İçeriğe geç

Serüven Başlasın

Bölüm 6 · 16 dk okuma

Serüven Başlasın

Bölüm 6

4. Bölüm

“Irmak bak bakalım kapın ne kadar açılıyor.” Babam arabayı park edince oturduğum arka koltuğun kapısını yavaşça açtım, tamam kaldırıma sürtmeyecek gibi duruyordu. “Irmak!” Kapıyı direkt açtım ve Ecrin'e doğru koştum. Babamın da arkamdan “Irmak!” diye seslendiğini duysam da hem arkadaşlarımla kamp yapma heyecanından hem de Ecrin’i perşembe gününden beri görmeyişimden kapıyı kontrollü açmayı bırakmış, korkmadan direkt açmıştım. Eğer kapı kaldırıma sürtseydi... Galiba babam harçlığımı keserdi.

Ecrin ile birbirimize sarıldık. Daha doğrusu Ecrin beni kucağına alıp döndürdü. “Aaaa hâlâ kampa gittiğimize inanamıyorum!” En az bende Ecrin kadar heyecanlıydım. Elini tutup onu kendi etrafında döndürdüm ve üzerindekilere şöyle bir baktım, “Alışveriş merkezinde sana al dediğim pijamayı almışsın.” Kafasını sallayarak onayladı. “Sen o gün o kadar çok övdün ki pijamayı bir sonraki gün annem ile gidip o pijamayı aldım. Bak yanında da bu çantayı aldım.” Yeni aldığı sırt çantasını kolundan çıkarıp gösterdi. Çantanın üzerinde, pijamasındaki kirazlara uygun pullardan yapılma kocaman bir kiraz deseni vardı.

“Çok tatlııı. Umarım bu çantanın içerisinde yol boyunca yiyebileceğimiz kadar abur cubur vardır.”

Dudağını büzüp başını olumsuz anlamda salladı. İyi ki abur cubur konusunda her zaman yedekliydim. Daha bugün yolculuk için bir çanta atıştırmalık almıştım. “Irmak! Buraya gelip çantalarını alsan mı acaba?” annem arabanın oradan seslenince Ecrin'le beraber az öteye park ettiğimiz arabamızın yanına gittik.

“Al bakalım kızım, bu da son çantan.” Babam bagajın kapağını kapatıp son çantamı da bana verdi. Yere bıraktığı çadırımızın ve matlarımızın olduğu dev çantayı alıp “Hadi düşün önüme de yolu gösterin.” dedi. Ecrin ailesiyle daha önce hiç kamp yapmadığından kamp malzemesi yoktu. Bende bunu fırsata çevirip kankam ile çadır paylaşma fikrini sunmuştum. Bu tatilin en güzel yanı çadırı Ecrin ile paylaşmak olacaktı.

Dev otobüsü okulun bahçesinde bizi tatile götürmek için beklerken görünce küçük bir çığlık attık. Not: biz sevindiğimizde çığlık atmayı severdik. Ecrin kendi ebeveynlerinin yanına vedalaşmaya gitti, biz de eşyalarımı okulun bahçesindeki boş banklardan birine koyup sarıldık. Annem bana sarılırken aynı anda bir şey unutmuş muyum diye listemdeki eşyaları sayıyordu.

“Yolculuk için minik yastığın?”

“Aldım.”

“Çadırda kullanacağın yastığın ve battaniyen?”

“Aldım.”

“Güneş kremi, gözlük, şarj aletleri, kulaklığın hepsini aldın mı?”

Sıkı sarılmasından sıyrılıp kollarını tutup gözlerine ciddiyetle baktım. “Evet anne, her şeyimi aldım merak etme eğer bir şey unutmuş olursam da inan Ecrin’de yedeği vardır.”

“Sen anneni boş ver güzelim, gel de babana sarıl.” Babam kollarını bana sarılmak için açmıştı. Kollarının arasında resmen kayboluyordum. Küçükken annemle saklambaç oynadığımda hep babamın kollarının arasına saklanırdım. Beni azıcık yukarı kaldırdı ve ayaklarımı yerden kesti. Annem beni indirmesi için babamın koluna vururken ben kıkırdıyordum. Babamın beli rahatsız olduğundan ağır şeyler kaldırmamalıydı. Beni indirince anneme bakıp, “Şu minicik kız benim belimi zorlamaz hayatım.” dedi ve yanağına öpücük bıraktı. Sonra bana bir daha sarıldı ve benim de yanağımı öptü.

