5. BÖLÜM
“Arkadaşlar eşyalarınızı toparlayın, 5 dakikaya kamp alanında olacağız.” Derya Hoca bize hazırlanmamızı söyledikten sonra herkesi bir heyecan sardı. Aramızdan bazıları ilk defa kamp yapacağından heyecanlı, bazıları arkadaşları ile kamp yapacağından heyecanlıydı -ki ben de onlardan biriydim-,bazılarımız ise sadece ortalığı karıştıracağı için heyecanlıydı.
“Bakın kamp alanının tabelası!” Buse cama yapışmış girişe bakıyordu. Herkes otobüsün camından dışarı bakmaya çalışıyordu. Kızıl Keçi Kamp Alanı. Girişin önünde annemden 20 yaş büyük bir teyze ile 25-30 yaşlarında görünen bir adam vardı. Bize el sallıyorlardı. Otobüs girişin önüne park etti.
“Çocuklar eşyalarınızı toparladınız mı? Bakın iniyoruz.” Meryem Hoca güneş gözlüklerini gözüne takmış bize sıkılmış bir halde bakıyordu. “Ayy hadi inelim artık hocam, bu rahatsız koltuklar belimi çok ağrıttı.” Sinem elini beline koymuş bizim camdan dışarı bakmamızı dudağını büzerek izliyordu.
Ecrin’e döndüm, “Hazır mısın?” güzel bir gülümseme ile cevabımı aldım. “Hadi şu otobüsten inelim.” Sırt çantamı açıp artık içinde bir iki paket cips kalmış abur cubur çantamı koydum ve fermuarı çektim. Çantamı sırtıma taktım ve etrafa şöyle bir göz attım. Herkes eşyalarını hazırlamış arkadaşı ile heyecanını paylaşıyordu. Sinem, sevgilisi Ozan’ın koluna yapışmış ne kadar heyecanlı olduğundan bahsediyordu. Ozan hiçbir şey söylemiyor sadece başını sallıyordu. Nazlı arkalarında durmuş Sinem ne derse hak veriyordu. İki sıra arkalarında oturan İlayda gözlüklerinin camını siliyor, yanındaki Merve de saçını toplayıp dudak kremi sürüyordu. Aslı ve Buse yüzlerinde bir sırıtmayla artık ne anlatıyorsa Zeynep’i dinliyordu. Hasan Ali ve arkadaşları yol boyunca oynadıkları oyunu konuşuyordu. Önümüzdekiler galiba uyuya kalmıştı çünkü gözlerini ovuşturup etrafa aval aval bakıyorlardı. Arkamızdakiler capcanlıydı. Can yol boyu bütün abur cuburlarımı yediğinden yerinde duramıyordu. Utku eliyle saçlarını düzeltmeye çalışıyordu ama nafile. Hala karışık görünüyordu.
“Evet, herkes yerlerine otursun bakayım. En baştan sırayla sizi indireceğiz. Bana bakın haylazlık yapmak yok. Buranın sahipleri çok kibar insanlar ve sırf sizin için bir haftalığına burayı kapattılar. Yaramazlık yapan okulun ilk günü kendini disiplin kurulunda bulur!” Meryem Hoca parmağını kaldırmış bize doğru sallıyordu. Ata Hoca nasıl bu kadınla evlenmişti hiç anlamıyordum.
Özer Hoca dikkatimizi çekebilmek için ellerini çırptı ve “Şimdi gençler herkes oturduğu koltuğun etrafına şöyle bir göz atsın, çöpünüz varsa Derya Hoca’nızın tuttuğu çöp poşetine atın sonra sizi indireceğiz, söz.” Bu hocayı seviyordum. Her zaman gülümseyerek konuşuyordu.
Herkes şöyle bir etrafına baktı. Çöpleri toplamaya üşenenlere kızıldı ve zorla toplattırıldı. Sonunda inmemize izin verdiler. Ecrin ile el ele tutuştuk, koltuğumuzdan kalkıp otobüsten indik ve bagajdan şoför amca eşyalarımızı verdi.
