SENİ SEVMEĞİ HİÇ İSTEMEDİM – İKİNCİ BÖLÜm
Çadırın içi, insan iniltisinin, yırtık nefes seslerinin ve yabancı bir dilde hızlı, sert konuşmaların gürültüsüyle doluydu. Hava, kan, ter ve yanan barut kokusuyla o kadar ağırlaşmıştı ki, nefes almak bile başlı başına bir eziyetti. Burası artık benim dünyamdı; ne ait olduğum toprakların adı geçiyordu, ne de bildiğim, değer verdiğim kurallar. Ben Laura Cozep, bir hekim olarak hayatı kurtarmak için yemin etmiştim ama şimdi, düşman topraklarında, kendi ülkemi öldürmek için savaşan adamların hayatlarını kurtarmak zorundaydım. İçimdeki öfke her geçen gün biraz daha büyüyor, her bir yarayı sardığımda vicdanımla aramdaki savaş daha da şiddetleniyordu. Tek tesellim, hâlâ hayatta olmam ve bir gün buradan kaçma umudumdu.
Yanımda, benimle aynı kaderi paylaşan, dilimi bilmeyen ama mesleğin gerektirdiği disiplini çok iyi bilen iki hemşire çalışıyordu. Adları Elara ve Mia’ydı; bana karşı ne dost ne de düşmandılar, sadece mesafeli ve işlerine odaklanmışlardı. Aramızda tek kelime konuşulmuyordu, sadece bakışlar, işaretler ve ellerimizin hızlı, koordineli hareketleri vardı. Onların varlığı, en azından yalnız olmadığımı hissettiriyordu, ama bu hissi bile bana çok görüyorlardı sanki.
Önüme getirilen her asker, bedenimde değil ama ruhumda yeni bir yara açıyordu. En ağır vakalar hep bana getiriliyordu; çünkü en iyi tedaviyi benim yapacağımı biliyorlardı. O gün, öğleden sonra cepheden gelen bir grup yaralıyla birlikte çadırın içi tamamen doldu. Durumları çok kritikti; bazıları daha çadıra girerken son nefeslerini veriyor, bazıları ise acı içinde kıvranıyordu. Sırayla her birinin yanına eğiliyor, yaralarını temizliyor, dikiş atıyor, kırıkları sabitliyordum. Ellerim alışkanlıkla hareket ediyordu, beynim ise sürekli “Neden?” diye sorup duruyordu. Neden onları kurtarıyordum? Neden kendi ellerimle tekrar silah tutmalarını, kendi insanlarımı öldürmelerini sağlıyordum?
Tam o sırada, sedyeye yeni bir asker taşıdılar. Gençti, en fazla yirmi yaşında olurdu. Sol bacağı dizinden paramparça olmuş, karnından da ağır bir yara almıştı. Dokunurken bile acıdan gözleri fal taşı gibi açılıyor, vücudu istemsizce kasılıyordu. Tıbbi olarak konuşursak, kurtulma şansı neredeyse yoktu. Kan kaybı çok fazlaydı, enfeksiyon kapmak üzereydi ve vücudu artık direnecek güce sahip değildi. Diğer vakalara bakınca, onu sona bırakmam gerektiğini, kurtarılmayacak bir vaka için diğerlerini riske atmamam gerektiğini biliyordum. Ama yanından ayrılacakken, titreyen ellerinin göğsüne doğru gittiğini gördüm.
Canı o kadar yanıyordu ki, hareket etmek için bile gücü yoktu, ama yine de ısrarla ceketinin iç cebine uzanıyor, oradaki bir şeye dokunmaya çalışıyordu. Elara, “Bırak, boşver,” der gibi kolundan tutup onu engellemek istediğinde, genç asker gözlerinden yaşlar boşanarak hafifçe inledi ve bana doğru baktı. O bakışta ne askerlik ne de düşmanlık vardı; sadece korku, çaresizlik ve geride bıraktığı birilerine duyulan özlem vardı.