“Varınca bize yazmayı unutma tamam mı yavrum?”

“Tamam baba.”

“O zaman hadi otobüs kuyruğuna gir bakalım, saatte 23.30 olmuş birazdan kalkacak otobüs.” Kafamı sallayıp bankın üzerindeki çantalarımı aldım. Yol boyunca ihtiyacım olacak eşyaları sırt çantama koymuştum, kıyafetlerimi büyük bir spor çantasına, abur cuburlarım da bez kol çantamdaydı. Sırt çantamı sırtıma taktım, kıyafet çantamı bir omzuma, abur cubur çantasını da diğer omzuma taktım. Boştaki elimle de kamp malzemelerinin olduğu çantayı aldım. Annem ben ona sarılabilecek durumda olmasamda bana sarıldı ve yanağımı öptü. Babam peşimden el salladı, ben de otobüs sırasına geçtim. Ecrin sırada sırt çantası ve kıyafet çantası ile beni bekliyordu. Geldiğimi görünce koşup kamp çantasının bir kolundan tuttu ve birlikte sıraya girdik.

“Kaç kişiyiz?”

“Toplam 20 kişiyiz ama hocalarla beraber 24 kişi oluyoruz.”

“Hangi hocalar geliyor?”

“Hmm, duyduğuma göre Müdire Derya, Meryem Hoca, Ata Hoca ve Özer Hoca.”

Sırada 10 kişi falandık. Diğerleri daha aileleriyle vedalaşıyordu. Kamp çantasını yere bıraktık. “Göster bakalım şu abur cubur çantanı, doğrusu birkaç saat önce yemek yedim ama acıkmış hissediyorum.” Ecrin’in abur cubur demesiyle önümüzdeki kıvırcık saçlı bir çocuk bize döndü. “Biri abur cubur mu dedi? Neler getirdiniz bakalım.” Çocuk ellerini birbirine sürtüp dudaklarını yaladı. Umarım ben fark etmeden bir şeyler aşırmazdı. Hepsini yiyebilecek birine benziyordu.

Yanındaki arkadaşı çocuğa dönüp, “Kanka bari kızların yemeklerini çalma be. Hem annen senin sağlıksız şeyler yemeni yasaklamamış mıydı?” O çocuktu. Sanki en son karşılaştığımızdan beri hala saçını taramamış gibi saçları iç içe girmiş gibiydi. Gözleri karanlıkta parlıyordu. Bana dönüp, “Irmak, sen miydin arkamızdaki. Kusura bakma, bu arkadaş biraz hasta da. Kibarca istemek ne öğretmemişler buna.” Ecrinle kıkırdadık. “Kanka rezil etme beni kızların önünde aaa.” O sırada elimdeki çantaya uzandı ama Ecrin onun eline pat diye vurdu. Homurdanarak, “Niye vuruyorsun kızım ya? Bir şey yapmayacağım sadece kaç çeşit atıştırmalık var ona bakacağım.” Elini ovuşturup önüne döndü, “Ben de Sinem’den alırım. O da bir şeyler getirmiş diye duydum.” Aklı sıra trip atıyordu. Hep birlikte telefondan stalkladığım çocuk olan ve Utku’nun en yakın arkadaşı Can’a güldük.

Nereden mi biliyordum yakın arkadaş olduklarını? İlayda’ya sordum. Meğerse İlayda ve Utku ilk okuldan beri tanışıyorlarmış. Ona biraz Utku ile alakalı sorular sormuş olabilirim. Can biraz daha önde olan Sinem ve Nazlı’ya seslendi. “Hey kızlar!” O ikisi zahmet edip de Can’a döndüler.

Sinem sinirliymiş gibi yapıyordu. “Ne var Can? Sohbetimizin bölünmesine değecek bir şeydir umarım.” Konuştukları konu kesin ya giydiğimiz kıyafetlerdir ya da Sinem’in herkesin gözüne sokmaya çalıştığı sevgilisidir.

