İçeriğe geç

SERÇENİN SONU

Bölüm 7 · 6 dk okuma

SERÇENİN SONU

Bölüm 7

7. Bölüm

Ahşap evin tozu toprağa karışmış loş salonunda zaman bir anlığına tamamen durdu. Cam kırıkları gıcırdayan tahtaların üzerine saçılırken, dışarıdan içeri dolan soğuk rüzgâr tül perdeleri savuruyordu.

​Mert elindeki kalın ahşap sopayı sımsıkı kavramış, göğsü körük gibi kalkıp inerek tam karşısında sapasağlam duran Devran’a bakıyordu. Şoku, saniyeler içinde yerini yakıcı bir nefrete ve katıksız bir öfkeye bıraktı.

​"Sen... Sen yürüyor musun ulan?" dedi Mert, sesi kısık ama odayı titretecek kadar tehlikeli bir tonda çıkarak. "Aylardır, yıllardır millete maskara gibi yalan mı söylüyorsun sen? Elif’e... Elif’e ne yaptın lan!"

​Devran yüzündeki o zavallı, masum kılıfı tek bir jestle fırlatıp attı. Dudaklarının kenarında beliren o kibirli, alaycı tebessümle üstünü başını düzeltti. Tekerlekli sandalyeden eser kalmamıştı; dimdik, rahat ve kendinden emin bir şekilde Mert’e doğru bir adım attı.

​"Ne o mahalle serserisi?" dedi Devran, sesi artık katıksız bir soğukluk taşıyordu. "Gözlerinle gördüğün şeye inanmakta zorlanıyor musun? Ben senin gibi kaba kuvvetle, sokak köşelerinde bağırarak yaşamam. Ben istediğim her şeyi zekamla, kurduğum oyunlarla alırım. Elif de dahil."

​Mert daha fazla dayanamadı. Ağzından kopan hırıltılı bir küfürle öne fırladı, elindeki ahşap sopayı Devran’ın başının hizasına doğru hırsla savurdu. Fakat Devran hamleyi önceden sezmiş gibi geriye doğru esnek bir hamle yaptı. Sopa büyük bir gürültüyle yan taraftaki çürük ahşap konsola çarpıp konsolu paramparça etti.

​Devran çevik bir hareketle Mert’in açıkta kalan böbreğine sert bir darbe indirdi. Mert acıyla inleyip dizlerinin üzerine çökerken, Devran sopayı Mert’in elinden çekip bir kenara fırlattı.

​"Mert!" diye çığlık attım. Koltuğun kenarından doğrulup aralarına girmeye çalıştım ama Devran beni tek eliyle belimden kavrayıp sertçe arkasına çekti. Bedeninin sıcaklığı, o tehlikeli, yakıcı baskısı yeniden sırtıma mühürlendi.

​"Kımıldama Elif," dedi Devran kulağımın dibinde hırıldayarak. Eli kazağımın altından içeri süzüldü, parmaklarını kaburgalarıma bastırarak beni kendi gövdesine hapsetti. "Bak, aşık olduğun o zavallı mahalle delikanlısının önümde nasıl diz çöktüğünü izle."

​Mert yerden doğrulurken gözleri Devran’ın çıplak tenime dokunan parmaklarına kaydı. Şakaklarındaki damarlar fırlayacak gibi kabarırken gözlerinde adeta bir cinnet ateşi yandı. Ağzındaki kanı tükürüp doğruldu.

​"Seni o ellere piç etmem!" diye kükredi Mert.

​Mert bir ayı gibi Devran’ın üzerine çullandı. İki adam büyük bir gürültüyle toza belenmiş ahşap zemine devrildi. İki iri beden yerde birbirini boğazlamaya, yumruklaşmaya başladı. Mert’in indirdiği sert bir yumruk Devran’ın elmacık kemiğini patlatırken, Devran da parmaklarını Mert’in boğazına geçirip onu nefessiz bırakmaya çalışıyordu.

​"Yeter! Durun artık, lütfen!" diye bağırdım, gözyaşlarım yüzümü yakarken.

​Mert, hırsla Devran’ın üzerinden sıyrılıp onu duvara yapıştırdı. Boynunu sıkarken yüzü yüzüne birkaç santim uzaktaydı. "Ona bir daha dokunursan seni bu eve gömerim," dedi Mert nefes nefese.