Temiz havayı içime çektim. Burası çok güzeldi. Etraf ağaçlarla kaplı, tertemiz doğası ile insanın içini huzur dolduruyordu. Ta ki arkamdan bir ses duyana kadar, “AAAYY! Git git! Lütfen alın şunu ne olur, ay ben çok korkarım!!!” arkamızı dönüp yerinde zıplayıp çığlık atan Sinem’e baktık. Sadece kelebek ona yaklaşmıştı ve bu kız huzurun tabiri caizse içine etmişti. Hem de daha kampa geleli bir dakika bile olmadan. Gözümü devirip önüme döndüm.
“Yavrum buralarda kelebek, arı, sinek falan çok olur;burası onların doğal alanı.” Teyze, Sinem’e yaklaşmış elini sallayarak kelebeği uzaklaştırmıştı. Sinem teyzeye de garip bir şekilde bakıyordu. Nazlı arkadaşının yanına gitmiş, geçti geçti diyordu.
Hepimiz otobüsten inmiştik ve önümüzdeki teyze ve adama bakıyorduk. Hocalar onlarla selamlaştı. Derya Hoca bize döndü, “Çocuklar buranın sahibi Feride Hanım ile tanışın. Oğlu Umut Bey ile beraber bu güzel alanı işletiyorlar. Lütfen onlara teşekkür edin ve kibar olun.”
“Bana Feride teyze diyebilirsiniz çocuklar. Kızıl Keçi Kamp alanına hepiniz hoş geldiniz! Sizi ağırlamaktan büyük mutluluk duyuyoruz. Bir şeye ihtiyacınız olursa her zaman çekinmeden gelin, sizlere yardımcı olabilirsek ne mutlu bize.”
“Çok teşekkürler Feride Hanım. Çok kibarsınız.” Meryem Hoca bana göre sahte bir gülümseme ile teşekkür etti.
“Buyurun çocuklar, sizleri çadırları kuracağınız alana götüreyim. Ondan sonra da kahvaltı yaparız. Uzun yoldan geldiniz eminim çok yorgunsunuzdur.” Umut Bey bizi çadırları kurma alanına götürdü. Aynı anda da etrafı gösteriyordu.
Burası gerçekten çok güzeldi. Ecrin ile gelmeden önce Instagram hesaplarını incelemiştik. Ancak ekranda göründüğünden çok daha güzeldi. Derenin kenarına kurulmuş bir kamp alanıydı. Mavi bir salıncağın yanından geçerken herkes orada ilk kim sallanacak diye kavgaya başlamıştı bile.
Dere manzarasında yemek yiyebilmemiz için yan yana birkaç tane ahşap masa ve sandalye koymuşlardı. Biraz daha içeriye doğru, ağaçların altında boş bir alan vardı. Sanırım burası çadırlarımızı kuracağımız yerdi. Umut Bey de bunu doğruladı.
“Çocuklar şimdi sizlere çadırlarınızı kurabileceğiniz yerler göstereceğim. Sonra onları hep birlikte kurarız. Aranızda çadır kurmayı bilen kaç kişi var.”
Benimle beraber 6 kişinin daha eli kalktı. Demek daha önce Ege, Aslı, Caner, Merve, Kaan ve Utku kamp yapmıştı. “Şimdi sırayla hepinizin yerlerini göstereceğim, en baştan alalım sizleri.” En başta Ozan ve Caner vardı. Ozan, Umut Bey’e birlikte kalacaklarını söyleyince Sinem çıldırdı, “Ne?! Ozan hani tek kalacaktın? Ama benim o kadar planım vardı. Bunu bana yapmış olamazsın.” Herkes kıkırdadı. Yanımdaki Ecrin kulağıma “Çocuğa çok üzülüyorum, Sinem gibi biri ile sevgili.” dedi.
“Sinem sen de az değilmişsin ha, sevgilinin neden tek kalmasını istiyordun bakalım? Yoksa gece onun yanına mı gidecektin?” herkes kahkahayı patlattı. Sinem kıpkırmızı olmuştu. Ya da yanağına o kadar çok allık sürmüştü ki biz öyle sanıyorduk. “Ya hayır öyle değil de yani şey...”