Merhametim, öfkeme rağmen ağır bastı. Elara’nın elini nazikçe ittim ve onun elinin uzandığı yere, ceketinin iç cebine uzandım. Kanlı ve yırtık cebin içinden, buruşmuş, kenarları yıpranmış, üzerinde kan lekeleri olan bir fotoğraf çıktı. Elimde sıkıca tuttuğu şey buydu.
Fotoğrafı açtığımda karşımda bir aile resmi belirdi. Genç asker, yanında gülümseyen, kendinden biraz küçük bir kız çocuğu ve gözleri onunla aynı olan, genç bir kadın vardı – annesiydi herhalde. Hepsi birlikte, çok mutlu bir günde çekilmişti. Arka planda yeşil ağaçlar, sakin bir ev görünüyordu. Savaşın, silahların, ölümün hiç bilinmediği, çok uzak bir dünyadan bir kesit sanki.
Genç adam, titreyen parmaklarıyla fotoğraftaki kadını ve çocuğu gösterdi, sonra dudaklarından anlaşılmaz kelimeler döküldü. Ama ne dediğini anlamama gerek yoktu; gözleri her şeyi anlatıyordu. “Onları görüyor musun? Benim için ne kadar önemli olduklarını biliyor musun? Lütfen… beni onlara geri döndür.”
O an kalbimin en sert, en nefret dolu olduğunu sandığım yerinde bir şeyler kırıldı. Bana göre onlar düşmandı, hepsi birbirinin aynısıydı. Ama bu adam da bir oğuldu, belki bir ağabeydi, bir sevilen insandı. Arkasında onu bekleyen, onun için endişelenen, dönmesini uman insanlar vardı. Tıpkı benim ülkemdeki insanlar gibi… Tıpkı benim bir gün dönmeyi umduğum evim, sevdiklerim gibi…
Öfkem bir nebze azaldı, yerini ağır bir hüzün ve o tanıdık, vazgeçilmez hekimlik vicdanı aldı. Fotoğrafı onun avucunun içine tekrar yerleştirdim, parmaklarını kapattım ve sessizce başımı salladım. Anlamıştı. O an için düşman falan değildi; sadece hayatta kalmak isteyen, geride sevdikleri olan bir insandı.
Hemen hemşirelere işaretler yaptım, en değerli malzemelerimi, son kalan antiseptiği, kan nakli için gerekli olanları bu genç adam için ayırmalarını söyledim. Elara ve Mia şaşkınlıkla baktılar, çünkü kurtulmayacak bir vakaymış gibi görünüyordu, ama kararlıydım. Saatlerce başından ayrılmadım. Kanını durdurdum, derin yarayı temizledim, enfeksiyona karşı tüm önlemleri aldım, bacağını sabitledim. Bazen yaptığım işe lanet ediyordum, bazen de sadece bir insan olarak onu ölümün elinden kurtardığım için içimde garip bir huzur duyuyordum. İşte o an anladım ki; ne kadar savaş olursa olsun, ne kadar düşmanlık olursa olsun, insanın içinde doğuştan gelen o merhamet duygusu asla tamamen yok olmuyordu. Ve bu duygu, beni en çok yıkan şey oluyordu.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, çadırdaki yoğunluk biraz azaldı. Genç adamın durumu biraz daha kontrol altına alınmış, nefes alışı düzelmişti. Hâlâ tehlikeliydi ama artık umut vardı. Yorgunluktan dizlerimin bağı çözülürken, Mia yanıma geldi ve eline tutuşturduğu kağıt parçasıyla birlikte, dışarıyı işaret etti. Anlamıştım; tıbbi malzeme bitmek üzereydi ve yedek depodan almak için gitmem gerekiyordu.
Dil bilmemek en büyük sorunumdu, ama işaretlerle anlaşabiliyorduk. Elbisemi düzelttim, başıma hafif bir örtü çekip çadırdan dışarı çıktım. Hava soğuktu, yıldızlar parlak parlıyordu ama etrafta ölüm sessizliği hüküm sürüyordu. Depo alanı, ana çadırın yaklaşık yüz metre kadar ilerisinde, daha küçük, tek katlı bir yapıydı. Etrafta devriye gezen askerler vardı ama beni tanıyorlardı; “doktor kadın” olarak biliniyordum ve genellikle rahatsız edilmiyordum.
