İçeriğe geç

SERÇENİN SONU

Bölüm 6 · 7 dk okuma

SERÇENİN SONU

Bölüm 6

6. Bölüm

Mert’in güçlü kollarından sıyrılıp eve doğru yürürken, kalbim neredeyse kaburgalarımı delip çıkacaktı. Arkamda Mert’in o tehlikeli, tutku dolu bakışları; önümde ise tekerlekli sandalyesinde sakin görünen ama arkasında bir canavar saklayan Devran vardı.

​Eve girdiğimde ortalık sakindi. Annemle Selin teyze mutfakta sohbet ediyor, babamla Harun amca ise dışarıda bir işlerini halletmek için çıkmışlardı. Koridorun sonundaki odama geçerken Devran’ın sandalyesiyle arkamdan geldiğini hissettim.

​Odama girip kapıyı tam kapatacakken, Devran bir hamleyle sandalyesini eşiğe kıstırdı ve içeri süzüldü. Kapıyı arkasından sertçe kapatıp kilitledi.

​"Sen ne yapıyorsun?" dedim geriye doğru adımlayarak. "Çık odamdan!"

​Devran sandalyesinden hiçbir zorluk çekmeden, yavaşça ve akıcı bir hareketle ayağa kalktı. Yüzünde o tehlikeli, karanlık ve arzu dolu gülümseme vardı. Üzerindeki hırkayı çıkarıp bir kenara attı. Bacaklarının üzerinde dimdik duruyor, üzerime doğru bir gölge gibi geliyordu.

​"O serserinin sokakta sana nasıl dokunduğunu gördüm Elif," dedi, sesi boğuk, alçak ve yakıcı bir tınıya bürünmüştü. "Onun o kaba ellerinin senin bedeninde ne işi var?"

​"Sana ne!" diye bağırmak istedim ama sesim kısıldı. Sırtım duvara çarptığında kaçacak yerim kalmamıştı.

​Devran aramızdaki mesafeyi sıfırladı. İki elini başımın iki yanından duvara dayayarak beni tamamen hapsetti. Solukları yüzüme, dudaklarıma vuruyordu. Teninden yayılan o sıcaklık ve ağır, odunsu koku odayı kaplamıştı.

​"Bana baksana..." diye fısıldadı. İki parmağıyla çenemi tutup yüzümü yukarı kaldırdı. "Ben senin için yıllarca bekledim. O kolyeyi boynuna takarken, senin bedeninin de ruhunun da sadece bana ait olacağını biliyordum."

​"Devran yapma..." dedim ama sesimdeki çaresizlik ve içimde yükselen o garip, tehlikeli gerilim kelimelerimi yuttu.

​Devran eğilip dudaklarını boynuma bastırdı. Sıcak ve ıslak öpücükleri çene hattımdan aşağı doğru süzülürken vücudumdan elektrik çarpmış gibi bir titreme geçti. Ellerini belime yerleştirip beni sertçe kendine doğru çekti. Bedeninin sıcaklığı ve sertliği üzerimdeki tişörte rağmen iliklerime kadar hissediliyordu. Kalçalarımı kendi gövdesine mühürlercesine bastırdı.

​"Bırakmayacağım," diye hırıldadı kulağımın hemen dibinde. Dudakları kulak mememi hafifçe ısırdığında gözlerimi kapatmak zorunda kaldım. "O mahalle veletlerinin, o Mert'in seni benden almasına asla izin vermeyeceğim. Sen benimsin."

​Eli tişörtümün altından içeri süzüldü. Buz gibi parmakları çıplak belime, ardından yukarıya, kaburgalarımın üzerine tırmandı. Tenime temas ettiği her noktayı yakıp kavuruyordu. Beni kendine daha da yakınlaştırıp dudaklarını hırsla ve tutkuyla dudaklarıma gömdü. Bu öpücük dünkü gibi kibar ya da masum değildi; tamamen sahip olmak isteyen, yakıcı, sert ve aç bir öpücük: Nefesimi kesiyor, başımı döndürüyordu.

​Dili ağzımın içine süzülürken, ellerim refleksle geniş omuzlarına dayandı. Onu itmekle kendime çekmek arasındaki o ince hat tamamen silinmişti. Devran beni duvara sırtım dayanacak şekilde biraz daha bastırdı, bir bacağını bacaklarımın arasına sokup bedenimi tamamen kontrolü altına aldı. Bacaklarının arasındaki o sert ve yoğun baskıyı hissettiğimde nefesim kesildi.

​"Bak..." dedi nefes nefese dudaklarımdan ayrılıp, alnını alnıma dayayarak. "Nasıl da titriyorsun kollarımda. Bedenin bile ne istediğini biliyor Elif."

