın yanından geçip ön bahçeye gittik.

Kalan dersleride bitirdikten sonra istiklal marşı okundu ve bahçe iğne atsan yere düşmeyecek kadar dolu olduğundan, zar zor bizimkilere tutunmaya çalışarak demir parmaklıklı kapıdan geçtim. Fatih'in abisinin arabası hemen önümüzde karşıladı. Tabii ki ehliyet almak için hiç birimiz henüz reşit değildik ama belli aralıklarla doğum günlerimiz yaklaşıyordu.

Ateş Ali ben ön koltuğa binecekken kafama yapışmış olması ile bir türlü bırakmayıp büyük çabalar sarf etmeme ve parmağımı araba kapısına kıstırmama sebep olsada anca yerimi kapabilmiştim. Gürültülü rap parçaları eşliğinde ben, Fatih, Fatih'in abisi Emre, Demir ve Ateş Ali, boğaza bakan beylerbeyi parkına gelmiştik. Arabayı park edip beraber indikten sonra bir nefes almıştım. Emre bize önceden çiğköfte dürüm almıştı. Uzun yuvarlak şekilli bankın ucunda beşimiz kurulduk ve çiğköftelerimize gömüldük. Onlar koyu bir muhabbete girmişken, ben malum meseleyi düşünüyordum. Çok sesli konuşmaya başlamışlardı. "Millet buraya kafa dinlemeye geliyor, ben ise kafamı zonglatmaya gelmişim." diyerek isyanımı duyurdum.

"E gelmeseydin paşam" dedi Ateş.

"Şaka yapmıyorum." dedim.

"Sana bir şey olmuş Cemoli, daha iki hafta bile sayılmaz gerçi ama, gayette istekliydin bizleyken. Oğlum inanılmaz iyiydi yalnız, TYT'yi bitiremedik ama en mük yazımızı yaşadık. Sinemalar, avm'ler, maçlar, sahil turlarıyla eğlenmişken şimdi gelmiş kırın mırın ediyorsun." Demir söylenirken banka uzanıp iyice yayılmış, bir bacağını diğer bacağının üstüne atmıştı. Evet, geçen sene önceki okulumda yine bir hocayla çıkan olayımızdan dolayı -kaderimde hiç bir hocayla anlaşamamak vardı- bu okula nakil olmuştum ve bu insancıklarla tanışmıştım. Kısa sürede haşır neşir olduk ve ben onlardan daha az çılgın olmama rağmen, onlarlayken zamanın nasıl aktığını bile anlamıyordum. Şimdi okulun ilk gününden Nihal'le karşılaştığım gizemler, beni onunla dedektifçilik oynamaya ve arkadaşlarımdan uzak kalmaya itmişti.

"Paşa paşa TYT'yi bitirdim ben paslanmış. Beni kendinle bir sandın herhalde, dersime de çalışırım eğlenirimde." diye savunmaya geçtim.

"Kesin yenge bunu böyle yaptı. Nihal'i düşünüyorsun itiraf et lan puşt." diye atıldı Fatih.

"He lan, demişken harbi bu bize Nihal'le nasıl çıkmaya başladığını anlatmadı, sürekli sorunca geçiştirdi, hemen dökülüyorsun Cem'cim." dedi Ateş.

Kapana kısılmıştım. Aklıma gelen ilk senaryo ile şu konuyu sonlandırmak icap ediyordu yoksa yakamdan düşmeyeceklerdi.

"Tamam arkanıza yaslanın. Anlatıyorum." diye başlayınca hepsi oturdukları yerden pür dikkat kesildi. "Okul açılmadan bir hafta önce, sınıfın en çalışkan kızı diye onun numarasına sınıf grubundan ulaşıp sorumluluk sınavlarının tarihini sormuştum. Bir anda sohbet gece ikiye kadar uzadı, anlamadım. Sonra biz mesajlaşmayı sürdürdük. O hafta iki kez bizim oradaki kafede buluştuk ve çıkma teklifini o etti. Bende kabul ettim. Öyle pek bir olay yok yani. İçiniz soğudu mu?"

