SENİ SEVMEĞİ HİÇ İSTEMEDİM - BİRİNCİ BÖLÜM
Toz dumanın bürüdüğü havada bayılmak üzereyken biri önümde durdu. Görüşüm bulanıktı ve aşırı kan kaybından bilincim yerinde değildi. Yüzünü bile göremeden bayıldım. Tek bildiğim tam bayılırken kulağıma boğuk bir sesle : "hayatda kalacaksın ama... " diyişi oldu. Uyandığımda dilini bilmediğim insanlar tarafında cebhe revirinde tedavi olunuyordum. Anastesi yoktu bu yüzden acıyı hiss etmek cehennem gibiydi. İçim susuzluktan yanıyordu....
Gözlerimi açtığımda, yabancı bir dilin uğultusuyla irkildim. Bir çadırın içindeydim, etraf yaralı askerler, silah sesleri hâlâ uzaktan geliyordu. Düşman cephesindeydim. Konuştukları kelimeleri anlamıyordum ama tavırları, hareketleri belliydi: Tehlikeliydiler, yabancıydılar… Ama beni öldürmemişlerdi. Hatta tam tersi, başımın ucunda bekliyor, yaralarımla yakından ilgileniyorlardı.
Anestezi yoktu, her müdahaleyi, her dikişi iliklerime kadar hissediyordum. Acı bedenimi sarmıştı ama en kötüsü bu değildi. Neden buradaydım? Neden kurşuna dizilmek yerine, bir esir gibi değil de, değerli bir hazine gibi özenle tedavi ediyorlardı?
Boğazım kurumuş, dilim damağıma yapışmıştı. Zorlukla fısıldadım:
— Su… Lütfen…
Yanımda duran, yüzü yırtık bir maskeyle kapalı asker hemen arkasını döndü ve bir an sonra elinde metal bir kapla geldi. Hiçbir sertlik göstermeden, yavaşça başımı kaldırıp dudaklarıma dayadı. Suyu içerken gözlerim onun gözlerine takıldı. Orada ne öfke vardı ne de kin. Sadece… İşe yarar bir şeyi koruma duygusu.
Tam o sırada çadırın kapısı aralandı. İçeriye giren kişiyle birlikte tüm sesler kesildi. Diğerleri hemen kenara çekildi, başlarını eğdiler. Yine o gölgeydi. Beni bulan, bayılmadan önce son sözleri duyan adam. Yüzü tamamen kapalıydı, sadece keskin bakışları görünüyordu.
Yavaşça yanıma yaklaştı. Adımları sessizdi ama her adımı ağırdı. Yanımdaki askere birkaç kelime söylediğinde, sesi tanıdık geliyordu. Adam hemen daha temiz bir bez, daha iyi merhem getirdi. Beni incitmekten kaçınıyor, yaralarımı en iyi şekilde kapatmaya çalışıyorlardı.
O adam, ellerini arkasına almış, beni izliyordu. Gözlerinde bir merak, bir hesaplaşma vardı. Sonunda o boğuk, tanıdık sesiyle konuştu:
— Seni öldürmeyeceğiz doktor. Çünkü senin hayatın, bizimkilerden daha değerli şimdi.
Dişlerimi sıktım. İçimde büyüyen nefret her şeye rağmen büyüktü. Bana iyi davranıyor, yaralarımı özenle sarıyorlardı, evet. Ama neden? Sadece kendi adamlarını kurtarmak için. Sadece beni bir araç olarak gördükleri için.
Bana doğru bir adım daha attı, maskesinin arkasından gözlerimin içine baktı:
— Burada iyileşeceksin. Güçleneceksin. Ve sonra… Kurtarmak için eğitildiğin ellerinle, bizimkileri yaşatacaksın.
O an anladım: Düşmanımdılar, bana her şeyi almışlardı. Ama beni kırmamış, incitmemişlerdi. Çünkü benim faydam onlar için zararımdan büyüktü. Ve bu, en büyük esaretti. Yaşatıyorlardı, ama beni kendilerine köle etmek için.
Kalbim kinle doluyordu. Bana gösterdikleri her iyi davranış, içimdeki nefreti biraz daha büyütüyordu. Lanet olsun… Lanet olsun ki, işe yaradığım için hayattaydım. Ve lanet olsun ki, bundan sonra yapmak zorunda olduklarım için kendimden bile nefret edecektim.
Bir hafta… Zaman burada sanki durmuş, her saniye bir asra dönüşmüştü. Günlerimi aynı çadırın içinde, aynı dört duvar arasında, yabancı bakışlar altında geçirdim. Etrafımda dillerini bilmediğim, duygularını anlayamadığım insanlar vardı. Kimseyle tek kelime konuşamıyordum; ne derdimi anlatabilecek, ne de bana bir selam verecek, halimi soracak bir tek kişi bile yoktu. Yapayalnızdım. Öyle bir yalnızdım ki, kendi nefesimden, kendi düşüncelerimden başka kimsem yoktu.