​Elleri sütyenimin kopçasına uzandığı ve parmakları göğsümün kavisine dokunduğu an, dışarıdan, koridordan gelen sesle ikimiz de kaskatı kesildik.

​"Elif? Kızım odanda mısın?"

​Annemin sesiydi.

​Devran gözlerindeki o karanlık tutku aleviyle bana baktı. Dudaklarına parmağını götürerek "Şşt" işareti yaptı. Eli hâlâ tişörtümün altındaydı, göğsümün üzerindeki parmakları hafifçe sıkışarak beni tehditkar bir hazza sürüklüyordu.

​"O-odamdayım anne!" dedim, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak.

​"Gelebilir miyim kızım?"

​Devran yavaşça üzerimden çekildi. Yüzüne saniyeler içinde o masum gülümsemeyi yerleştirdi ve bir çırpıda tekerlekli sandalyesine geri oturup örtüsünü bacaklarının üzerine çekti. Kapının kilidini sessizce açmam için bana göz kırptı.

​Ellerim titreyerek kapıyı açtım. Annem kapıda belirdiğinde, Devran sandalyesinde oturmuş, masadaki bir kitaba bakıyordu.

​"Aaa, Devran oğlum sen de mi buradaydın?" dedi annem şaşırarak.

​Devran o mükemmel, pürüzsüz sesiyle gülümsedi. "Evet Zeynep teyze, Elif’e kitaplar hakkında bir şey soruyordum. Müsadenizle ben salona geçeyim."

​Devran sandalyesini sürerek yanımdan geçerken, elinin tersini hafifçe kalçama çarptı. Gözlerindeki o tehlikeli vaat, oyunun henüz yeni başladığını ve aramızdaki bu karanlık, tutkulu çekimin kaçınılmaz bir felakete sürüklendiğini açıkça gösteriyordu.

Devran sandalyesini sürerek koridora doğru süzüldüğünde, odanın kapısında annemle baş başa kaldım. Yanaklarımın yandığını, kalbimin hâlâ göğüs kafesimi zorladığını hissedebiliyordum. Annem şüpheci gözlerle bir bana, bir de koridorda gözden kaybolan Devran’a baktı.

​"Kızım senin rengin sararmış, iyi misin?" dedi, elini alnıma koyarak. "Tansiyonun mu düştü senin? Sabahtan beri bir garipsin zaten."

​"İyiyim anne," dedim, sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak. "Sadece biraz başım dönüyor, uykusuz kaldım galiba."

​"Geç yatağa uzan azıcık," dedi şefkatle. "Ben mutfaktayım, bir şey lazımsa seslen."

​Annem odadan çıkıp kapıyı kapattığında sırtımı kapıya yaslayıp derin bir nefes aldım. Bedenim hâlâ Devran’ın dokunuşlarının, tenime kazıdığı o yakıcı temasın etkisiyle titriyordu. Ancak içimdeki o kafa karışıklığı ve korku gitgide büyüyordu. Devran’ın o çift kişilikli hali, tehditkâr yakınlığı ve beni tamamen kendi kontrolü altına alma arzusu zihnimi felç ediyordu.

​Aklım Mert’e kaydı. Mert’in bakışlarındaki o katıksız, korumacı hırsı düşündüm. Mert hiçbir şey bilmiyordu ama Devran’a karşı beslediği nefret her saniye daha da bileniyordu.

​Akşama doğru evdeki hava daha da ağırlaştı. Babamlar işlerini halledip dönmüş, salonda koyu bir sohbet başlamıştı. Yemeğin ardından çaylar tazelenirken, Devran babama dönüp o kusursuz, naif tonuyla konuşmaya başladı:

​"Musa amca, babamla konuştuk da... Biz yarın sabah kasabadaki eski evimize bir bakmaya gideceğiz. Ama ben diyorum ki, Elif de bizimle gelse? Hem bana biraz etrafı gezdirir, hem de çocukluk günlerimizi yad ederiz."

​Babam neşeyle kadehini... yani çay bardağını kaldırıp gülümsedi. "Harika fikir oğlum! Elif de evde sıkılıyordu zaten. Gidin, gezin, hava alın biraz."

​Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Devran bana doğru bakıp o gizli, galip tebessümünü gönderdi. Onu reddetme şansım yoktu; babamın ve annemin yanında aksini söylesem şüphe çekerdim.

​Gece yarısına doğru herkes yattığında, odamın penceresine küçük bir taş çarptı.

