Eski kasabadaki o kanlı, fırtınalı günden sonra zihnim tamamen parçalanmıştı. Bir yanda masumiyet kisvesi altına saklanmış saplantılı bir canavar olan Devran; diğer yanda beni koruma arzusuyla gözü dönen, tutkusu kadar öfkesi de tehlikeli bir hal alan Mert… İkisi de beni kendi dünyalarına çekmeye, üzerimde hak iddia etmeye çalışıyordu. Biri karanlık oyunlarıyla ruhumu hapsetmek istiyor, diğeri ise yakıcı tutkusuyla beni yakıp kavuruyordu.
Ama ben artık sadece birilerinin kavgasına meze olan, korkuyla titreyen o pasif kız olmak istemiyordum. O gün arabanın yanında Mert’in dudakları dudaklarımdakini mühürlerken bile içimdeki o ani, soğuk aydınlanmayı hissettim: Ben ikisini de istemiyordum. Ben önce kendimi kurtarmak zorundaydım.
Kasabadan eve döndüğümüz ilk an, fırtına kopmadan önce kontrolü elime almaya karar verdim. Yüzüm kireç gibi, ellerim titreyerek annemle babamı salona topladım. Devran henüz Harun amcayla eve dönmemişti; o metruk evde Mert ile yaşadıkları arbedeyi kendi lehine nasıl çevireceğini kurgulamakla meşguldü şüphesiz.
"Anne, baba... Bana söz vermek zorundasınız," dedim, sesimdeki o daha önce hiç duymadıkları, çelik gibi soğuk tonla.
Babam endişeyle ayağa kalktı. "Kızım ne oldu? Rengin atmış, Ne bu halin?"
"Soru sormayın," diye kestim sözünü, gözlerimden bir damla yaş süzülürken ama sesimi bozmadan. "Ne Devran’a ne de Mert’e tek bir kelime edeceksiniz. Devran gelip ne anlatırsa anlatsın, 'Biz Elif’e güveniyoruz, aranızdaki meseleye karışmayız' deyip kestirip atacaksınız. Mert bir şey sorarsa yüz vermeyeceksiniz. Eğer ikisinden birine laf taşır, aradaki bu kavgaya dahil olursanız... Yemin ederim bu evi terk eder, bir daha yüzümü göremezsiniz."
Annem şaşkınlıktan elini ağzına götürdü, babam ise gözlerindeki o Karadeniz inadının ardındaki çaresizliği ele verdi. Yüzümdeki kararlılık o kadar katıydı ki, ikisi de başlarını sallayarak söz vermek zorunda kaldılar.
O geceden itibaren hayatımda radikal bir kabuk değişimi başladı.
Devran eve döndüğünde yine o mağdur rolünü oynamaya kalktı fakat annemle babamın mesafeli ve nötr duruşu duvarına çarptı. Bana yaklaşıp fısıltıyla tehditler savurmaya çalıştığı ilk anda, gözlerinin içine öyle nefret dolu ve ruhsuz baktım ki, o bile bir anlığına irkildi. Mert ise sokak aralarında, bahçe duvarının dibinde nöbet tutuyor, bana ulaşmak, beni o tutkulu kıskacına yeniden almak için fırsat kolluyordu.
Ama ben ikisine de kapılarımı tamamen kapattım. Telefonumu sessize aldım, mesajlarına dönmedim, pencerelerin perdelerini sımsıkı çektim. Onların dünyasından saklanarak, kendime kimseden habersiz, yepyeni ve kimsenin dokunamayacağı bir hayat kurmanın temellerini atmaya başladım.
İlk işim, kendi ayaklarım üzerinde duracak fiziksel ve zihinsel gücü kazanmaktı. Kasabanın arka sokaklarında, kimsenin uğramadığı, rutubet ve ter kokan eski bir boks salonu buldum.
Salona ilk adımı attığım gün, antrenör olan Vedat hoca beni baştan aşağı süzdü. "Burası süslü kızların spor salonu değil kızım," dedi sertçe.
"Ben süslenmeye gelmedim hoca," dedim, gözlerimi bir an bile kaçırmadan. "Ben vurmayı ve ayakta kalmayı öğrenmeye geldim."
O günden sonra hayatım ağır bir askeri disipline dönüştü. Sabahın köründe, mahalle henüz uykudayken kimseye görünmeden evden çıkıyor, salona koşuyordum. Bandajları parmaklarıma sarmayı öğrendim önce. O beyaz bez parçalarını bileklerime her dolayışımda, sanki geçmişimin, korkularımın ve o iki adamın üzerimdeki izlerini sarmalıyor gibiydim.