“Ya şu getirdiğini söylediğin atıştırmalıkların arasında bana göre bir şey var mı?”

“Sana göre derken? Ama çok istiyorsan seninle yiyeceklerimi paylaşırım. Başkalarını da sağlıklı yaşama sokmak en sevdiğim şeylerden biridir.” Ellerini çırpıp yere eğildiğini gördüm. Bizden ileride olduklarından tam olarak onları göremiyordum.

Ecrin omzunu silkip bize döndü, “Siz nereden tanışıyorsunuz bu arada?” Utku ile göz göze geldik. Ben ikimizin de almak istediği şaka tozu konusu yüzünden kızarırken Utku sırıtıyordu. Ecrin’e dönüp, “Okulda birkaç defa karşılaşsak da geçen gün alışveriş merkezinde tanıştık.” dedi. Ecrin kafasını sallayıp bana döndü ve bakışları ile konuştu. ‘Neden bana yakışıklı bir çocuk ile tanıştığını söylemedin?’ saçımdaki kurdele ile oynadım ‘Çok önemli bir şey değildi.’ Tek kaşını kaldırdı, ‘Öyle mi? O yüzden mi onun burada olduğunu fark ettiğinden beri yanakların kırmızı?’

“Bir kere benim yüzüm kırmızı falan değil!” Kendimi tutamamıştım.

“Evet kırmızı değil fosforlu pembe.” İşler çirkefleşiyordu.

“Sen bir kere karanlıkta nasıl görüyorsun yüzümün rengini?”

“Yüzün değil, yanakların aşkım ve ben görürüm merak etme.”

Utku ne olduğunu anlamamış gibi kaşlarını çatmış bize bakıp duruyordu. Ben gözümü kısmış Ecrin’e bakarken, o kollarını göğüs hizasında bağlamış bana bilmiş bilmiş bakıyordu. “Yani pembe ya da kırmızı çok önemli mi?” İkimizde bakışlarımızı önümüzdeki ne olduğunu anlamamış oğlana çevirdik. Sırıttık, onun burada olduğunu tamamen unutmuştum.

“Kızlar sizin abur cuburlarınıza kaldım artık. Umarım güzel şeylerin vardır Barbieli kız.” Can bize dönmüştü.

“Ha?”

“Abur cubur diyorum. Hani cips, çikolata, jelibon falan. Siz ne konuşuyordunuz bakayım. Barbieli kız bir şeyden utanmış belli suratı kırmızı olmuş.” Ecrin’e dönerek, elini çenesinin altına koyup düşünüyormuş gibi yaptı. “Hmm sen... Sen kesin kendini haklı buluyordun, arkadaşına da bunu kanıtlamaya çalışıyordun değil mi?” kaşları havaya kalkmış arkadaşım kafasını hafifçe aşağı yukarı salladı. Can yumruğunu kaldırıp sanki bir şey kazanmış gibi davrandı.

“Yanındaki arkadaşına da bak bakalım ne çıkarımda bulunacaksın” Bak işte bunu bende merak ediyordum.

Can sanki zihin okuyabiliyormuş gibi gözünü kıstı ve Utku’ya baktı. O sırada bana göre kafası bir dünya olan arkadaşı öylece durdu ve bekledi. “Sen hiçbir şey anlamamışsın, biri çok dikkatini çekmiş ve keşke şu an onunla olsam diyorsun, bu kalabalıkla değil.” Ah. Utku birinden hoşlanıyordu. Ne olacak canım bu beni ilgilendirmez. Yine de üzücüydü. Neden üzücüydü? İşte onu ben de bilmiyorum.

“HİAAAA! TATİL BAŞLASIIIIIIN!!!” Okulun bahçesinde koşturarak tepinen biri vardı. Hepimiz gülerek onu seyrediyorduk. Bahçenin diğer tarafındaki kız grubu çoktan kayıta almıştı. Eminim Instagram’da canlı yayın da açmışlardır. Önümüzde duran Sinem, “Salak.” deyip Nazlı ile önüne döndü ve bu komik gösteriyi izlemeyi reddetti.