"Pek inandırıcı değil amma, neyseee." dedi Ateş.

"Gencolar, en iyisi bu muhabbete burada nokta koyalım. Darlamayın artık şişicek çocuk harbi." diye son noktayı koydu Emre.

Demir bir anda ısırdığı çiğköfte boğazına takılmış olacak ki, kafasını öne eğip öksürmeye başladı. Hepimiz ayağa kalkıp yakınımızdaki çöp kutusuna onu sürükleyerek, bir yandan da sırtına vurarak sağ salim kusmasını -daha kibar bir tabir ile içindekileri boşaltmasını- sağladık. Bu sırada ortamdaki zaten olmayan gerginlik azaldı ve Demir'in haline kahkahalarla gülmeye başladık.

Pantolonumun sol cebinde titreyen telefonumu hissettiğimde duraksadım ve uzanıp çıkardım. Ekranda 'Filozof hanım arıyor...' yazıyordu. Niye bir an bu lakabı ona taktığımı sorguladım çünkü edebi yönü yüksek olan bendim. Ekranı kaydırdım ve kulağıma götürdüm ve Nihal açar açmaz konuşmaya başladı. "Neredesin? Ben çıkıyorum bir 15-20 dakikaya karakolun önünde olurum."

"Beylerbeyi parkındayım. FSM köprüsünün yakınlarında. Bizimkiler yine batırdılar işi ama sıkıntı yok, birazdan gelirim bende." Fatih yanıma gelmiş telefonla konuşma adabını hiçe sayarak, ilgiyle bakıyordu. Muhtemelen kendisinden bahsettiğimi sanmıştı.

"Ooo, siz hiç ismimi anar mıydınız ya Cem bey?" dedi Fatih. Nihal'lle konuşmamız bitmişti bu yüzden telefonumu geri cebime sokarken Fatih'e de laf sokmaya hazırlandım.

"Üstüne alınma canım. Köprü diyorum burda. Hem Fatih dediğim adam Doğu Romalılara kafa tutmuş, İstanbul'u karadan havadan sudan söke söke almış, öldüğünde bütün Avrupa bayram yapmış, sen ise anca bizim mahallenin kedisi mahalleliye kafa tutarsın, ama bak öldüğünde ise kimse yapmasa bile tüm ahaliye bedava helva ve şerbet dağıtmazsam benim de adım Cemoli değil." diyerek tarihi olarak kendimce laf sokuş olarak nitelendirdiğim cümlelerimle Fatih'e haddini bildirdim. Çok eğlenceliydi. Mahalelli dediğim kedinin olayı ise, canım arkadaşlarımı birkaç kez evime çağırmıştım ve hem caddede, hem de bizim apartmandan hiç ayrılmayan turuncu kediyi -bu yüzden ona bu isim verilmişti- göstermiştim. Kedi herkese uysal yaklaşmıştı ve kendini sevdirmişti ama özellikle Fatih'e bir türlü alışamadı. Tırmıkladı, ısırdı, kaçtı. Fatih'in kediyle olan kavgalarını izlerken yarılıyorduk.

"Ben padişah çocuğu muyum kanka?"

"Valla ne çocuğusun bilmiyorum ama-" Dediğim gibi Fatih saldırıya geçince kendimi müdafaa edemeden oradan oraya kaçmak durumunda kaldım. Bizimkilerde tezahürat yapıyordu.

Oradan Nihal'le romantik bir buluşmaya gittiğimi bahane edip güç bela ayrılmıştım. En yakın duraktaki otobüse atlayarak karakola nihayet geldikten sonra sonunda ciddi halimi alabildim. Nihal' Karakolun girişindeki sütunlara yaslanmış, bana bakıyordu. Yanına gittim. Bir mavi ispanyol paça pantalon ve beyaz ingilizce yazılı baskısı olan bir tişörtle çok sıradan giyinmişti. Okul formasıyla bile daha süslüydü.

"Sen mi konuşmayı başlatsan,ben mi?" diye sordum.

"Bunun tartışmasını mı yapalım?" dedi.