Kum torbasının karşısına geçtiğim ilk haftalar kollarım morardı, omuzlarım sızladı. Ama her yumrukta zihnimdeki bir hesabı kesiyordum.
Sol direk: Devran’ın o gece tekerlekli sandalyeden sapasağlam ayağa kalkışı ve beni duvara sıkıştırması... (Bum!)
Sağ kroşe: Mert’in beni koruma bahnesiyle yakıcı bir sahiplenmeyle boğması, kendi öfkesine meze etmesi... (Bum!)
Eskiv ve aparkat: Mahallenin dedikoduları, Mürvet teyzenin çirkin ağzı, zayıf ve çaresiz görünen o eski Elif... (Bum!)
Haftalar geçtikçe bedenim değişti. O narin, kırılgan kızın yerini kasları sertleşmiş, duruşu dikleşmiş, bakışları bir bıçak kadar keskinleşmiş bir kadın aldı. Boks eldivenlerinin içinde sıkılan yumruklarım artık titremiyordu. Vedat hoca bile bendeki bu gözü dönmüş hırsı görünce şaşkınlığını gizleyemiyordu. "İçinde bir canavar besliyorsun kızım," diyordu lavaş gibi sert kumpasları tutarken. "Ve o canavar seni ya çok güçlü yapacak ya da yakacak."
"Yanmayacağım hoca," diyordum nefes nefese, gardımı alarak. "Artık kimsenin beni yakmasına izin vermeyeceğim."
Bu süreçte Devran ve Mert arasındaki gerilim mahallede patlama noktasına gelmişti ama ikisi de bana ulaşamıyordu. Devran, ailesiyle birlikte kasabadaki o evlerine geri dönmek zorunda kalmıştı çünkü evdeki o buz gibi havayı ve benim ona bakarkenki o imha edici bakışlarımı artık taşıyamıyordu. Yine de her gün gizli numaralardan mesajlar atıyor, kolyeyi ve o geceki yakınlaşmayı hatırlatarak beni tehdit ediyordu. Mert ise salonun kapısında, sokağın köşesinde yatıp kalkıyor, "Elif bir kere dinle, yüzüme bak" diye haberler gönderiyordu.
İkisini de kendi zehirlerinde baş başa bıraktım.
Aylarca sürdürdüğüm bu gizli antrenmanların ve hazırlıkların ardından, kendime sakladığım o büyük adımı attım. Birkaç kursa yazıldım, sertifikalarımı topladım, bir yandan bir hukuk bürosunda işe girip kendi birikimimi yapmaya başladım. Aileme yük olmadan, kimseden bir kuruş istemeden başka bir şehirde minik bir daire kiraladım.
Nihayet o gün geldi.
Tüm eşyalarımı tek bir valize sığdırdığım, mahalleden ve o karanlık geçmişten tamamen bağımı koparacağım o son gece, odamın aynasının karşısına geçtim. Boynumda hâlâ duran Devran’ın verdi o gümüş pembe taşlı kolyeyi yavaşça çıkardım. Aynadaki yansımaıma baktım: Saçları daha kısa, omuzları dik, gözlerinde en ufak bir korku kırıntısı kalmamış, yumrukları nasır tutmuş güçlü bir kadın duruyordu karşımda.
Kolyeyi bir kâğıdın üzerine bıraktım. Yanına da Mert’in bana aldığı o küçük kurumuş ayva yaprağını koydum. Kağıda tek bir satır yazdım:
“İkiniz de benim hikayemin kahramanı olduğunuzu sandınız. Ama ben kendi hikayemi baştan yazmayı seçtim. Artık ne senin yalanlarına yer var Devran, ne de senin öfkene Mert. Beni bir daha aramayın.”
Valizimi çekip gecenin karanlığında evden çıktım. Ne arkama baktım ne de duraksadım. Otobüs terminaline doğru yürürken sonbahar rüzgârı yüzüme çarptı. Artık kimseden saklanmıyordum; aksine, kendi kurduğum o özgür ve güçlü hayata doğru dimdik adımlıyordum. Ve biliyordum ki, bir gün karşıma çıkmaya cürret ederlerse, karşılarında saklanacak bir kız çocuk değil, onları tek bir yumrukla devirecek bir kadın bulacaklardı.
Evi boks salonu yerine merkezine yakın, hem işe hem de antrenmana kolayca ulaşılabilecek sakin bir mahallede tutmuştum. Salon çok uzak değildi; işten çıkınca yürüyerek gidebileceğim mesafedeydi.
