İçeriğe geç

SERÇENİN SONU

Bölüm 5 · 8 dk okuma

SERÇENİN SONU

Bölüm 5

5. Bölüm

Devran’ın kolumdaki o demir gibi sert kavrayışı gevşeyip beni geriye doğru bıraktığında, aldığım her nefes göğsüme bir bıçak gibi saplanıyordu. Gözlerinin içindeki o zehirli, karanlık ışıltıyla tekerlekli sandalyesine geri oturup bana alaycı bir şekilde baktı. Tek bir kelime bile edemeden, adeta ayaklarım birbirine dolanarak odama kaçtım.

​Sabaha kadar gözüme tek bir damla uyku girmedi. Yatağın içinde titriyor, zihnimde Mert’in sokaktaki o uyarısını dönüp duruyordum: Mert bir şey biliyor muydu yoksa sadece içgüdüsel bir şüphe miydi? Hayır, Mert’in hiçbir şeyden haberi yoktu. O sadece saf, kıskanç ve korumacı dürtüleriyle hareket ediyordu. Devran’ın yürüdüğünü, bu kadar hastalıklı ve tehlikeli bir plan kurduğunu aklının ucundan bile geçiremezdi.

​Sabah güneşinin cılız ışıkları odaya sızdığında evde hareketlilik başladı. Odadan çıktığımda Devran’ı salonda, babamla kahve içerken buldum. O kadar kusursuz bir "mağdur ve melek çocuk" rolü kesiyordu ki, bakışlarındaki o yapmacık naifliği gördükçe midem bulanıyordu. Babam onun sırtını sıvazlıyor, annem ise "Devran oğlum, peynirden de al" diye etrafında pervaneler dönüyordu.

​Devran gözlerini bana çevirdi. Yüzünde, sadece ikimizin anladığı o tehditkar, gizli tebessüm belirdi. "Günaydın Elif... Nasıl uyudun?" dedi, sesi yine o dünkü kadife gibi pürüzsüz tonuna bürünmüştü.

​"İyiyim," diyebildim kısık bir sesle. Masaya bile oturmadan kendimi dışarı attım. Nefes almaya, bu boğucu atmosferden kaçmaya ihtiyacım vardı.

​Ayaklarım beni farkında olmadan mahallenin yukarı yoluna, Mert’in evinin olduğu sokağa götürdü. Bahçe kapısının önünde durduğumda, Mert’in odunluktan fırlatır gibi odun taşıdığını gördüm. Üzerinde siyah, kolları sıvalı bir tişört vardı. Alnından süzülen ter damlaları, geniş omuzları ve öfkeyle sıkılmış çenesiyle son derece sert görünüyordu.

​Ama beni gördüğü an elindeki odunları yere bıraktı. Yüzündeki o sert ifade bir anda yerini derin bir endişeye bıraktı.

​"Elif?" dedi, hızlı adımlarla bahçe kapısına doğru gelerek. "İyi misin sen? Rengin kireç gibi... Ne oldu?"

​Mert’in o saf, karşılıksız ve benden hiçbir şey saklamayan gözlerine baktığımda, içimdeki o devasa korku barajı bir anda yıkıldı. Gözlerimden yaşlar boşalmaya başladı.

​Mert neye uğradığını şaşırdı. Tereddüt bile etmeden bahçe kapısını açıp yanıma geldi. İki eliyle yüzümü kavradı. Başparmaklarıyla yanaklarımdaki yaşları silerken elleri sıcacıktı, titriyordu.

​"Elif, kurban olayım yapma, ne oldu? Biri bir şey mi yaptı sana? O... O Devran bir şey mi dedi?" Sesi panik ve öfkeyle harmanlanmıştı. O hâlâ Devran’ın bir lafla beni kırdığını, incittiğini sanıyordu. Dün geceki o tehlikeden, adamın saplantısından ve yürüyebildiğinden zerre kadar haberi yoktu.

​"Mert..." dedim, hıçkırıklarımın arasından. "Çok korkuyorum."

