Günün ilk ışıkları büronun ahşap jaluzilerinin arasından süzülüp yerdeki parkelere paralel çizgiler çizerken, kilitteki anahtarın tok sesi sessizliği böldü. Saat henüz yediyi biraz geçiyordu. Şehrin gürültüsü sokaklara yayılmadan, mahallenin o tanıdık hengamesi başlamadan önce burada olmak, bana zihinsel bir sığınak sağlıyordu. Boks salonunda geçirdiğim ağır antrenmanların ardından kazandığım o içsel disiplin, sabahın bu erken saatlerindeki sükunetle birleşince içimi garip bir kontrol duygusuyla kaplıyordu.
Çantamı masamın kenarına bırakıp pardösümü astım. Mutfaktaki bakır çaydanlığa taze su doldurup ocağın altını yaktım. Demliğin altı fokurdamaya başlarken, geniş çalışma masamın üzerindeki bilgisayarın güç tuşuna bastım. Ekranın cılız mavi ışığı karanlık odayı aydınlatırken, klavyenin hemen yanında duran kalın, koyu renkli klasör gözüme ilişti. Üzerinde büyük harflerle "AĞIR CEZA - CEZA DAVA DOSYASI" yazıyordu. Dün akşam çıkarken baş avukatın masama bıraktığı, bugün detaylıca incelenip özet çıkarılması gereken o acil işlerden biriydi.
"Önce bir bardak çay," diye fısıldadım kendi kendime. Zihnimin en berrak olduğu bu saatleri bir fincan sıcak çayla taçlandırmak, güne başlamanın benim için değişmez ritüeliydi.
Mutfağa geçip demlenen çaydan ince belli bardağıma koyu bir çay doldurdum. Bardağın sıcağı avuçlarımı ısıtırken, camın kenarına geçip sokağı izledim. Sonbahar rüzgârı kurumuş yaprakları kaldırımda savuruyordu. Geçmişin, o fırtınalı ve boğucu günlerin izleri artık çok uzakta kalmış gibiydi. Vedat Hoca’nın salondaki o babacan nasihatleri, Deniz’le içtiğimiz yorgunluk kahveleri bana kendime ait, sarsılmaz bir kale inşa ettiğimi hissettiriyordu. Artık korkan, kaçan ya da başkalarının oyunlarında figüran olan o eski Elif değildim.
Saat dokuz buçuğa yaklaşırken büronun kapısı hâlâ sakindi. Patronlarım olan avukatların adliyede üst üste duruşmaları vardı; öğleden önce büroya dönmeyeceklerini önceden biliyordum. Mutfaktaki bardağımı yıkayıp masamın başına geçmeye hazırlandığım tam o anda, danışmadaki sabit telefonun keskin ve yankılı zili koridorda çınladı.
Derin bir nefes alıp ahizeyi kaldırdım. Professional ve pürüzsüz bir tonla:
"Hukuk ve Danışmanlık Bürosu, buyrun nasıl yardımcı olabilirim?"
Karşı tarafta birkaç saniyelik ağır, derin bir sessizlik oldu. Ardından kulaklarımdan beynime doğru buz gibi süzülen, o kadife kadar pürüzsüz ama altındaki zehiri gizleyemeyen o tanıdık, meşum ses duyuldu:
"İyi çalışmalar... Ağır ceza davalarıyla ilgilenen baş avukatınızla görüşmek istiyordum. Oldukça acil bir müdafilik konusu var."
Kanımın çekildiğini, parmaklarımın ahizeye sanki bir buz kütlesine dokunuyormuş gibi yapıştığını hissettim. Devran’dı bu.
Sesindeki o kibirli, her şeyi kontrol altında tuttuğunu sanan özgüven tek bir ton bile değişmemişti. Ama o, hattın diğer ucundaki sekreterin, büro asistanının kim olduğundan tamamen habersizdi. Benim burada çalıştığımı, hayatımı baştan kurduğumu ve bu kapının arkasında olduğumu bilmiyordu.
Kalbim bir anlığına göğüs kafesimde sertçe çarptı ama boks salonunun o rutin ve acımasız temposunda öğrendiğim ilk kural zihnime kazınmıştı: Nefesini kontrol et, gardını düşürme.