Yavaş adımlarla depoya doğru ilerledim. Aklımda hâlâ o genç adamın avucuna sıkıştırdığı fotoğraf vardı. Acaba benim fotoğrafım da bir gün bir yabancının eline geçer miydi? Benim de arkamda beni bekleyenler var mıydı? Bu düşünceler içinde yürürken, birden arkamdan gelen ayak sesleriyle irkildim.
Sesi tanımıyordum, ama duyduğum kelimeler, benim kendi dilimdi. Kendi ülkemin diliydi bu!
“Orada dur!”
Donup kaldım. Gözlerime inanamıyordum. Arkamı döndüğümde, iki kişinin silah doğrultmuş bir şekilde bana yaklaştığını gördüm. Üniformaları benim ülkemindi, benim insanlarımdı. İlk anda sevinçle çarpacak gibi oldu kalbim. Kurtuldum! Beni buldular!
“Ben… ben Laura… burada esirim, yardım edin…” diye kekeledim, sesim sevinçten titreyerek.
Ama adamların yüzünde en ufak bir merhamet, tanıma ya da sevinç izi yoktu. Tam tersine, gözleri nefret ve şüpheyle parlıyordu. Bana öyle bakıyorlardı ki, sanki ben bir insan değil, düşmanın ta kendisiydim.
“Sus!” diye bağırdı içlerinden biri, silahın ucunu tam göğsüme dayayarak. “Sen kimsin? Onların elbiselerini giymiş, onların çadırlarında çalışırken… sen hainsin! Düşmana hizmet eden bir kölesin sen!”
“Hayır, yanlış anlıyorsunuz!” diye yalvardım, korkuyla geri çekilirken. “Ben de sizin gibiydim, esir düştüm, beni zorla çalıştırıyorlar… ben bir doktorum, sadece görevimi yapıyorum…”
“Yalan söyleme!” diye diğer adam araya girdi, sesi çok daha sert ve acımasızdı. “Düşmanla birlikte olan, onlara hizmet eden herkes düşmandır. Ülkenin sadık evlatları, düşmanın elinde yaşamak için değil, ölmek için savaşır. Sen onların adamlarını iyileştirirken, kendi kardeşlerimizi öldürmelerine neden oluyorsun. Senin gibi hainlere yaşamak hakkı yok!”
Konuşmama fırsat vermediler. Gözlerinde beni yok etmeye kararlı bir ifade vardı. O an anladım ki; bana soru sormak, hikayemi dinlemek niyetinde değillerdi. Gördükleri kadarıyla yargılamış, kararlarını vermişlerdi. Onlar için ben artık bir düşmandım, bir haindim ve ölümü hak etmiştim.
Silahın tetiğini çekmek üzere olduğunu gördüğümde, tüm vücudum felç olmuş gibiydi. Ne kaçabiliyor, ne konuşabiliyor, ne de kendimi savunabiliyordum. Ölüm, bu kez kendi ülkemin insanlarının elinden geliyordu ve bu düşünce, düşmanın elinde ölmekten bin kat daha acıydı. Gözlerimden yaşlar süzülürken, son düşüncem Alex oldu. O maskeli, soğuk, gizemli adam… nedense o an aklımda sadece o vardı.
Tam o anda, karanlığın içinden bir gölge fırladı. Hızlı, sessiz ve ölümcül…
Kendi ülkemden olan asker, daha ne olduğunu anlayamadan, güçlü bir darbeyle yere yığıldı. Diğeri silahını ona doğru çevirdiğinde, gölge adamın kolunu çevirip silahı elinden düşürdü ve bir tekmeyle onu da geriye savurdu. Her şey saniyeler içinde olmuştu.
Kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyor, nefes almayı unutmuştum. Önümde duran kişi, o tanıdık, uzun boylu, geniş omuzlu siluetti. Yüzü yine o siyah maskeyle kapalıydı, sadece keskin, gri-mavi gözleri görünüyordu. Alex Ruino’ydu.
Beni öldürmek isteyen adamlar yerden kalkıp tekrar saldırmak istediklerinde, Alex onlara karşı tek başına öyle bir duruş sergiledi ki, adeta yer sarsıldı. Gözlerindeki ifadeyi gördüm; daha önce hiç görmediğim kadar sert, öfkeli ve koruyucuydu. Kısa sürede ikisini de etkisiz hale getirdi, ama öldürmedi. Sadece onları kaçmaları için korkutup, yere serdi.
Adamlar, onun gücünü görünce ve yanlarında beni görünce, daha fazla beklemeden karanlığın içine, kendi hatlarına doğru koşarak uzaklaştılar.
Tehlike geçmişti ama ben hâlâ olduğum yerde, taş kesilmiş gibi duruyordum. Alex hemen bana döndü. Gözleri korkuyla açılmış yüzümü, titreyen ellerimi süzdü. Bir adım yaklaştı, ama dokunmadı. Derin, boğuk, o bildiğim sesiyle, ama bu sefer çok daha gergin ve yüksek bir tonla, bana anlamadığım dilde bağırmaya başladı.
“Hemen buradan uzaklaş! Neden bu kadar dışarıda kalıyorsun? Aptal mısın? Ölecektin!”
Kelimeleri anlamıyordum, ama sesinin tonu, vücut dili her şeyi anlatıyordu. Korku, endişe, öfke… hepsi bir aradaydı. Bana bağırıyordu, ama bu bağırışta azarlamak değil, korktuğunu belli etmek vardı. Elini koluma hafifçe dokundurup, arkamdaki büyük, metal kapılı yapıyı işaret etti – silah deposuydu burası.
“Oraya gir! Saklan! Kimse çıkana kadar dışarı adım atmayacaksın! Anlıyor musun? Orada kal!”
Elini iteleyerek beni o kapıya doğru yönlendirdi. Gözleriyle emrediyordu, itiraz hakkım yoktu. Korkuyla, titreyerek kapıyı açtım ve içeri girdim. Kapı arkamdan ağır bir sesle kapandığında, kendimi karanlık, soğuk ve dar bir alanda buldum. Etrafımda silah yığınları, mühimmat kutuları vardı.
Karanlıkta, duvarın dibine çöktüm. Kalbim hâlâ deli gibi atıyordu. Az önce yaşadıklarım, kendi ülkemin adamlarının beni öldürmek istemesi, beni onlardan kurtaranın yine o düşman adam olması… her şey çok karmakarışıktı.
Düşündükçe aklım karışıyordu. Alex… beni kurtarmıştı. Hem de kendi adamları gibi değil, kendi canı pahasına. Neden? Neden bir düşman, benim kendi insanlarımın yapmadığı şeyi yapıp beni korumuştu? Gözlerinde gördüğüm o bakış… o soğuk gri gözlerde, benim anlayamadığım, kimsenin bilmediği bir şeyler vardı.
Karanlıkta, ellerimi dizlerimin arasına sıkıştırıp sessizce ağladım. Hem korkudan, hem çaresizlikten, hem de artık kime inanacağımı, kimin dost kimin düşman olduğunu bilemediğim için ağlıyordum.
Dışarıda ayak sesleri, bağırışmalar duyuyordum. Alex’in sesi, diğer askerlerin sesi… bir şeyler konuşuyorlardı, ama ne olduğunu anlamıyordum. Tek bildiğim, o adamın orada olduğunu, kapının önünde durduğunu ve beni koruduğunu hissetmekti.
O an anladım ki, bu savaş alanında, bu kanlı topraklarda tek gerçeğim, tek dayanağım sandığımdan çok farklıydı. Ve ben, artık sadece bedenen değil, ruhumla da bu esaretin içine daha da fazla çekiliyordum.