Bölüm 5
Sabah her zamanki gibi başlamıştı.
Kemal kahvesini içti, montunu giydi ve dışarı çıktı.
Yürümek iyi geliyordu.
Mahalle gündüzleri daha farklıydı. Geceki o sessizlik biraz dağılıyor, yerini küçük günlük seslere bırakıyordu.
Fırından ekmek kokusu geliyordu.
Bir çocuk bisiklet sürüyordu.
Bir kadın pencereden halı silkeliyordu.
Her şey normaldi.
Ama Kemal artık “normal” kelimesine pek güvenmiyordu.
Öğleden sonra şehre indi.
Eski alışkanlık gibi değil, sadece zaman geçirmek için.
Bir kahve içti.
Biraz yürüdü.
Sonra parka oturdu.
İnsanları izledi.
Yüzler.
Konuşmalar.
Gülüşler.
Hepsi uzaktan bakınca düzenliydi.
Ama Kemal uzun yıllar şunu öğrenmişti:
Düzen, her zaman gerçeği gizlerdi.
Akşamüstü eve döndü.
Hava hafif serinlemişti.
Güneş batarken gökyüzü turuncuya dönmüştü.
Mahalleye girdiğinde sokaklar yavaş yavaş boşalıyordu.
Tam kendi sokağına dönerken…
Siren sesi duyuldu.
Bu kez uzaktan değildi.
Yakındı.
Çok yakındı.
Bir ambulans ve polis arabası hızla sokaktan geçti.
Işıklar evlerin duvarlarına çarptı.
Kemal olduğu yerde durdu.
Arabanın gittiği yöne baktı.
Sonra hiçbir şey söylemeden yürümeye devam etti.
Ama içindeki o rahatsızlık büyümüştü.
Ertesi sabah mahallede farklı bir hava vardı.
İnsanlar kapı önlerinde fısıldaşıyordu.
Pencereler daha az açılıyordu.
Kemal kahvesini bile bitirmeden dışarı çıktı.
Sokağın sonunda polisler vardı.
Ve bir ev…
Yeni taşınan komşuların evi.
Kemal yaklaşırken kalabalığı gördü.
Birkaç polis girişte bekliyordu.
Ambulans çoktan gitmişti.
Beyaz bir örtü taşıdıklarını fark etti.
Bir an durdu.
Sonra biri fısıldadı:
“Karı koca… iki çocuk…”
Kemal gözlerini kıstı.
“Ne olmuş?”
Yanındaki yaşlı adam başını salladı.
“Gaz… zehirlenme diyorlar.”
Kemal bir adım daha yaklaştı.
Polis şeridinin arkasından eve baktı.
Ev sessizdi.
Aşırı sessiz.
Sanki içindeki hayat tamamen silinmiş gibiydi.
Bir polis memuru konuşuyordu:
“Şömine açık kalmış.”
“Gece boyunca yanmış.”
“Pencereler kapalıymış, hava çıkışı olmamış.”
“Uyurken fark etmemişler.”
Kemal sessizce dinliyordu.
Bir şey söylemedi.
Ama gözleri evin pencerelerine takıldı.
Perdeler kapalıydı.
Hiçbir hareket yoktu.
Hiçbir yaşam izi.
O an Kemal’in aklına bir şey geldi.
O gece.
Koltuğunda uyuyakalması.
Perdedeki gölge.
O siluet.
Gerçek miydi?
Yoksa sadece yorgunluk mu?
Ama şimdi…
İkinci bir ölüm vardı.
İki hafta içinde.
Aynı mahallede.
İki olay.
İkisi de “kazaydı” deniyordu.
Ama Kemal yıllarca şunu öğrenmişti:
Tesadüfler bazen çok düzenli olurdu.
Bir polis memuruna yaklaştı.
“Bir şey sorabilir miyim?”
Memur başını kaldırdı.
“Buyurun.”
“Şömine açık kalmış dediniz…”
“Evet.”
“Pencere?”
“Kapalıydı. Havalandırma yok.”
Kemal birkaç saniye sustu.
“Hiç şüpheli bir şey yok mu?”
Memur omuz silkti.
“Şimdilik yok. Klasik karbonmonoksit vakası.”
Kemal başını yavaşça salladı.
Ama içi rahat değildi.
Hiç değildi.
Eve döndüğünde kapıyı kapatıp uzun süre açmadı.
Sadece kapının arkasında durdu.
Sonra pencereye yürüdü.
Karşı sokakta artık iki ev vardı.
Biri sarı şeritli.
Biri yeni boşalmış.
İkisi de sessizdi.
Ama bu sessizlik artık normal değildi.
Kemal perdeye baktı.
O gece gördüğü gölgeyi hatırladı.
Ve ilk kez kendi kendine açıkça söyledi:
“Burada bir şey var…”
Ama ne olduğunu henüz bilmiyordu.