Elinde pembe renk sis bombası ile koşturan çocuk Hasan Ali’ydi. Minik okul bahçesinde 4. turuna başlamıştı ki Derya Hoca okulun içinden çığlık atarak çıktı ve merdivenleri indi, aynı anda azarlamakla meşguldü.

“VOHUUUUU!!” Şimdi de diğer erkekler başlamıştı. Ellerinde rengarenk sis bombaları ile Hasan Ali’nin peşinden koşuyorlardı. Kaan, Deniz ve Mert bizim salak oğlanın peşinden bağırıyor, kızlara öpücük gönderiyorlardı. Bizim üçlü kız grubu kıkır kıkır gülüyor hâlâ bu olanları kaydediyorlardı.

“OĞLUM! BIRAKIN O ELİNİZDEKİLERİ VALLAHİ SİZİ GÖTÜRMEM! KİME DİYORUM?! DURUN!!” artık Derya Hoca da peşlerinden koşuyordu. Okulun bahçesinde üç beş veli vardı ama onlar da bu işe karışacak gibi durmuyordu. Hepsi gülüyor çıkışa ilerliyorlardı. Hiçbiri yaramaz oğlanlarını almaya hevesli değildi belli ki.

“Aptallar, bunlar daha tatil başlamadan böylelerse tatilde yapacaklarını düşünemiyorum.” Utku, arkadaşının omzuna kolunu atmış gülüyordu. Can, keşke ben de onlara katılsam der gibi bakıyordu; Ecrin ise eğlenceye bakmayı bırakmıştı. Gözlerini başka bir şeye dikmiş, kaşlarını gergince çatmıştı. Baktığı şeye bakınca -şey değil aslında baktığı kişiye- neden gergin olduğunu anladım. Caner şu üçlü kızların yanında, kıvırcık saçları olan Zeynep’e bir şeyler söylüyordu. Uzaktan bakmamıza rağmen kızın yanaklarındaki kızarıklık görünüyordu. Bu da şu an olduğu konumdan oldukça memnun olduğu anlamına geliyordu.

Arkadaşımın kulağına doğru “Onları boş ver. Eminim yanaklarına çok fazla allık sürdüğünden öyle olmuştur, takma kafana.” Kafasını sallayıp üşüyormuş gibi kollarını ovuşturdu. Bana dönüp, “Sence ona gerçekten açılmalı mıyım?” dedi. Bakışlarını tekrar fısıldaşan çifte çevirdi. “Baksana çok mutlu görünüyorlar.”

“Merak etme, Caner bir kere senin cazibene kapılırsa seni bırakamayacak ben sana söyleyeyim. Kampta onunla ortak şeyleri sevdiğini belli edersin. Ne bileyim bir şeyler yaparsın yani.” Kafasını sallamakla yetinip önüne döndü. Bu sırada Derya Hoca çocukları durduramayınca Ata Hoca imdadına yetişmiş ve oğlanları sıraya dizip uyarmıştı. Şu andan itibaren yapacakları bütün davranışlarını disiplin suçu olmayacak şekilde ayarlamalarını istedi. Eğer zor kullanmaları gerekirlerse zor kullanırlarmış. Meryem Hoca da ‘Evet kocam haklı bizi zorlamayın’ gibi sözler söylemiş, okulun en seksi hocası ile evli olduğunu gözümüze sokmaya çalışıyordu.

Derya Hoca ellerini çırpıp, otobüsün kapısının önüne bir sandalye koyup üstüne çıktı. Doğrusu Derya Hoca kısaydı, herkes onunla bu yüzden dalga geçerdi. O bakmazken tabii. Hoca ‘Ben kampa hazırım’ temalı giyinmişti. Üzerinde; yeşil bir şort, beyaz bir tişört, tişörtün baskısında çadır vardı, bir de şortu ile aynı renkte yeşil yeleği vardı. Büyük ihtimal takımdılar. Artık beyazlaşmış saçlarını topuz yapmış, gözlüklerini de kafasının üzerine koymuştu.

“Çocuklar! Herkes önümde ikili sıra olsun lütfen. Bakın bazı arkadaşlarınız sıra oluşturmuşlar bile. Siz de onların arkasından sıraya girin bakalım.”