“Sinem!” Aha, Derya Hoca duymuştu. Bize doğru yaklaşan hocamız kaşlarını çatmış kıza doğru bakıyordu. “Kimse kimsenin çadırına girmiyor arkadaşlar. Yoksa sizi direkt İstanbul’a geri postalarım.” Kıkırdasak da bu konu ciddiydi. Acaba kimler bu kuralı çiğneyecekti?
Umut Bey, Ozan ile Caner’in çadırını nereye kuracaklarını gösterdikten sonra sırayla herkese bir yer gösterdi. Etrafta bir sürü ağaç olması gündüzleri güneşin çadırları ısıtmasına engel olacaktı, ki bu iyi bir şeydi. Genel olarak erkekler çadırlarını bir tarafa,kızlar ise diğer tarafa kurdu.
Ben ve Ecrin dışında çadır paylaşan 5 çift daha vardı. Bunlar; Ozan ve Caner, İlayda ve Merve -ki bunlara hiç şaşırmadım-, Ege ve Yiğit, Buse ve Aslı. Diğer herkes tek başına kalıyordu. Umut Bey bizim yerimizi gösterdi sonra diğerlerine göstermeye gitti. Alanımız güzeldi. Bizim çadırımız 4+1 çadır olduğundan daha büyük bir ağacın altını göstermişti.
“Evet Irmak, patron sensin ne yapmamız gerekiyor?”
“Hmm, önce çadırımızı kuracağımız yeri temizlememiz gerekiyor yani büyük taşları kenara ayırmalıyız ki çadır yırtılmasın.” Taşları toparlayıp kenara dizdik. Daha sonra çadır uçmasın diye kullanacağımız, çadır kazıklarını çakmamıza yardımcı olabilecek büyük taşlar vardı aralarında.
“Şimdi ne yapacağız?” ağacın kenarına koyduğumuz büyük çantaya yürüyüp içerisinden çadır kılıfını çıkardım. “Bunu kuracağız.”
Çadırı kılıfından çıkardık, yere serip açtık, “Ecrin çantadan siyah, katlanmış çubukları veriri misin? Onların adı pol, çadırın dik durmasını sağlayacak.” Katlanmış polleri birbirlerine geçirdik ve iki uzun polü çapraz bir şekilde çadırların köşelerine doğru koyduk. Çadırın üzerindeki minik plastik kancaları pollere geçirdik. Pollerin uçlarını çadırın dörtköşesine taktık. Artık çadır dik duruyordu. Çadırın tentesini de üstüne koyup taktık.
“Ecrin çadırın kılıfının içinde minik demir çubuklar var. Çadır kazıkları. Onları bana getirsene.” Ecrin yardımcı olmaktan memnun bir şekilde bana çubukları getirdi. “Sıcak değil mi?” Hem de ne sıcaktı. İkimizin de üzerinde pijamalar vardı bu yüzden bayağı bir terlemiştik. Çadır kazıklarını çadırın köşelerine ve kenarlarına, yerden topladığımız taşlar ile çaktık. Hatta birkaç tanesini Ecrin’de çakmıştı ancak parmağının üzerine taş gelince bana bırakmıştı.
Ayağa kalkıp alnımda birikmiş terleri sildim. Eserimize baktık sonra beşlik çaktık. “Çok tatlı olduu.” Telefonumu pijamamın cebinden çıkarıp,“Hadi bir fotoğraf çekelim.” dedim. Çadırımız gerçekten çok güzel olmuştu. “Peki biz böyle yerde mi yatacağız yani sırtımız ağrımaz mı?” çantaya gidip içerisinden matlarımızı ve uyku tulumlarımızı çıkardım. “Altımıza bu matı sereceğiz, üzerine de uyku tulumlarımızı koyacağız. Gece uyku tulumuna gireceğimizi sanmıyorum. Sıcak olur büyük ihtimal ama en azından sırtımız normalden daha az ağrır.”