İçeri girdiğimizde kalabalıkta ve kasvetli havada üzerime bir ağırlık çöktü. Bazı polisler telefonla konuşuyor ya da bilgisayar başındalar, birileri sorguya alınıyor, bekleyen birkaç kişi var...

İlk olarak danışmaya yöneldik. Burada oturan kadın polis omuzu ile yana yatırdığı başı arasına koyduğu telefonla görüşme yapıyor, elindeki tükenmezle bir şeyler karalıyordu. Kadın bizi görünce telefonunu kapatıp ilgisini bize yöneltti.

"Pardon, bir ihbarda bulunmak istiyoruz." dedi Nihal.

"Sorun nedir gençler?" anlayışlı davranıyordu.

"Okulumuzda garip şeyler farkettik. Biraz belirsiz bir konu ama kesinlikle buraya gelmemiz gerektiğini düşündük. Başta kaybolan bir öğrenciyle alakalı." "Süleyman bey, bir buraya bakar mısınız?" diye üst rütbeli biri olduğunu düşündüğüm birini çağırdı kadın.

Süleyman olduğunu düşündüğümüz adam geldi. İri yarı, kel bir adamdı. Muhtemelen bizle ilgilenecek olan kişiydi. Adam bizi garip bakışlarla süzdü.

"Süleyman bey, bir kayıp ihbarı sanırım." kadın sonra bize döndü. "İçeri alın da dertleri neymiş anlatsınlar." Süleyman isimli polis "Sizi şöyle alalım." deyince onu takip ettik. İfademizi almak için bizi bir odaya aldılar. Odada bir erkek bir kadın polis bulunuyordu. Masaya oturunca ciddiyetsiz bakışlarla yine süzme gibi süzüldük.

"Gençler, sorununuz nedir anlatın bakalım. Kayıp vakası falan dediler, bugünlerde çok oluyor."

Birbirimize baktık ve söze yine Nihal girdi.

"Abi, (...) Anadolu lisesi'nde okuyoruz. Son senemiz. Pazartesi günü ikimizde tesadüf mü bilmiyorum ama edebiyat defterimizin arasında not bulduk. Notlar şunlar..." Nihal sırt çantasından ikimizinde notlarını ve gazeteyi çıkardı. Adam incelerken Nihal söze devam ediyordu. "Başta sınıftakilerin şakasıdır diye düşündük ikimizde, sonra edebiyat dersinde kütüphaneye indik. Ben rafları incelerken bu gazeteyi buldum. Cemde yanıma geldi ve ikimizinde ilgisini çeken bu gazete üzerine defterimize konmuş bu notu birbirimize danıştık. Sanki bilerek bizim bulmamız için yerleştirilmiş gibi. Sonra hocalara sormaktansa Müdürümüz Necati Göksel'e gittik. Ama bırakın kaybolan bir öğrenciden haberi olmasının, Tuğba isimli birinin okulda okuduğundan şüphe duyduğunu söyledi." Önümüzdeki erkek polis düşünceli görünürken kadın sarı saçlı polis ise bizi küçümser tavırda bakıyordu. "Sıradan Z kuşağının entrikaları işte. Müdürünüz bile ilgilenmediyse ortada ciddi bir şey yok demektir."

"Zaten müdürümüz bile ilgilenmediği için burdayız." diyerek lafı koydum.

Nihal devam edip etmeme konusunda tereddütlüydü. Ama zaten asıl sonuç verecek olan olay arşivde yasadıklarımızdı. Bu yüzden tam devam edecekti ki erkek polis sonunda düşüncelerinden ayrıldı ve söze girdi.

"İsimlerinizi alıyım?" 1 dakikadır sadece bunu mu söylemek için mi notları ve gazeteyi incelemişti?

"Nihal Ece Özer" dedi Nihal. "Cem Altay" dedim.