Sesimi tamamen duygusuz, mekanik ve profesyonel bir çizgiye çekerek yanıt verdim:
"Avukatlarımız şu an adliyede duruşmadalar beyefendi. Dilerseniz randevu kaydınızı oluşturabilirim ya da dava konusunu ve dosya numaranızı alırsam kendilerine iletebilirim."
Devran telefonda hafif, alaycı bir iç çekti. "Anlıyorum..." dedi, sesi ahizenin cızırtısı arasından bir yılan gibi sıyrılırken. "Konu oldukça hassas ve zaman kaybetmeye tahammülüm yok. Dün avukatınıza ön görüşme için bir ön inceleme dosyası ulaştırmıştım. Henüz tutuklu yargılanma kararı çıkmadan evrakların hazırlanması gerekiyor. Maktulün ailesi işi büyütmeden yayın yasağı ve gizlilik kararı almalıyız."
"Maktul" kelimesi büronun sessizliğinde bir bomba gibi patladı.
Gözlerim irkilerek masanın üzerinde duran, az önce "çaydan sonra bakarım" diyerek kenara bıraktığım o kalın klasöre kaydı. Titreyen ama kararlı bir hamleyle dosyanın kapağını açtım. İlk sayfadaki sanık ve maktul bilgilerinin yazılı olduğu kırmızı şeritli formu gördüğüm an, dünyam bir anlığına ekseninden kaydı.
ŞÜPHELİ/SANIK: Devran Karadağ
MAKTUL: Mert Karaca
SUÇ: Kasten Adam Öldürme (TCK 81)
Dosyanın arasındaki olay yeri fotoğrafları, polis tutanakları ve adli tıp raporunun ilk sayfaları gözlerimin önüne serildi. Mert... Mahallenin o gözü karası, beni korumak için dünyayı yakmayı göze alan ama öfkesinin kurbanı olan Mert ölmüştü. Ve onu öldürmekle suçlanan kişi, yıllarca tekerlekli sandalye arkasında masumu oynayan, o tehlikeli sosyopat Devran’dı.
Devran, hattın diğer ucundaki derin sessizliği fark etmiş olacak ki, sesindeki o soğuk ve buyurgan tonu biraz daha keskinleştirdi:
"Alo? Orada mısınız? Dosya numarası 2026/412. İsmim Devran Karadağ. Dosya masanızın üzerindeyse eğer, avukatınıza iletin; Mert Karaca denen o mahalle serserisinin ölümü tamamen bir meşru müdafaaydı. Adam öldürmekten yargılanacak bir insan değilim ben. Parası neyse öderim, o davanın en kıdemli avukat tarafından üstlenilmesini istiyorum."
Masaya dayadığım sol elim yumruk oldu. Boks bandajlarının altında nasırlanan parmak boğumlarım beyazlaşana kadar sıktım eldivensiz elciklerimi. İçimde kopan o devasa fırtına, ne acıdan ibaretti ne de dehşetten... Bu, aylardır içimde beslediğim, Vedat Hoca’nın "içindeki canavar" dediği o katıksız, soğukkanlı gücün uyanışıydı.
Devran beni o karanlık geçmişin çaresiz kızı sanıyordu. Oysa şu an, işlediği cinayetin, kurduğu yalanların ve hayatımızı mahveden o hastalıklı saplantısının tam kalbinde, onun kaderini belirleyecek olan dosyanın başındaydım. Ve o, avukat aradığı bu büroda, karşısında nasıl bir duvar bulacağından henüz habersizdi.
Ahizeyi biraz daha sıkı kavradım. Sesime tek bir titreme, tek bir duygu kırıntısı dahi eklemeden, tamamen buz gibi bir profesyonellikle konuştum:
"Notlarımı aldım Sayın Karadağ. Dosyanız şu an tam olarak önümde duruyor... İnceleyip avukatlarımıza bizzat ileteceğimden emin olabilirsiniz."
Devran’ın hattın diğer ucundaki nefsine güvenen, kibirli nefes alıp verişi ahizeden süzülürken içimdeki o derin yırtılma yerini tamamen çelikten bir sakinliğe bıraktı. Telefonu kapatıp ahizeyi yerine koyduğumda çıkan o küçük "tık" sesi, adeta eski hayatımın üzerine kapanan bir kapının gürültüsüydü.
Sessizlik yeniden büroyu kapladı. Masamın üzerindeki o kalın, kırmızı şeritli klasör adeta zehirli bir yılan gibi duruyordu.