​Devran kanayan dudağını silip alayla güldü. "Görüyorsun değil mi Elif?" dedi bana bakarak, boğazındaki baskıya rağmen. "Senin koruyucun tam bir hayvan. Ama ne yaparsan yap, onun dokunuşları benim sana hissettirdiklerimin yanından bile geçemez."

​Mert’in gözü tamamen döndü. Devran’ı duvara vurup bir yumruk daha geçirdi. Devran yere yığılır gibi olduğunda Mert bana doğru fırladı. Kanlı elleriyle bileğimden kavrayıp beni kendine doğru çekti. Yüzü kan içindeydi ama gözlerinde sadece tutku ve koruma arzusu vardı.

​Beni duvara sırtım değecek şekilde bastırdı. İki iri eliyle yüzümü kavradı, dudakları canımı yakacak bir hırsla ve açlıkla dudaklarıma kapandı. Bu öpücük, hem Devran’a bir meydan okuma hem de beni kaybetme korkusunun verdiği bir cinnetti. Tükürüğü, kanı ve sıcak nefesi dudaklarıma karışırken göğsü göğsümü eziyordu.

​"Benimsin..." dedi Mert dudaklarımdan ayrılmadan, boğuk ve şehvetli bir fısıltıyla. Eli belimdeki kemeri sımsıkı kavrayıp beni kendine yapıştırdı. "Seni o canavara bırakmayacağım, anladın mı beni?"

​Devran yerden yavaşça doğrulurken cebinden parıldayan bir şey çıkardı. İki adamın da gözlerindeki o tehlikeli, tutkulu alev odayı yakıp kavururken, dışarıdan Harun amcanın yaklaşan ayak sesleri duyuldu...

Harun amcanın dışarıdaki adımları çürük tahtaları çatırdatarak kapıya doğru yaklaşırken, odadaki havada kelimenin tam anlamıyla ölümcül bir elektrik yükseldi.

​Devran, cebinden çıkardığı ve kabzasındaki çeliğin loş ışıkta soğuk soğuk parladığı o kelebek bıçağını avucunun içinde maharetle şaklatıp açtı. Dudaklarının kenarından süzülen kanı hırsla bileğine sildi. Yüzündeki o sosyopatça gülüş, gözlerindeki şizofrenik arzuyla birleştiğinde insanın kanını donduracak cinstendi. Tekerlekli sandalye yalanı, kolyenin arkasındaki saplantılı oyun tamamen çökmüştü; artık karşımızda sadece avına kenetlenmiş gözü dönmüş bir yırtıcı vardı.

​Mert ise arkasındaki tehlikeye rağmen beni bırakmıyordu. Beni sırtım soğuk ve tozlu duvara yaslanmış halde tutarken, gövdesini tamamıyla bana siper etmişti. Bir eli belimin kavisini sımsıkı kavrayıp beni kendine mühürlerken, diğer kanlı elini duvara dayamıştı. Nefesi dudaklarımın hemen üzerinde yanıp kavruluyordu. Gözlerinde ne bir korku kırıntısı vardı ne de tereddüt; sadece beni korumak ve o adama sahip ettirmemek isteyen vahşi, tutkulu bir sahiplenme duygusu yürüyordu damarlarında.

​"Aç şu kapıyı Devran! Neredesiniz oğlum, ne oluyor içeride?"

​Harun amcanın kapıyı zorlayan elinin sesi koridorda yankılandı. Kapı kilitliydi ama ahşabı çürüktü, birkaç sert darbeyle kırılacak gibi çatırdıyordu.

​Devran, bıçağın sivri ucunu Mert’in sırtına doğru doğrultarak bir adım daha attı. Sesini alçaltıp buz gibi, fısıltılı bir hırıltıyla konuştu:

​"Son şansın mahalle veledi... Elif’i bırakıp o kırık camdan dışarı tüyersin ya da bu bıçağı ciğerine saplar, seni bu metruk evin altına gömerim. Sonra da senin gözlerinin önünde Elif’e tamamen sahip olurum."

​Mert başını yavaşça arkaya, Devran’a doğru çevirdi. Yüzündeki kanlı yarığa rağmen dudaklarında karanlık, pervasız bir tebessüm belirdi. "Senin o sakat rolü yapan çürük bedenine de, elindeki çakıya da başlatma lan!" dedi hırsla.