Yaralarım yavaş yavaş kapanıyor, vücudum eski gücünü geri kazanıyordu ama içimdeki boşluk her gün biraz daha büyüyordu. Tek tutunduğum, tek yaşama sebebim vardı: Yaşamak… Ve bir gün buradan kurtulup, ait olduğum topraklara, insanlara dönmek. Bu umut olmasaydı, o sessizlik ve yabancılık içinde çoktan yıkılırdım.
O maskeli adam… Beni bulan, kurtaran, kulağıma o son sözleri fısıldayan o adam… Bir daha hiç görünmemişti. Neredeydi, ne yapıyordu, bilmiyordum. Sadece onun emriyle burada olduğumu, onun sayesinde öldürülmek yerine tedavi edildiğimi biliyordum ama o gittikten sonra geriye sadece beni koruyan değil, aynı zamanda kullanan diğer askerler kalmıştı.
Tam bir hafta dolduğunda, çadırın bez kapısı sertçe aralandı. İçeriye üç kişi girdi. Hepsi silahlı, sert bakışlı adamlardı. Tanımadığım yüzler, hiç bilmediğim bakışlar… O adamın aksine, bunların gözlerinde ne bir merhamet izi vardı ne de bir hesap inceliği. Sadece emir alan, sorgulamadan uygulayan askerlerdi.
Yanımdaki sedyeye yaklaştılar. Biri elinde bir dosya, diğeri sargı bezleriyle yanıma geldi. Bana yabancı dilde bir şeyler söylediler, sesleri sert ve anlaşılmazdı. Ne dediğini bilmiyordum ama tavırları her şeyi anlatıyordu: “Kalk, zaman doldu.”
Bileğimi tutup nabzıma baktılar, kapanan yaralarıma baktılar. Hareketleri hızlı, kaba ama amacına yönelikti. Acıtmamaya çalışmıyorlardı, sadece işlerini bitirip çıkmak istiyorlardı. Aralarında konuşup başlarını salladılar. Anladığım tek şey iyileştiğimdi. Artık hasta değildim, artık bir işe yarayacak durumdaydım.
İçimdeki umut kırıldı, yerini yine o bildiğim, o soğuk nefrete bıraktı. Demek ki o adam gittiğinde, bana gösterilen o özen de bitmişti. Şimdi sadece bir eşyaydım ben onlar için. Kullanılmak üzere bekletilen bir araç.
İçlerinden biri, en öndeki olan, bana doğru döndü. Elini koluma yapıştırdı, beni kaldırmak için çekiştirdi. Bu kez, sanki birkaç kelimeyi benim dilimde ezberlemiş gibi, bozuk ama anlaşılır bir sesle:
— Artık… dinlenme… bitti, dedi dişlerinin arasından. Sesi tıpkı o adamınki gibi boğuktu ama onda olan o ağırlık, o gizem yoktu. Sadece kaba bir emir vardı.
Başka bir işaretçiyle dışarıyı gösterdi. Diğerleri kapının önünde bekliyordu.
— Gel…
Ayağa kalktım. Bacaklarım titriyordu, ama sadece zayıflıktan değil, içimdeki öfkeden de titriyordum. Etrafıma baktım. O adam yoktu. Beni kurtaran, bana bir hafta izin veren, yaralarımı özenle sardıran adam… ortada yoktu. Ve onun yokluğunda, gerçek esaretin ne kadar ağır olduğunu şimdi daha iyi anlıyordum.
Beni çadırdan çıkardılar. Güneş yüzüme vurdu ama ısıtmıyordu. Uzaklarda silah sesleri, bağrışmalar geliyordu. Büyük bir revir çadırına doğru götürülüyordum. İçeriden inleme sesleri, yabancı kelimeler duyuluyordu.
Beni kapının önünde durdurdular. Önümde, sıralanmış yaralı düşman askerleri vardı. Bana döndüler, işaretlerle orayı gösterdiler. Anlamıştım.
“İşte burası senin yeni yerin. Seni besledik, iyileştirdik. Şimdi borcunu ödeyeceksin.”
Dişlerimi sıktım. Gözlerimden yaş gelmiyordu artık, sadece kin vardı. O adamın yokluğunda, her şey daha da acımasızdı. Tek başınaydım, kimsesizdim. Ama hâlâ yaşıyordum. Ve hâlâ tek bir amacım vardı: Hayatta kalıp, bir gün buradan kaçmak.
O zamana kadar… bu eller, istemeden de olsa onların hayatlarına dokunmak zorundaydı. Ve bu düşünce, yaralarımın acısından çok daha fazla yakıyordu canımı. Lanet olsun… Lanet olsun ki, işe yaradığım için yaşıyordum. Ve lanet olsun ki, o adam gittiğinde, bana kalan tek şey bu cehennemin ta kendisiydi. Ve ben kendime o adama sonsuza kadar nefret edeceğime söz verdim!

LAURA COZEP

ALEX RUİNO