Herkes sıraya girmişti. Hocaların hepsi gelmiş, hala sandalyenin üzerinde duran Derya Hocanın yanına dizilmişlerdi. Bir diğer yanında otobüs şoförü bulunuyordu. “Çocuklar, bizi bu mükemmel tatile götürecek sürücümüz Ahmet Bey’e teşekkür etmeyi unutmayın. Sizin haylazlıklarınızı çekmeye seve seve gönüllü oldu. Lütfen bunu boşa çıkarmayın ve eve dönüş biletimizi delirtmeyin.”

Arka sıralardaki sesinden tam olarak kim olduğunu anlayamadığım biri, “Umarım otobüste iğrenç kokulu şakalar yapmamıza izin verir.” dedi. Fısıldama zahmetine bile girmemişti. Bu büyük ihtimal Hasan Ali’ydi.

“Hayır Hasan, şaka falan yapmayacaksın. Yoksa kendini disiplin kurulunda bulursun, bil diye söylüyorum.”

“Dostum, bu hoca çok ciddi.”

“Evet Mert, oldukça ciddiyim. Ayy, konuyu saptırmayın.” Hoca sabır dilenir gibi gökyüzüne baktı. “Şimdi hepiniz tek tek otobüse bineceksiniz ve koltuklarınıza oturacaksınız. Yok ben onunla oturmak istiyordum yok ben oraya oturmam demek yok. Kiminle oturacaksanız şimdi onunla eşleşin, yerleriniz binme sıranıza göre belirlenecek.”

Birkaç kişi eşlerini değiştirdi. Ecrin bana, ben de Ecrin’e baktım ve sırıttık. Hala birlikte oturmak istiyorduk. Zaten başka kiminle oturacaktık ki? Önümüzdekilerde birbirlerine sordular, “Beni satacak mısın lan?” bu soruyu soran tabii ki Can’dı.

“Evet satacağım, senin gibi horlayan birinin yanında oturur muyum ben be.” Can, Utku’yu ittirdi. “Siktir git be. Sana mı kaldık.” Sonra Can, yerde poposunun üzerine düşen Utku’ya elini uzatıp kaldırdı ve yine uslu uslu sıralarında beklemeye başladılar.

Tedirgin olmuştum, “Şey gerçekten horluyor musun acaba?”

Utku bana döndü, “Kış uykusuna yatmış bir ayıyı kaldıracak kadar sesli horluyor.” Can sırıtarak kafasını olumsuz anlamda sallıyor alınmış gibi ses çıkarıyordu arkadaşına dönüp, çantamdan su çıkarıp kapağını açtım, birden kolunu boynuna dolayıp aşağı çekti ve saçlarını kırıştırdı aynı anda, suyu yudumladım, “Bu bıcırık seni kandırıyor Barbie, ileride şaşkına dönme diye söylüyorum horlayan arkadaş bu.” Suyu püskürttüm. Hem de önümde hafifçe eğilmiş vaziyetteki Utku’nun suratına.

Bu hayatımdaki en rezil anlardan biri olabilir. Ecrin şaşkınlıktan ağzı bir karış açık duruyordu. İlk defa bu kadar suskundu. Utku suratına gelmiş sudan kurtulmaya çalışıyordu ama Can’ın arkadaşını bırakma gibi bir isteği yok gibiydi. “Bakın şu tatlılığa, yüzüne Barbie’nin içtiği iğrenç su gelmesine rağmen kızardı ne oldu gerçekleri duyunca korktu...” İkisi de yerdeydi.

“Ne oluyor orada? Utku ve Can hemen yerden kalkın. Siz çocukları iki dakika boş bırakıyoruz hemen sıkıntı çıkartıyorsunuz.” Derya Hoca olanları tepesine çıktığı sandalyeden görmüştü ve şimdi kınayan bakışlarla önümüzdeki, pardon, yerdeki öğrencilerine bakıyordu.

Utku galiba daha fazla rezil olacağıma yere düşüp birkaç yara alırım daha iyi diye düşünmüş olacak ki yarı eğik durumdayken, ayağıyla Can’ın arkasından vurmuştu. Bu vuruşla Can, Utku’nun üzerine düşmüştü ve konu kapanmıştı. Yani ben öyle umuyordum. Utku’nun yaptığı güzel taktikti.