​İrkilerek ayağa kalktım. Perdeyi hafifçe aralayıp aşağı baktığımda, bahçe duvarının dibinde Mert’i gördüm. Üzerindeki siyah kapüşonlunun şapkasını çekmiş, elleri ceplerinde bana bakıyordu. Hızlıca aşağı indim, bahçe kapısını aralayıp karanlığa süzüldüm.

​"Mert? Senin ne işin var bu saatte burada?" dedim fısıltıyla.

​Mert beni gördüğü an bileğimden tutup beni bahçenin en karanlık köşesine, ayva ağacının arkasına çekti. Bedenini bedenime yasladı, sırtımı ağacın gövdesine dayadı. Nefesi duman gibi geceye karışıyordu.

​"Aklımı kaçıracağım Elif," dedi boğuk bir sesle. "Sabahtan beri kafayı yiyorum. O adamın sizin evde olması, senin onunla aynı çatının altında kalman beni delirtiyor."

​"Mert, sessiz ol..." dedim ama kelimelerim onun dudaklarına takıldı.

​Mert, daha fazla dayanamıyormuş gibi eğilip dudaklarıma kapandı. Bu öpücük, Devran’ınki gibi hesapçı ve baskıcı değildi; tamamen çaresiz, tutkulu ve korumacı bir alev taşıyordu. Elleri belimi sımsıkı kavradı, beni kendine doğru öyle bir çekti ki, iki bedenimiz arasında tek bir milim bile boşluk kalmadı.

​Dudakları dudaklarımı hırsla iterken, bir eli kazağımın altından belime kaydı. Sıcak, pürüzlü parmakları tenime dokunduğunda nefesim kesildi. Mert beni koruma arzusuyla, sahiplenme hissiyle yakıyordu. Dudakları çenemden aşağı, boynuma doğru kaydı.

​"Sen sadece bana bakacaksın Elif," diye fısıldadı boynuma doğru, sesi arzudan titriyordu. "O adama bakmayacaksın. Yarın ne olursa olsun, onunla yalnız kalmayacaksın."

​"Mert..." dedim, ellerim onun geniş omuzlarına yapışmışken. "Yarın onunla kasabadaki eski evlerine gitmemi istediler. Babam izin verdi."

​Mert’in göğsü hırsla kalkıp indi. Yüzü karanlıkta aniden sertleşti, gözlerindeki o masum alev yerini katıksız bir öfkeye bıraktı.

​"Gitmeyeceksin," dedi dişlerinin arasından.

​"Gitmeyemem diyemedim Mert, babam..."

​Mert yüzümü iki elinin arasına alıp alnını alnıma dayadı. "O zaman ben de geleceğim. Gizlice arkandan geleceğim. O şerefsiz sana dokunmaya kalkarsa, and olsun ki onu o sandalyeye gerçekten mahkûm ederim."

​Mert’in bu sözleri içimi hem ürpertti hem de ona karşı önlenemez bir çekimle dolmamı sağladı. Beni kurtarabilecek tek şey onun bu gözü karalığıydı.

​Sabah olduğunda Devran’ın arabasına bindik. Harun amca direksiyondaydı, Devran ise arka koltukta yanımdaydı. Yol boyunca eli bacağıma, dizimin hemen üstüne temas edecek şekilde durdu. Harun amca önde dikiz aynasından bakmadığı anlarda, parmakları bacağımda yukarı doğru süzülüyor, beni sessiz bir tehdit ve haz kıskacında tutuyordu.

​Kasabadaki eski, metruk eve vardığımızda Harun amca, "Ben bagajdaki evrakları alıp geliyorum, siz önden geçin," diyerek yanımızdan ayrıldı.

​Devran tekerlekli sandalyesinden bir çırpıda kalktı. Ahşap, tozu kaplı evin kapısını açıp beni içeri doğru itti ve kapıyı arkasından kilitledi.

​"Nihayet baş başayız," dedi, gözlerindeki o karanlık tutku aleviyle üzerime adımlayarak.

​Terk edilmiş evin loş ışığında, Devran beni eski bir koltuğa doğru bastırdı. "Dün gece yarım kalan işimizi bitirelim mi Elif?" diyerek üzerime eğildi.

​Tam o sırada, evin arka camı büyük bir gürültüyle patladı ve içeriye gözü dönmüş bir halde Mert daldı. Mert’in elinde kalın bir ahşap sopa vardı ve gözleri Devran’ın ayağının üzerinde sapasağlam durduğunu gördüğü an, dehşet ve katıksız bir nefretle parıldadı.

​"Sen..." diye kükredi Mert. "Sen yürüyorsun ulan!"

​Devran yavaşça arkasını döndü, yüzündeki o melek maskesini tamamen fırlatıp attı. İki adam, dar ve loş odada, aralarındaki tek şey olan benim için karşı karşıya geldi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.