​Mert daha fazla dayanamadı. Beni çekip göğsüne bastırdı. Kollarını belime ve sırtıma öyle sıkı doladı ki, kaburgalarımın çatırdadığını hissettim ama bu sığınak bana hayatımdaki en güvenli yer gibi geldi. Başımı onun boyun girintisine sakladım. Teninden yükselen o odun ve serin rüzgâr kokusu, zihnimdeki o karanlık Devran gölgesini bir anlığına dağıtıverdi.

​"Geçti... Ben buradayım," diye fısıldadı Mert, dudaklarını saçlarımın arasına bastırarak. Nefesi kafa derimi yakıyordu. "Kimse sana zarar veremez. Yemin ederim veremez. Söyle bana, ne oldu?"

​Sokak boştu, sonbahar rüzgârı kurumuş yaprakları etrafımızda savuruyordu. Mert’in kalbi göğsümün tam üzerinde, adeta bir davul gibi güm güm vuruyordu. Beni koruma arzusu, o kadar dürüst ve o kadar yoğun bir çekim yaratmıştı ki aramızda, bakışlarımızı birbirinden kaçıramaz olduk.

​Geri çekildi ama kollarını belimden çözmedi. Yüzü yüzüme sadece birkaç santim uzaklıktaydı. Esmer teni kızarmış, gözleri doğrudan dudaklarıma daldıktan sonra tekrar gözlerime kilitlenmişti.

​"Sana bir şey olmasına izin vermem Elif," dedi, sesi o kadar derin, o kadar pürüzsüz ve karanlık bir arzuyla doluydu ki... "Gerekirse bu mahalleyi yakarım ama senin canının yanmasına göz yumamam. Seni ne kadar çok sevdiğimi... seni korumak için neleri göze alabileceğimi bilmiyorsun."

​Mert’in bu pervasız ve yoğun yakınlaşması, tehlikenin ortasında bile içimde önlenemez bir kıvılcım çaktırdı. Belimdeki elleri daha da sıkılaştı, beni kendine doğru tam anlamıyla çekti. İki bedenimiz arasındaki tüm mesafe yok oldu. Dudakları benimkilere o kadar yaklaştı ki, her nefesi kendi nefesime karışıyordu.

​"Mert..." diye fısıldadım, elini göğsüne koyarak ama onu itmeyerek.

​"Söyle Elif," dedi, dudakları yanağıma sürtünürken, sesi boğuklaşmıştı. "Söyle, kim ne yaptıysa hesabını keseyim. Sadece bana güven."

​O an Mert’in dudakları, kulağımın altındaki o hassas noktaya dokunduğunda vücudumdan bir ürperme geçti. Bana olan bu tutkulu ve korumacı bağlılığı, beni Devran’ın ağından kurtaracak tek şeydi belki de. Ama Mert’e gerçeği söylersem, onun gözü dönüp Devran’ın üzerine yürüyeceğini ve Devran gibi ne yapacağı belli olmayan bir canavarın Mert’e zarar verebileceğini biliyordum.

​"Sana her şeyi anlatacağım," dedim, başımı kaldırıp doğrudan Mert’in tutkuyla yanan gözlerinin içine bakarak. "Ama burada değil. Devran... Devran sandığın gibi biri değil Mert."

​Mert’in gözleri tehlikeli bir şekilde kısıldı, belimdeki eli daha da sertleşti. "Biliyordum," diye fısıldadı dişlerinin arasından. "O şerefsizin gözlerinde bir pislik olduğunu biliyordum. Ne yaptı sana Elif? Doğruyu söyle!"

​Tam o sırada sokağın başından gelen bir ayak sesi ve bir tekerlek sesiyle ikimiz de o tarafa döndük.

​Devran, tekerlekli sandalyesinde oturmuş, yüzünde o melek maskesiyle sokağın başından bize doğru bakıyordu. Bizi o kadar yakın, Mert’in kolları benim belimdeyken görmüştü. Gözlerindeki o kibar ifade bir anlığına yerini saf bir nefret ve cinayet arzusu taşıyan buz gibi bir karanlığa bıraktı.

​Mert hâlâ hiçbir şeyden habersiz, beni arkasına alarak Devran’a doğru bir adım attı. Oyun artık sadece bir sır değil, iki adamın arasındaki kanlı bir savaşa dönüşmek üzereydi.