“Evet çocuklar herkes yol arkadaşını seçtiyse sırayla sizi otobüse alıyoruz.” Derya Hoca sandalyesinden indi ve bizi sırayla içeri aldı. Ecrin ile yerdeki çantalarımızı almış sıranın azalmasıyla minik minik ilerliyorduk. Kulağıma, “Can’ın söylediği şeyi konuşmak ister misin?” dedi.

“Hayır, kalsın.”

“Ben de öyle düşünmüştüm.”

Sıra bize geldiğinde otobüs şoförü, “Çocuklar çantalarınızı bana verin bagaja koyacağım.” dedi ve çantalarımızı aldı. Sırt çantamı ve abur cubur çantamı vermedim. Ecrin önde ben arkada otobüsün merdivenlerini çıktık. İçerisi dardı ama çok hoşuma gitmişti. Koltuklar ikiliydi bu sayede herkes arkadaşı ile oturabilecekti.

“Çocuklar bu iki koltuk sizin.” Derya Hoca sırada önümüzde duran oğlanların tam önündeki koltukları oturmamız için gösterdi. Demek yol boyu o ikisinin konuşmalarını çekecektik. Koltuklarımız otobüsün sol tarafında baştan 3. koltuktu.

“Cam tarafına ben geçeyim mi? Midem bulanır diye korkuyorum da.”

“Tabii geç aşkım.” Ecrin cam kenarına geçti, ben de hemen yanına. Otobüs tamamen dolunca hocalarda bindi ve Derya Hoca en başa geçip ayakta kuralları açıklamaya başladı.

“Şimdi çocuklar yolculuk 5.30 - 6 saat sürecek. Şoförümüzün kafasını şişirmeyelim lütfen. Size tavsiyem uyumanız çünkü kamp alanına gidince çok fazla uyumanız için zaman olmayacak direkt etkinliklere başlayacağız.” Hepimize şöyle bir göz gezdirip devam etti, “Şimdi, kuralları söylüyorum. Sizin tabirinizle şaka, benim tabirimle işkence olan şeyler yapmanız yasak. Yok dumanlı şeyler yok kokulu bombalarmış falan. YASAK! Yüksek sesle konuşmak yasak, şoförümüzün dikkati dağılmamalı. Flaş açmak kesinlikle yasak, şoförümüzün kaza yapmasını istemeyiz. Yerlere çöp atmak yasak, hepsini zaten siz toplayacaksınız ama ben şimdiden söyleyeyim. Uyuyanları rahatsız edecek şeyler yapmanız yasak. Bence beni anladınız çocuklar.” Öğrencilerin çoğu onayladı.

“O Zaman Kamp Serüvenimiz Başlasın!” Hepimiz alkışladık. Bazı erkekler ıslık çaldı, Derya Hoca yerine oturdu ve şoför otobüsü okulun bahçesinden çıkarıp yolculuğumuzu başlattı.

“Evet Barbie kız, çıkar bakalım şu abur cuburları.” Ödüm koptu. Can kendi koltuğundan ayağa kalkmış bize tepeden bakıyordu. Koltuğumda hafif dönüp Can’a baktım. “Sen neden bana Barbie diyorsun?” bariz bir şeyi göremiyormuşum gibi kaşlarını kaldırdı. “Çünkü pijamalarında Barbie yazıları var. Saçlarında kurdeleler var, küpelerin ve kolyen pembe. Ayrıca saçın hafif sarımtırak.”

“Neresi sarı kanka, saçları kumral.”

Utku’ya dönüp gözlerini kıstı, “Çok mu dikkatli baktın?”

“Herkes saç rengimin kumral olduğunu bilir. Sarı saç dediğin Sinem’in saçları. Bence git ona Barbie de.”