O eski, rutubet kokan demir kapılı salona ilk adım attığımda hayatımın dönüm noktası başlamıştı. Salonun sahibi, mahallede herkesin "Vedat Hoca" diye bildii, şakaklarına kırlar düşmüş ama hâlâ cüssesiyle dağ gibi duran eski bir boksördü. Beni ilk gördüğünde "Burası süslü kızların spor salonu değil, çıkmaz sokaktır" demişti. Ama aradan geçen aylar, o sert duvarları tamamen yıkmıştı.
Vedat Hoca’yla kısa sürede abi-kardeş gibi olmuştuk. Bazen antrenman biter, salonun arkasındaki o küçük, derme çatma odada eski radyo sesleri eşliğinde otururduk. Bir akşam, yine kum torbalarını yumruklamaktan ellerimin sızladığı bir antrenman sonrası, Vedat Hoca masanın üzerine ince bir bardak ve küçük bir meze tabağı koydu.
"Hadi bakalım ufaklık," dedi, yüzündeki o babacan tebessümle. "Bugün o torbayı öyle bir dövdün ki, içindeki bütün zehri akıttın anlaşılan. Gel, şöyle oturalım masaya."
İlk başta çekinsem de, o masada içtiğimiz iki kadeh rakı, omzumdaki bütün o devasa yükleri hafifletti. Vedat Hoca bana akıl hocası, adeta sığındığım bir liman olmuştu. Geçmişimden, Devran’ın o hastalıklı saplantısından ya da Mert’in gözü dönmüş öfkesinden kelimesi kelimesine bahsetmesem de, "Canımı yakan çok şey oldu hoca, buraya kaçtım" demem ona yetmişti. "Kimi insan kaçarak kurtulur,imi insan savaşarak," demişti bardağını bardağıma vururken. "Sen ikisini de yaptın. Kaçtın ama kendi ordunu kurup döndün."
O salonda sadece yumruk atmayı öğrenmemiştim; yeni bir hayatın, kendi ayaklarım üzerinde duran kadının temellerini atıyordum. Ve o temelin üzerine ilk sağlam tuğlayı koyan kişi, salonun ortasında kollarını bağlamış bana gülerek bakan biri oldu: Deniz.
Deniz, Vedat Hoca’nın kız kardeşiydi. Ağabeyinin aksine boks eldivenleri takmazdı ama salonun idaresinden tutun da buradaki herkesin ablalığına kadar her şeyi o çekip çevirirdi. Saçlarını genelde dağınık bir topuz yapar, gözlerinde her zaman hayat dolu, zeki bir parıltı taşırdı.
İlk günlerde benimle mesafeli ama meraklı bir şekilde tanışmıştı. "Ağabeyim herkesi buraya almaz," demişti elindeki havluyu bana uzatırken. "Demek ki sende ondan göremediğimiz bir inat var."
Zamanla o inat, aramızda kırılmaz bir dostluğa dönüştü. İşten çıkıp salona geldiğimde, antrenman olmasa bile Deniz’le buluşur, sokaklarda yürür, nehir kenarındaki kafelerde kahve içerdik. O, benim geçmişteki o karanlık, boğucu günlerimden tamamen habersizdi; beni sadece güçlü, ne istediğini bilen ve hayata tutunan yeni Elif olarak tanıyordu.
Bir cuma akşamı, yine salonun arka tarafında Vedat Hoca’yla rakı masası kurduğumuzda Deniz de aramıza katıldı. Elinde bardağıyla masaya oturup gülerek bana baktı.
"Şu kızın haline bakın Allah aşkına," dedi Deniz, başıyla beni işaret ederek. "Gündüz fıstık gibi hukuk bürosunda evrak inceler, akşam gelip burada adam pataklar. Elif, senin bu gizli hayatın bir roman olur valla."
Vedat Hoca bıyık altından gülerek rakısından bir yudum aldı. "Bırak kızım, bırak. Bizim mahallenin rüzgârı sert eser, bizimki de o rüzgâra karşı dimdik durmayı öğrendi. Helal olsun sana."
Kadehlerimizi havaya kaldırıp neşeyle tokuşturduk. Camın dışından sokağa vuran sarı lamba ışığında, o masadaki huzurun tadını çıkardım. Ne Devran’ın o zehirli mesajları ne de Mert’in sokak köşelerindeki gölgesi artık bana ulaşabiliyordu. Ben, kendi kurduğum bu küçük dünyada, yeni ailemle birlikte yeniden doğuyordum.