Ayakkabılarımızı çıkarıp çadırın içerisine girdik. 4 kişilik çadır olduğu için biraz daha genişti. Ama ne kadar büyük olabilirdi ki? “Yaa, burası çok tatlıııı.” Ecrin gerçekten çok heyecanlıydı. “İyi ki minik led ışıklar almışım çadırın içi çok daha tatlı olacak.” Çantasından led ışıkları çıkardı ve tepeye astı.
“Yataklarımızı iki kenara koyalım, ortadaki minik boşluğa da benim getirdiğim kamp lambasını koyarız.”
“Ben dışarıdaki çantalarımızı getireyim sonra sırayla giyiniriz.” Çadırdan çıktım ve kenara koyduğumuz kıyafet çantalarımızı aldım. Çadıra geri dönüp Ecrin'in çantasını içeri koyup kendi çantamı çadırın +1 kısmına koydum.
Ecrin giyinirken ben de diğer çadır kurmaya çalışaninsanların arasında dolandım. Merve çadır kurmayı bilmesine rağmen onlara da yardım ettim, eğer yetişemeseydim Hasan Ali az daha çadırının pollerini kırıyordu. Zeynep anlamadığım bir şekilde çadırını kurmamış, arkadaşlarının yanında oturmuş Caner’i süzüyordu. Gerçek şuydu ki, eğer Ecrin acele etmezse Caner’i başkası kapacaktı. Akşam bununlaalakalı plan yapmalıydık.
Az ileride Can’ın çadırı vardı ve Utku, Can’a bağırıyordu. Belli ki yardıma ihtiyaçları vardı. Yanlarına yaklaşınca “Yardım lazım mı?” diye seslendim.
“Evet. Şu Can’ı buradan al götür. Gözüm görmesin o geri zekalıyı.” Utku sinirliydi.
“Neden, ne yaptı bu bıcırık?” Can bana dönüp, “Bir daha bana bıcırık deme Barbie, yemin ederim senin o iki örgünü dibinden makas ile keserim.”
“Irmak’ın saçını kesmiyorsun Can. Hatta, hiçbir şekilde kıza bağırma.”
“Aman anladık beyefendi kızgınsın. Ne yapmışız sanki canım. Sadece birkaç defa çadırı devirdim ve en baştan kurmamız gerekti.”
Yerde pollerden kurtulmuş çadıra baktım. “Kaç defa çadırı yıktın?” Utku içini çekerek, “3 defa çadırın üzerine düştü. Bir tane polü kırdı, iyi ki yedek pol ve tamir kiti getirmişim.” Şaşkınlıkla Can’a baktım. “3 kere mi devirdin.” Başını salladı. “Nasıl devirmeyi başardın peki Can, ne yaptın çadırın üzerine mi atladın? Polleri kırman için baya bir uğraşman gerekiyor çünkü.”
“Abartıyorsun abi. Sadece ayağım takıldı da düştüm.”
“Bende sana ilk düşüşünde bağcıklarını bağlamadan çadıra yaklaşma dedim. Biliyoruz da konuşuyoruz şurada. Sen tanıdığım en sakar insansın.”
İkisinin konuşmasını o kadar keyifle izliyordum ki. Çok tatlılardı. “Peki bağcıklarını artık bağladın mı?” omuzunu silkip sırıttı, “Hayır.” ve Can’ın karnına su şişesi çarptı. Karnını tutarak Utku’ya bağırdı, “Ne atıyorsun geri zekalı, ya kafama gelseydi?”
“Keşke kafana gelseydi de belki akıllanırdın. Bağcıklarını bağlamadan bir daha çadıra yaklaşman yasak. Bir iyilik yapıyoruz da kuruyoruz çadırını. Yoksa benim bir zorunluluğum yok, bırakırım seni öyle ortada kalırsın. Gece ağaca çıkıp orada uyursun.”
Can pes etmişti. Oflayarak bir köşeye gidip bağcıklarını bağlamaya girişti. Utku’ya yaklaşıp, “Yardım lazım mı?” diye sordum. Bana bakıp gülümsedi. İçim bir garip oldu ya. “Yorulmayacaksan çok iyi olur.”