"Bu kadarla bitmedi elbette. Biz sonra sınıfımızdakilere sormaya başladık. Rojin isimli arkadaşımız Tuğba'yı hatırladığını ve birkaç sohbeti olduğunu söyledi. Dış görünüşünü tarif etti. Biz sonra Tuğba'nın varlığını teyit edebilmek için yasak olan bir şeyi yapma durumunda kaldık..." iki poliste tüm dikkatini Nihal'e vermişti. "...Arşiv odasına kart kullanarak girdik. Orada Cem'le Tuğba'nin olabileceği her rafı didik didik aradık. Ben zincirle kilitlenmiş bir dolap ve yanında 'eğitim materyalı' yazan bir yığın koli farkettim. Mezun ve ayrılan öğrenciler rafında 'Ayrılan öğrenciler'de Tuğba'nın dosyasını Cem buldu. Bu çok garip çünkü gazetede kaybolduğu haberi vardı. Gazetede yazan 'Tuğba K.' ifadesinden soyadının K ile başladığını biliyorduk. Hem soyadı hem de dış görünüşü uyumluydu. Dosyanın fotoğrafı bu." Telefonundan fotoğrafı açıp erkek polise uzattı. "Gördüğünüz gibi okuldan ayrılma nedeni olarak ayrıldı yazıyor. Halbuki diğer dosyalarda uzunca öğrencinin ayrılma nedeni belirtiliyordu. Sonra topuklu ayakkabılı zengin giyimli ve okulda görmediğimiz bir kadın girdi içeriye. Kolilerin arasına sakland-"

"Kadının yüzünü görebildiniz mi?" dedi erkek polis.

"Hayır." dedim. "Yüzüne devasa gözlükler takmıştı ve kumaş parçasıyla maske yapmıştı. Sonrasında kadın dolabı açıp paralar ve birkaç kağıt parçası aldı ve kadın farkedecek diye ödümüz koptu ama sonra gitti. Ben kolileri incelerken garip bir sembol farkettim. Sembolüde Nihal'in telefonuyla çekmiştik." Polis Tuğba'nın dosyası fotoğrafındakileri not alıp Nihal'e vermişti. Nihal de şimdi geri sembölün fotoğrafını açıp erkek polise uzattı. Polis biraz durgun, biraz gergindi.

"Herşeyi anladım da, arşive girmeniz ve telefon bulundurmanızı nasıl açıklayacaksınız?" dedi dalga geçercesine kadın polis.

"Sizce şuan tek sıkıntı bu mu?" dedi Nihal. Nihal'in bunu dediği aynı anda ben de "Sorunumuz bu değil. Ayrıca arşive bizim girmemizin yasak olduğu gibi öğretmenler ve müdürlük dışında da kimse giremez." dedim.

"Bu olaya müdür veya öğretmenlerin dahil olduğunu düşünüyoruz. Tuğba'ya ne oldu ve o kadın kimdi?, nasıl arşive girebilir?, neden paraların olduğu bir dolap ve garip sembollü koliler vardı?, bunların hepsini soruşturmanız gerekiyor. Müdür Tuğba diye biri yok diyor ama arşivde dosyasından okuldan kendi isteğiyle ayrıldığı yazıyor ama sebebi de yazmıyor. Gazete de ise kaybolduğu ve okul idaresinin bilgisi olmadığı yazıyor. Tuğba'nın bu okulda olduğunu söyleyen tanığımızda var zaten, arkadaşımız Rojin. İsterseniz şuan arayıp bunu doğrulayabilirim!" Nihal polislerin tepkisizliğiyle gerginleşmişti.

Erkek polisle kadın polis birbirine telapatik olarak bakışlar yolladı ve erkek polis konuştu. "Gerek yok. Size doğrudan güvenmemiz ve kanıt diye sunduklarınızla (...) lisesini karşımıza alıp, soruşturma başlatmamız olanaksız. Doğrusu arkadaşınız Rojin'le oynadığınız bir oyun olması daha yüksek bir ihtimal gibi. Yanlış anlamayın, ama belkide hocalarınız, müdür ve müdür yardımcılarına olan çocukça düşmanlığınız ve memnuniyetsizliğinizin sizi bu kadar ciddi iddialara sürüklediği kanaatindeyim. Şuan istesekte bu argümanlarla soruşturma açamayız."