Sokağın başında, rüzgârın savurduğu sarı yaprakların arasında tek bir ses bile duyulmuyordu. Zamansız bir sessizlik çökmüştü ortalığa.

​Mert beni kararlılıkla arkasına alıp gövdesini bir kalkan gibi önüme siper etti. Şakaklarındaki damarlar öfkeyle belirginleşmiş, elleri iki yanında yumruk olmuştu. Devran’ın bir yalanın ardına sığındığından, gecenin bir yarısı tekerlekli sandalyesinden kalkıp beni tehdit ettiğinden hâlâ zerre kadar haberi yoktu. O sadece, aşık olduğu kadının ağlayarak kollarına sığınmasının ve o kadını korkutan adamın tam karşılarında durmasının verdiği o katıksız, hesapsız koruma içgüdüsüyle hareket ediyordu.

​Devran ise birkaç metre ötede, tekerlekli sandalyesinde oturuyordu. Dışarıdan bakıldığında masum, bacaklarını kullanamayan, yardımsever ve zavallı bir misafir gibiydi. Fakat gözlerinin derinliklerindeki o karanlık kuyuyu bir tek ben görebiliyordun. Mert’in ellerinin belimde bıraktığı izi, boynuma değen sıcak nefesini ve aramızdaki o önlenemez yakınlaşmayı görmüştü. Yüzündeki o sahte melek maskesi bir anlığına çatlamış, altından saf bir nefret ve hastalıklı bir kıskançlık fışkırmıştı.

​"Hayırdır birader?" dedi Mert, sesi sokağın buz gibi havasını kesip geçen bir bıçak gibiydi. Stepne gibi kenarda duran o çekingen çocuk yoktu artık; gözü dönmüş bir adam vardı. "Sabahın bu saatinde yolunu mu şaşırdın? Ne işin var senin bu sokakta?"

​Devran bir an bile istifini bozmadı. O kadar profesyonel bir oyuncuydu ki, saniyeler içinde o cani bakışlarını gizleyip yüzüne mahcup, masum ve uysal bir tebessüm yerleştirmeyi başardı. Sandalyesinin tekerleklerini yavaşça çevirerek bize doğru birkaç santim yaklaştı.

​"Kusura bakmayın," dedi Devran, sesi gündüzkü gibi pürüzsüz ve hürmet doluydu. "Zeynep teyze sabah temizliğe başlayınca evde durup yük olmak istemedim. Biraz hava almak için çıktım. Elif'i de böyle telaşlı koşarken görünce... Bir şey mi oldu diye endişelendim."

​"Sana ne ulan senin endişenden?" diye gürledi Mert, öne doğru devasa bir adım atarak. "Sana mı kaldı Elif’in endişesi? Mahallenin ortasında ne dolanıyorsun tekerlerinle? İşine baksana sen!"

​"Mert, dur!" diyerek arkasından kolunu tuttum. Kalbim güm güm atıyordu. Mert’in üzerine titriyordum çünkü Devran’ın ne kadar ileri gidebileceğini, ne kadar tehlikeli bir sosyopat olduğunu biliyordum. Eğer Mert durumun ciddiyetini anlayıp Devran’a fiziksel bir hamle yaparsa, Devran bu durumu mahallede "engelli ve savunmasız bir gence saldırdı" diyerek Mert’in aleyhine çevirir, onu polisle, karakolla bitirirdi.

​Devran bakışlarını Mert’ten çekip bana kilitledi. Gözlerinin kenarıyla kolunu tutan ellerime baktı. O küçük temas bile Devran’ın çenesini sıkmasına yetmişti.

​"Ben sadece komşuluk ve eski dostluk vazifemi yapıyorum Mert," dedi Devran, sesindeki o iğneleyici tonu sadece benim anlayabileceğim bir vurguyla sunarak. "Elif ile bizim geçmişimiz çok eskiye dayanır. Küçükken ona verdiğim sözler, boynuna taktığım kolye... Bunlar öyle alelade şeyler değil. Rahatsızlık verdiysem bağışlayın."