Bir şeyden de eksik olsun, kız kendi ismini duyma konusunda çok iyiydi. Otobüsün sağ, arka tarafından Sinem’in sesi geldi, “Biri benim adımı mı söyledi?” Bizim önümüzde oturan bir çocuk kafasını koridora doğru çıkardı

-çocuk Berk çıktı- ve “Irmak sana Barbie dedi Sinem.” Koltuğumda dizlerimin üzerine çıkıp önümüzdeki koltuklara doğru eğildim ben de. “Sen bizi mi dinliyordun?” Berk’in yanında oturan Mert bana doğru döndü ve “Dinleriz ya da dinlemeyiz, sana ne kızım.” Ecrin de benim gibi koltuğuna çıktı. “Hadi dinlediniz, niye gidip Sinem’e yetiştiriyorsunuz?”

Berk bize gülümseyerek, “Canımız öyle istedi?” dedi sonra arka tarafa doğru, “Sinem! Irmak senin saçlarını çok kıskanıyormuş, hatta seninki gibi saçları olması için saçlarını aşamalı açıyormuş.” diye seslendi.

Sinem koltuğundan kalkıp yanımıza gelmişti. Arkasında Nazlı “İnanamıyorum.” diyerek geliyordu. Sinem o gıcık sesi ile “Irmak, benim saçlarımı kıskandığını bilmiyordum. İstersen sana boya tavsiye edebilirim. Belki hayallerin gerçek olur.” dedi.

“Yanlış alarm, Sinem. Irmak senin saç rengini istemiyor. O kendi saçlarını seviyor. Şimdi evcil hayvanını da al git hadi.” Otobüste kıkırtılar yükseldi, galiba bazıları Ecrin’in ne demek istediğini anlamıştı.

“Benim evcil hayvanım yok ki tatlım. Ne demek istiyorsun?”

Çaprazımızdaki koltuktan, “Nazlı’dan bahsediyor. Evcil hayvanın gibi sen nereye gidersen oraya sürüklüyorsun ya onu.” diye ses geldi. Nazlı her zamanki gibi drama queenlik yapmaya başladı “Sen ne diyorsun Ege yaa. Ben bir kere Sinem’in en yakın arkadaşıyım, biz onunla kreşte tanıştık. O ne zaman benim yardımıma ihtiyaç duysa ben hep yanındaydım. Şimdi de bir yardıma ihtiyacı olur diye peşinden geldim. Başka anlamlar çıkarmayın lütfen.”

“Biz de inandık.” en arkadan gelen ses herkesi güldürdü. Çok güzel, herkes buraya odaklanmıştı artık. Olaya el attım, “Kısaca Sinem yanlış alarm, yerine oturabilirsin.” Ona yapay bir gülümseme sundum. Koltuğuna geri döndü, bu sayede herkes kendi arasında konuşmaya da geri dönmüş oldu.

“Eee, abur cubur diyorduk?”

“Irmak uzat şu çantayı yoksa yol boyunca bu çocuk kafamızı şişirecek.” Ayağımın ucuna koyduğum çantaya eğildim ve en sevmediğim barbekülü cipsi alıp kafalarına gelip gelmemesini düşünmeden arkaya doğru attım. “Sağol Irmak.”

Kablolu kulaklığımı sırt çantamdan çıkarıp bir tekini Ecrin’e uzattım, diğer tekini de kendi kulağıma taktım. Telefonumdan en son izlediğimiz K-dramayı açıp en sevdiğimiz cipsi yemeğe başladık.

***

Gözümün önünde flaş patlayınca gözlerimi birden açtım. Ne olmuştu? Ön koltuğumuzda oturan ikili bize doğru dönmüştü. Mert elindeki telefona bakıp kahkaha attı. Telefonu Berk’e uzattı ve Berk’te kahkaha attı. Benim fotoğrafımı mı çemişti onlar? Otobüsteki çoğu kişi bizim koltuğun etrafındaydı. Arkamdakilerin gülme seslerini duyabiliyordum. Off, yüzüm çok kaşınıyordu. Elimi yüzüme götürecekken Ecrin bileğimi yakaladı. “Ne var Ecrin, bırak bileğimi ya,” bileğimi kendime çekmeye çalışsam bile kız o kadar sıkı tutuyordu ki ondan kurtulamıyordum. Ona dikkatli bakınca gülmemek için üst dudağını ısırdığını fark ettim. Ne oluyordu be?