“Ne yorulması canım.” Çadırın bir ucuna gidip polleri iç içe geçirmeye başladım. Üzerimde Utku’nun bakışlarını hissedince kafamı kaldırıp ona baktım. Sırıttı, “Kamp yapmayı bildiğini bilmiyordum. Seni hiç öyle düşünmemiştim doğrusu.” Bende sırıttım. “Nasıl düşünmüştün?”
“Bilmem, sadece çok fazla kampa giden kız olmuyor ondan hiç aklıma gelmedi senin sevdiğin.” Kafasını kaldırıp kaşlarını çattı “Kamp yapmayı seviyorsun değil mi?” şüpheli bir soruydu. “Annemler kamp yaparken tanışmışlar. O yüzden ben doğduğumdan beri her sene kamp yaparız. Ben de o kamplardan oldukça keyif alırım.”
Kaşlarını serbest bıraktı ve gülümsemeye devam etti. “Rahatladım.” Kaşımı hafifçe çatınca, “Yani şikayetedecek birini daha çekemezdim ondan öyle dedim.” Hafif öksürdü, “Sinem’in çadırı, Can’ın çadırına yakın ve geldiğinden beri bir dakika susmadı. Sürekli bir şeyi eleştiriyor. Yok neymiş sırtı çok ağrırmış, neden etrafta bu kadar çok karınca varmış bilmem ne.” Burnundan nefes verdi. Benim gibi Sinem’e sinir olan birini bulmak güzeldi.
Devam etti, “Ayrıca sana otobüste dedikleri çok kötüydü.” Sanki düşünmek bile midesini bulandırıyormuş gibi yüzünü buruşturdu, “Neden onun saçlarının rengini isteyecekmişsin ki? Senin saçların gerçekten çok güzel ve doğal bir renk.” Bunları söylerken sesi kısılmıştı ve ikimizin de yüzü kızarmıştı. Birkaç dakika sessiz geçti ve Can’ın çadırını kurduk.
“Hey ben geldim!” Can kaşlarını çatıp bize baktı. “Size ne olmuş böyle, hadi şu çocuk son zamanlarda pembe bir şeyin yanında durunca otomatik kızarıyor ama sana ne oldu Barbie?”
“Ben mi? Bir şey olmadı yardımın olmadan senin çadırını kurduk sadece.”
“Ellerinize sağlık.” Arkasına dönüp eliyle bize doğru gelen Ecrin’i işaret etti, “Aaa bakın, Barbie’nin yakın arkadaşı da geliyor.”
“Selam. Bende seni arıyordum Irmak, 30 dakikadır ortalarda yoktun. Çocukların yanında olacağın aklıma gelmişti ama kendini daha ağırdan satarsın diye düşünmüştüm.”
“Çak kız, benim gibi düşünen biri daha.” Artık Can ne düşünüyorsa Ecrin’de ona katılmaya başlamıştı anlaşılan. Kafamı sallayıp ayağa kalktım. Ellerim toprağa bulandığından, silkeleyip arkadaşımı şöyle bir süzdüm. Kot bir şort giymiş üzerine de yeşil bir tişört giyip belinde bağlamıştı. Saçını at kuyruğu yapmıştı ve çok hoş görünüyordu. “Çok güzel olmuşsun.” Gidip yanağını öptüm.
Kıkırdadı, “Keşke sen de gidip üstüne başına bir çeki düzen versen.” Geri çıkıp ona baktım, “Neyimvarmış benim?”
“Örgülerin açılmış ve saçların elektriklenmiş gibi görünüyor. Kabarmış yani. Pijamaların toprak olmuş ve kırışmış. Gözlerinin altı mor ve fark etmemişsin galiba ama yüzünde hala pembe ruj izleri var.”
“Ve sen bunları bana söylemedin mi?” koluna vurdum, “Nasıl arkadaşsın sen be.” Kıkırdadı, “Otobüsten inerken herkesin tipi zaten kayıktı. Nereden bilebilirdim çadırının oradan ayrılıp insanlara yardıma gideceğini? Bir çıktım yoktun.” Çocuklara dönüp el salladım, “Görüşürüz.” sonra koştum. Arkamdan Can’ın kıkırdadığını, Utku’nun da, “Gülme.” dediğini duydum.