Kadın polis hafif gülerek "Evet, ne de olsa çocukların hayal gücü geniş olur. Değil mi?" dediğinde sabır taşım taştı. Yumruğumu sıkarak masaya vurdum. Ayağa kalkıp "Şaka mı yapıyorsunuz ya? İnanmamak için direniyorsunuz resmen. Bu işin peşini bırakmayacağım ama! Gerekirse bakanlığa gideceğim!"

Erkek yine polis gerilmişti, kadın polis ise sandalyesinde arkasına yaslanıp alaycı tavırlarını takınmayı sürdürdü. "Bu kadar hiddetlenmeye ne gerek var, çocuğum."

"Burada genç bir kızın kaybolmasından ve bunun üzerinin örtülmesinden bahsediyoruz. Okula gidip arama yapsanız, arşivdeki kamera kayıtlarına baksanız dolaptaki paraları ve o garip kolileri, o kadının paraları aldığını görebilirsiniz ve herşey ortaya çıkar! Bunu yapmak çok mu zor? Hadi oda olmadı, Erdal Karataş. Onu arayabilirsiniz. Kimi kandırıyorsunuz?" Sesim kısılmıştı ama öfkem diriydi.

"Gel Cem, gidelim. Sözde polislerden yardım istemek hata." diyerek Nihal beni hafifçe itekledi ve odadan çıkarken iğneleyici bakışlarıyla polislere baktığını hissedebiliyordum.

Biz çıkışa yönelirken danışmadaki kadın polise gözlerim kaydı. Kadın halimizi görüp bize yöneldi. "Bu haliniz ne, ne oldu size?"

"Bizi yönlendirdiğiniz polisler sorunumuzla ilgilenmek dışında herşeyi yaptılar. Teşekkürler! Burada bir dakika daha kalarak zaman kaybetmek istemiyorum." dedi Nihal.

"Nasıl yani? Süleyman bey'in yönlendireceği meslektaşlarımız nasıl sizle ilgilenmez? Burada herkese yetişmeye çalışıyo-"

"Yeter polis abla. Polis bile yardımcı olmayacaksa kaldık yine bir başımıza. Yormayalım sizi de artık." dedim.

Kadının yüz ifadesi yerini endişeye bıraktı. Karakoldan çıktık ve yol boyu yürümeye başladık. Ne Nihal konuşuyordu, ne ben. Hayatımızın akışı bir anda değişmişti ve tek başımıza mücadele ediyorduk.

"O danışman polis sanki yardım etmek istiyordu." sessizliği bozan Nihal olmuştu. "Sinirli olduğumuz için ona kulak vermedik. Diğer polislerden farklıydı. Tavırları falan."

"Galiba öyleydi. O polislerde farklı ya da garip bir şeyler sezdim zaten. Hepsi sanki bizi delirtmek için bir araya gelmişler." Yürümeyi sürdürürken yanımdaki boşluğu farkettim. Arkamı döndüm. Nihal biraz geride durmuş, boşluğa bakıyordu.

"Cem..." ağzından çıkan ismimi hiç bu kadar tedirgin edici bir imayla söylememişti.

"Efendim Ece? Ne oldu birden?"

"Hâlâ anlamadın mı?"

"Neyi?"

"Yaşadığımız gerçek anlamda hiç birşey tesadüf değil. Şimdi anlıyorum."

"Ne oldu sana birden çarpılmışa döndün."

"Cem, sen 'hepsi sanki bizi delirtmek için bir araya gelmişler' dediğinde aklıma birşey geldi. O polislerin bize olan davranışları kesinlikle tesadüf değil. Yaptıkları her halükarda usulsüz. Bizi sadece arşivde yaşadıklarımızı konuşurken dinlediler, beden dillerine dikkat ettim. Kadın polis bizi alaya alarak kendimizi düzgün ifade etmemize mani olmak istiyordu. Erkek polis daha gergin ve ciddiyetliydi. Bizden sadece öğreneceğini öğrenip postalama derdindeydi."