Sallanan ellerimi masaya dayayıp derin bir nefes aldım. Göğsüm hızla kalkıp inerken gözlerimi kapattım ve boks salonundaki o ilk günü hatırladım. Vedat Hoca’nın kum torbasına her vurduğumda kulağıma fısıldadığı o söz çınladı zihnimde: “Öfkeni yumruğuna yükleme kızım, öfkeni zihnine yükle. Yumruk hedefini şaşırır ama akıl asla.”
Yavaşça sandalyeme oturdum. Titreyen parmaklarımı birbirine kenetleyip birkaç saniye bekledikten sonra dosyanın kapağını tamamen açtım.
Sayfalar birer birer parmaklarımın arasından kaydı. Olay yeri inceleme tutanakları, adli tıp ön raporu, polis fezlekesi...
Olay, üç gün önce gece yarısı, kasabadaki o metruk evin yakınlarındaki eski dere yatağında gerçekleşmişti. Tutanağa göre Devran, Mert’in kendisine pusuda saldırdığını, tekerlekli sandalyesinde savunmasızken Mert’in bıçakla üzerine yürüdüğünü, kendisini korumak için boğuşurken Mert’i dereye ittiğini ve Mert’in başını kayalıklara çarparak hayatını kaybettiğini iddia ediyordu. Devran, olay yerinde polislere hâlâ "yürüyemeyen, tekerlekli sandalyeye mahkûm mağdur genç" rolünü oynamıştı. Yalanları öyle profesyonelce kurgulanmıştı ki, polis bile ilk etapta bunu bir meşru müdafaa ve kaza vakası olarak kayıtlara geçirmişti.
Gözlerim olay yeri fotoğraflarına kaydı. Mert... Geniş omuzları, fırtınalı gözleri ve beni korumak için dünyayı karşısına alan o deli fişek adam... Çamurların içinde, hareketsizce yatıyordu. Yüzündeki o tanıdık, hırçın ifade donup kalmıştı.
Gözlerimden tek bir damla yaş süzüldü, doğrudan dosyadaki o fotoğrafın üzerine düştü. Ama bu yaş hüzünden ya da çaresizlikten değildi; içimdeki o eski Elif’in toprağa verilişinin sessiz ağıtıydı. Parmaklarımla o damlayı silerken gözlerimi kıstım. Devran, hem Mert’in canını almıştı hem de hâlâ bu dünyada mağdur sıfatıyla elini kolunu sallayarak gezebileceğini sanıyordu.
Ama bir şeyi hesaba katmamıştı. O dosya artık bu bürodaydı ve o dosyanın ilk incelemesini yapacak olan kişi, onun yürüyebildiğini, saplantılı bir canavar olduğunu bilen tek canlı tanıktı.
Saat 11.00’e geldiğinde dışarıdaki ahşap kapı açıldı. Büronun kurucusu ve baş avukatı olan Ahmet Bey ile yardımcısı içeri girdi. Ahmet Bey, ellili yaşlarında, gözlüklerinin ardından keskin bakan, tecrübeli bir ağır ceza avukatıydı.
"Günaydın Elifciğim," dedi ceketini çıkarırken. "Kusura bakma, adliyedeki duruşma uzadı. Masana bir dosya bırakmıştım dün akşam, bakabildin mi?"
Ayağa kalktım. Duruşum dik, sesim son derece pürüzsüz ve sakindi.
"Günaydın Ahmet Bey. Evet, inceledim. Hatta az önce sanık Devran Karadağ bizzat aradı. Sizinle acil görüşmek istiyor, davanın müdafiliğini üstlenmenizi talep ediyor."
Ahmet Bey kaşlarını kaldırdı, masamın üzerindeki klasörü eline alıp sayfalarını hızlıca taradı. "Hımm... Felçli bir gencin meşru müdafaa sınırları içinde karıştığı bir ölüme sebebiyet verme vakası. Basına yansırsa çok ses getirir. Çocuğun babası Harun Bey oldukça varlıklı ve nüfuzlu bir adam, sabah adliyede de karşılaştık. Davayı almamız için iyi bir bütçe ayırmışlar."
"Ahmet Bey," dedim, sesimdeki o buz gibi ciddi tonla.
Ahmet Bey başını dosyadan kaldırıp bana baktı. Sesimdeki o garip tınıyı fark etmişti.