​"Lan sen hâlâ ne anlatıyorsun!" Mert tutulamıyordu artık. Alev almıştı. "Neyin kolyeli geçmişi lan bu? Adam gibi konuş benimle! Elif’i neyle korkuttun, ne dedin kıza da bu kız sabahtan beri ağlıyor?"

​Devran hafifçe başını büküp mahcup bir edayla iç çekti. "Ben kimseyi korkutmadım. Sadece dün gece biraz sohbet ettik. Sanırım Elif geçmişin hatıraları karşısında biraz duygusallaştı, hepsi bu." Bana doğru baktı, gözlerindeki tehdit açık ve netti: Eğer gerçeği söylersen, bu çocuğu mahvederim.

​Mert başını bana doğru çevirdi. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, gözlerindeki o kırgın ama tutkulu alevi yeniden hissettim.

​"Elif..." dedi Mert, sesi bir anlığına yumuşayarak, parmakları bileğimi kavradı. "Doğruyu söyle bana. Bu adam sana bir şey mi yaptı? Tek bir kelimene bakar. Yemin ederim tek bir kelimene..."

​O an hayatımın en zor kararıyla baş başa kaldım.

​Mert’in elleri bileğimi sımsıkı tutarken, onun sıcaklığı bana cesaret veriyordu. Ama karşımda, tekerlekli sandalyesinde oturan o adamın gece yarısı sapasağlam ayağa kalktığı, gözlerindeki o cinnet anı zihnime bir kâbus gibi kazınmıştı. Mert’e "Bu adam yürüyor, beni tehdit etti" desem, Mert bir saniye bile düşünmeden Devran’ın boğazına sarılırdı. Fakat Devran’ın arkasındaki güç, ailesinin nüfuzu ve bu "mağdur" rolü Mert’i yakardı. Mert’i korumak zorundaydım.

​"Yok Mert..." dedim, yutkunarak ve gözlerimi Mert’in gözlerinden kaçırmadan. "Bir şey yapmadı. Sadece... Dün geceden beri içim sıkılıyordu, evde çok bunaldım. Kendimi dışarı atınca da tutamadım kendimi. Gerçekten..."

​Mert’in gözlerinde derin bir şüphe belirdi. İnanmamıştı ama beni zorlamak da istemiyordu. Bileğimdeki tutuşunu daha da yumuşatıp başparmağıyla tenimi okşadı.

​Devran bu hareketi görünce sandalyesinin kolçağını o kadar sert sıktı ki, deri eldiveninin gıcırtısı duyuldu. Yüzündeki o sahte gülümseme tamamen kaybolmuştu.

​"Peki..." dedi Devran, buz gibi bir sesle. "Musa amcaların evine dönsen iyi olur Elif. Annen seni arıyordu. Hem... Harun babamla birlikte bugün seninle biraz baş başa vakit geçirmek istiyorduk. Eskileri yad ederiz."

​Mert, Devran’ın üzerine doğru bir adım daha atacaktı ki önüne geçtim. Göğsüne elimi koydum. Kalbinin deli gibi atışını avcumun içinde hissettim. Yüzüme doğru eğildi, dudakları kulağımın hemen altına yaklaştı.

​"Bu iş burada bitmedi Elif," diye fısıldadı Mert, boğuk ve şehvetli bir öfkeyle. "O adam bu mahallede kaldığı sürece gözüm üstünüzde olacak. Sana dokunmasına, seni incitmesine izin vermeyeceğim. Anladın mı beni?"

​"Tamam Mert... Lütfen sakin ol," dedim, gözlerinin içine bakıp elini sıkarak.

​Devran, arkasını dönüp tekerlekli sandalyesini caddenin aşağısına doğru sürmeye başladığında, adımları yürüyen bir adamın özgüvenini taşımıyordu belki ama zihnindeki planın meşum gölgesi mahalleye yayılmıştı.

​Mert beni bahçe kapısından çıkarırken belimden tutup kendine çekti, son bir kez sarıldı. Kollarının arasındaki o korumacı ve tutkulu baskı, beni bekleyen kâbusa karşı elimdeki tek silahımdı. Ama biliyordum; Devran’ın o tehlikeli maskesi düşmüştü ve bu mahallede artık hiçbir gece, eskisi kadar sessiz ve güvenli olmayacaktı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.