​Mert, gözünü bile kırpmadan ani bir refleksle arkasını döndü ve Devran’ın bıçağı tutan bileğini havadayken yakaladı. İki iri adam yeniden birbirine kenetlendi. Devran bıçağın ucunu Mert’in boğazına doğru bastırmaya çalışırken, Mert tüm gücüyle onun kolunu büküyordu. İki gövdenin de kasları gerilmiş, damarları fırlayacak gibi kabarmıştı. Bıçak ikisinin arasında yalpalarken, Mert ani bir kafa darbesiyle Devran’ın zaten kanayan burnuna hırsla vurdu.

​Devran’ın başı arkaya doğru savruldu, elindeki bıçak çınlayarak tozlu tahtaların üzerine düştü ve kırık camların arasına kayboldu.

​Mert fırsatı kaçırmadı; Devran’ı yaka paça kavrayıp odanın köşesindeki o eski tekerlekli sandalyenin üzerine doğru fırlattı. Devran gürültüyle sandalyeye devrilip duvarın dibine yığılırken, kapı büyük bir çatırtıyla içe doğru kırıldı.

​Harun amca içeri daldığında gördüğü manzara karşısında donakaldı. Oğlu Devran sandalyenin üzerinde yüzü gözü kan içinde; Mert eli yüzü patlamış halde benim önümde duruyordu.

​"Siz... Siz ne yapıyorsunuz burada? Devran! Oğlum ne oldu sana?" diye bağırdı Harun amca, dehşetle öne atılarak.

​Devran saniyeler içinde zihnindeki o şeytani çarkları döndürdü. Bir an bile duraksamadan elini yüzüne götürüp hıçkırır gibi bir ses çıkardı. Yüzüne yeniden o mağdur, zavallı maskesini yerleştirdi.

​"Baba..." dedi, sesi titreyerek ve ağlamaklı bir tona bürünerek. "Bu çocuk... Bu serseri arkamızdan gelmiş. Beni sandalyemden çekip dövmeye başladı, Elif’e zarar vermeye çalışıyordu, ben onu korumaya çalıştım ama yürüyecek gücüm yok ki..."

​Harun amcanın gözleri öfkeyle Mert’e döndü. "Sen kimsin ulan! Engelli çocuğa mı saldırdın sen şerefsiz!"

​Mert tam "Yalan söylüyor ulan, bu herif yürüyor!" diye kükreyecekti ki, ben öne atılıp Mert’in koluna yapıştım. Mert’in gözlerindeki o cinneti durdurmak zorundaydım. Devran’ın kurduğu bu iğrenç tuzağın içine Mert’in düşmesine izin veremezdim.

​"Mert, yürü!" dedim, sesim ağlamaktan kısılmış halde ama emredici bir tonda. "Gidelim buradan, hemen!"

​Mert bana baktı. Gözlerindeki o yoğun, tutkulu alev hâlâ sönmemişti. Yüzündeki kanı koluyla sildi, Devran’a doğru eğilip sadece onun duyabileceği bir fısıltıyla, ama bıçak gibi keskin bir tonda konuştu:

​"Tiyatronu iyi oyna şerefsiz... Ama bu mahallede bir daha Elif’in gölgesine bile yaklaşırsan, o tekerlekli sandalyeyi senin kemiklerinle birlikte kırarım."

​Mert elini belime attı, parmaklarını tenimi ezercesine belime gömerek beni kendine çekti. Beni kelimenin tam anlamıyla kendi bedenine yapıştırarak, Harun amcanın ve sandalyede mağduru oynayan Devran’ın nefret dolu bakışları arasında kırık kapıdan dışarı çıkardı.

​Arabanın yanına çıktığımızda sonbaharın buz gibi rüzgârı yüzümüze çarptı. Mert beni arabanın kapısına doğru bastırdı, sırtım araba kapısına çarptı. İki elini başımın iki yanına dayayıp yüzüme doğru eğildi. Soluk soluğaydı, kalbim hızla inip kalkıyordu.

​"Bitti," dedi Mert, sesi boğuk, yakıcı ve tamamen kontrolden çıkmış bir arzuyla doluydu. "Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak Elif. O adamın maskesini babanın da annenin de gözünün önünde düşüreceğim. Ama önce..."

​Eğilip dudaklarıma yeniden kapandı. Bu defa kaçış yoktu, tereddüt yoktu. Sert, yakıcı ve nefes kesici öpücüğü dudaklarımı mühürlerken, elleri montumun altından içeri süzülüp belimdeki çıplak tenime tırmandı. Bedenlerimizin arasındaki o korakor mücadele, kasabadaki bu metruk evin önünde, kan ve tutkunun birbirine karıştığı karanlık bir savaşa dönüştü.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.