"Bu dosya... göründüğü gibi değil," dedim, gözlerinin içine bakarak. "Devran Karadağ yürüyor."
Ahmet Bey duraksadı. "Ne?"
"Devran Karadağ tekerlekli sandalyeye mahkûm falan değil. O sandalye onun insanları manipüle etmek, suçlarını örtbas etmek için kullandığı bir maske. Maktul Mert Karaca’yı bir meşru müdafaa sonucu öldürmedi. Bu planlı, saplantılı bir cinayet."
Ahmet Bey şaşkınlıkla gözlüklerini çıkardı. "Elif... Sen bu insanları nereden tanıyorsun? Bunları nereden biliyorsun?"
Derin bir nefes aldım. Boks salonunun o soğuk duvarları, Vedat Hoca’nın nasihatleri, parmaklarımdaki nasırlar zihnimden bir film şeridi gibi geçti. Artık saklanacak bir şey kalmamıştı. Oyun alanına bizzat inme vaktiydi.
"Çünkü maktul de sanık da benim geçmişimden Ahmet Bey," dedim, kelimeleri birer mermi gibi seçerek. "Devran’ın o gece tekerlekli sandalyesinden sapasağlam ayağa kalkıp beni tehdit ettiğinin göz tanığıyım. Eğer bu davayı üstlenecekseniz... Onu savunmak için değil, o maskeyi mahkemenin ortasında darmadağın etmek için üstlenmeliyiz."
Ahmet Bey masasının kenarına tutundu, yüzündeki şaşkınlık yerini derin bir mesleki ciddiyete bıraktı. Benim aylardır nasıl disiplinli, soğukkanlı ve dürüst çalıştığımı biliyordu. Sözlerimin bir fantezi olmadığını anlayacak kadar tecrübeliydi.
"Emin misin Elif?" diye sordu. "Bu dediğin şey davanın seyrini tamamen değiştirir. O çocuğu müebbet hapisle karşı karşıya bırakır."
"Eminim," dedim, masanın üzerindeki boks bandajımı çantamdan çıkarıp cebime koyarken. "Devran Karadağ birazdan buraya, bu büroya gelecek. Kendisini savunacak o güçlü avukatı bulduğunu sanarak bu kapıdan içeri girecek. Ve ben... onun karşısında oturuyor olacağım."
Ahmet Bey bana uzun uzun baktı, ardından yavaşça başını salladı. "Pekala... Dosyayı alıyoruz. Ama müşteki taraf olarak değil, gerçeği ortaya çıkaracak olan taraf olarak."
Saat bir buçuğa geldiğinde büronun kapısı yeniden çaldı.
İçeri önce Harun amca girdi. Yüzü çökmüş, gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü. Ardından... Arkasındaki o ahşap kapıdan tekerlekli sandalyesini sürerek Devran süzüldü. Üzerinde yine o pahalı, şık kazağı, yüzünde o mahzun, masum ve acılı genç adam ifadesi vardı.
"İyi günler," dedi Harun amca titrek bir sesle. "Ahmet Bey ile randevumuz vardı."
Danışma masasının arkasındaki yüksek sandalyemden yavaşça ayağa kalktım. Adımlarım kendinden emin, duruşum bir dağ kadar sarsılmazdı.
Devran, tekerlekli sandalyesini doğrultup başını kaldırdı. Gözleri benim üzerime kaydığı an... O kusursuz, melek yüzlü maskesi saniyeler içinde paramparça oldu. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibi açıldı, dudakları aralandı, rengi kireç gibi bembeyaz kesildi.
Karşısında, aylardır aradığı, kaçtığını sandığı, korkutup sindirebileceğini düşündüğü o kırılgan kız çocuğu durmuyordu. Karşısında; gözlerinde en ufak bir korku kırıntısı taşımayan, dik omuzlu, kendi ayakları üzerinde duran ve elinde onun idam fermanı sayılacak dosyayı tutan bir kadın duruyordu.
Gözlerinin içine baktım. Dudaklarımda soğuk, imhalı bir tebessüm belirdi.
"Hoş geldiniz Sayın Karadağ," dedim, sesim büronun yüksek tavanında yankılanırken. "Telefonda konuştuğumuz gibi... Dosyanız tam olarak önümde duruyor. İsterseniz içeri geçelim, yürüyebildiğiniz o geceyi ve Mert’i nasıl katlettiğinizi baştan konuşalım."