“Iyy, kızın yüzüne ne çizdiniz böyle?” aha! Sinem’de gelmişti. Dur. Yüzüme bir şey mi çizmişlerdi benim?

“Ecrin bırak beni, ne çizdiniz görmem lazım.” Bırakması için çırpınsam bile beni bırakmıyordu. Arkadan Utku, “Tamam bırak artık kızı Ecrin, çok sert tutuyorsun.” Can’ın sesini duydum, “Kanka hislerine sahip çık, o kadar da sert tutmuyor Barbie’yi.”

“Ayy, yeter bu kargaşa.” Sinem aynasını bana doğru tuttu. Aman Allah’ım. Dudaklarımda iğrenç bir pembe ruj vardı. Sanki en fazla ne kadar taşırabiliriz diye iddia girmişlerdi çünkü burnuma kadar taşırmışlardı. Alnıma da Barbie yazmışlardı. Doğrusu çok komik görünüyordum. Ağzımdan tükürüklü bir gülme çıktı. Sinem buna nasıl gülebiliyorsun der gibi baktı ve çekip gitti. Ecrin bileklerimi bırakmıştı sonunda. Galiba ben daha göremeden yüzümü silmemden korkuyordu.

Etrafımızdaki arkadaşlarıma baktım, sanırım otobüsün yarısı ayağa kalkıp bu manzarayı görmeye gelmişti. Şimdi detaylı bakınca başka kişilerin de yüzünde değişik şeyler vardı. “Hanginizin aklına geldi bu fikir?”

Hasan Ali elini kaldırdı, “Uyuyanlara ceza.” Zeynep çocuğun sırtına vurdu. Kızın da suratına bir şeyler çizmişlerdi. Onun alnında Z0 kalp C vardı. Ecrin’e dönünce onun da az önce gördüğünü fark ettim. Yüzünün rengi atmıştı.

“Tamam çocuklar şakalarınızı yaptınız artık yerlerinize oturun. 3 saatlik yolumuz kaldı sıkıntısız atlatalım.” Özer Hoca herkesi yerlerine gönderdi. Çantamdan ıslak mendil çıkarıp ben de yüzümü sildim.

“Hadi oyun oynayalım!” İlayda’nın sesi artık nerede oturuyorsa oradan geldi. Aslı da ona onay verdi. “Evet, oynayalım hadi. Bir fikri olan var mı?”

Oyun ustası olan İlayda’nın tabii ki fikri vardı. “Yolculuk oyunlarının en güzeli olan kelime oyunu oynayacağız. En önde oturan bir kelime söyleyecek, yanındaki söylediği kelimenin son harfi ile başlayan başka bir kelime söyleyecek. Sonra arkasında oturan kişi söyleyecek. İnanın bana çok eğlenceli bir oyun.”

Bazıları itiraz etse de Sinem, Nazlı, Hasan Ali, Mert ve Berk gibi kişiler. Çoğu kabul etti ve oyuna başladık. Hatta hocalar da oynuyordu. En başta oturan Derya Hoca olunca ilk o başladı, “Kiraz.” Sonra yanındaki Özer Hoca devam etti, “Zeytin.” Arkasından Berk, “Nane”, Mert “Ezik” dedi. Ecrin, “Kepçe.” ben de “Ekşi.” dedim. Oyun böyle devam etti. Arada bazı erkekler uygunsuz sözcükler söylese de hocalar ön taraftan duyamamıştı. Bazıları onları kınamış bazıları da gülmüştü.

Garip bir otobüs yolculuğu olsa da ben çok eğlenmiştim. Oyunlar oynamış, uykuya dalanların yüzünü boyamış, evden getirdiğimiz yiyecekleri yemiştik. Birkaç defa tuvalet molası vermiş, o sırada birini de orada unutmuştuk. Aslında çocuk bilerek otobüse binmemişti, sırf hocalar uğraşsın diye. Derya Hoca çıldırmış, 1 saat boyunca bize kızmıştı. Sadece yarım saatlik yolumuz kalmıştı sonra bir haftalık tatilimiz başlıyordu. Bu tatil yüzünden hayatımızda neler değişecekti acaba?

Bölüm sonu

11 yorum