"Wow... mükkemel tespit! Şimdi bundan ne çıkarmamız gerektiğini söyler misin?"

"Farkındaysan danışmadaki kadın ve etrafta olan çoğu polis işinde gücündeydi, böyle ciddiyetsizce bizle dalga geçer gibi ifademizi hiç dikkate almadılar... Bunu da bir kenara yazmalıyız şüpheli diyorum."

"Sence ne yapalım? Bizi ciddiye almadılar diye karakol karakol mu gezelim?"

Nihal yere oturdu. Sıkıntılı görünüyordu. Bu kadar ayrıntıyı düşünmek ona iyi gelmemişti. Kaç gündür kafamızı patlatıyorduk .Sağ ilerimizde bir bakkal gözüme kestirdim. Gidip ikimiz için su aldım. Bundan sonra sık sık soluklanmaya ihtiyacımız olacaktı. Nihal'e su şişesini uzatırken bende kaldırıma yanına oturdum ve derin bir nefes alıp konuştum.

"Ece, bak seni sadece birkaç gündür tanıyor sayılırım. Mayıs ayında gelmiştin okula. Yabani gibi kimseyle kaynaşmadan anca ders anca ders dedin; okey. İyisin, zekisin. Yani İnstagram'da 'geometri vs ben' storylerin işine yaramış. Ama çok kafaya takıyorsun. Yani tamam kafaya takılmayacak bir durum değil katılıyorum bizzat, ama sen benden daha fazla kafanı yoruyorsun. Hayat hâlâ devam ediyor. Seninle bu şekilde tanışmak istemezdim doğrusu. Lütfen biraz nefes al. Cidden." içimden geldiği gibi konuştum sadece. Nihal beni dikkatle dinledi ve cevapladı;

"Karakolda kendin demiştin polislere ve çıkışmıştın. 'Burada genç bir kızın kaybolmasından bahsediyoruz' diye. Tutarsız davranıyorsun. Kafaya takmamak mümkün değil."

"Tamam ama onu polislere karşı dedim ben. Evet kesinlikle ciddi bir şeyler dönüyor ve ben seninle sonuna kadar hareket ederim ama şunu da unutmamak lazım; Daha neyin ne olduğu belli değil en olanaklı hangisiyse ona uygun hareket ediyoruz. Şuan mesela birbirimizi birleştiren o iki not ve gazete. Belki de ciddiye almasaydık veya bulmasaydık. Mesela o gazeteyi başka biri de sınıftan görebilirdi. O zaman önce soruşturmayacak, Rojin ve müdürün tutarsız cevaplarını bilmeyecek, arşive gitmeyecek, o garip kadın ve para dolu dolabı, kuru kafa sembollü kolileri, Tuğba'nın dosyası... hiçbirini bilmeyecektik ve herşeyden habersiz mutlu mutlu birbirimizden bağımsız okulumuza devam edecektik. Herşey olabilirdi." Ben konuşurken o da telefonundan gelen bildirime baktı.

"Ne dediğin bile belli değil gerçekten." Nihal yanımdan kalkıp gitmeye hazırlananınca onu durdurmak için kalkıp önüne geçtim.

"Hop hop nereye ya?... tamam. Haklısın. Soruşturmaya devam etmeliyiz, demek istediğim bu değildi zaten. Düşünüyorum işte öylesine. Niye hemen celelleniyorsun? Sadece arada bir gerçek dünyaya da dön onu demek istiyorum filozof hanım."

"Kes ve çekil önümden ." Yandan geçmek isteyince bu seferde yana kayıp önünü kestim. "Annem mesaj atmış eve gideceğim çekil." dedi şiddetle. Çekildim ve gitmesine izin verdim. Uzun adımlarla gidiyordu ki geri arkasını döndü ve ters köşe yaptı. "Ha, yarın Tuğba'nın dosyada yazan velisi Erdal Karataş'ı araştırıyoruz. Hazır ol." Gülümseyerek döndü ve uzaklaştı. Arkasından bir müddet kalakaldım.

Bölüm sonu

10 yorum