SENİ SEVMEĞİ HİÇ İSTEMEDİM – ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Silah deposunun soğuk, rutubetli duvarları arasında saatler geçirmiştim. Etrafımda istiflenmiş mermi kutuları, paslanmış silahlar ve ağır metal kokusu dışında hiçbir şey yoktu. Karanlık o kadar yoğundu ki, sadece kapının altından sızan ince ışık huzmesiyle nerede olduğumu anlayabiliyordum. Dizlerimi karnıma çekmiş, sırtımı duvara yaslamış, olduğum yerde öylece bekliyordum. Kalbimin atışı artık yavaşlamıştı ama içimdeki fırtına hiç dinmemişti.
Az önce yaşadıklarım, tüm gerçekleri altüst etmişti. Kendi ülkemin askerleri tarafından hain ilan edilmiş, öldürülmek istenmiştim. Beni kurtaran ise, bana göre her şeyin sorumlusu olan, bu esareti yaşatan, düşman bildiğim adamdı: Alex Ruino. O an orada olmasaydı, şimdi çoktan ölmüştüm. Bunu biliyordum. O yüzden artık ona karşı hissettiğim duyguların arasına yeni bir şey daha girmişti: Hayat borcu. Evet, bana bunu o yapmıştı, beni bu duruma o sokmuştu ama sonuç olarak hayatımı o kurtarmıştı. Ve bu borç, nefretimin üstüne bir gölge gibi düşüyor, içimi daha da kötü yakıyordu.
Dışarıda sesler azalmış, hareketlilik durulmuştu. Kapının önünde ayak sesleri duydum. Kilidin açılma sesiyle birlikte, içeriye loş bir ışık girdi. Gölge, kapının eşiğinde belirdi. Yine oydu. Uzun boyu, geniş omuzları ve her zamanki gibi yüzünü kapatan siyah maskesiyle, karanlığın tam ortasında duruyordu. Elinde bir fener vardı ve ışığı doğrudan bana tuttu. Gözleri, o delici gri-mavi gözleri, hemen beni buldu.
Hareketsizdim. Kalkmak, konuşmak, ona bakmak bile istemiyordum. Ona olan nefredim hâlâ taptazeydi, hatta artık daha büyüktü; çünkü onun sayesinde yaşıyordum ve bu durum, ona karşı olan öfkemi daha da artırıyordu. Beni bu kadar çaresiz, bu kadar borçlu ve yalnız bıraktığı için ondan nefret ediyordum.
İçeri adım attı, kapıyı arkasından kapattı ve yavaşça yanıma yaklaştı. Adımları sessizdi ama her adımı, yerin altından gelen bir titreşim gibi hissediliyordu. Yanıma geldiğinde, bir süre hiçbir şey söylemeden bana baktı. Feneri yüzüme doğrultmuştu, gözlerim kamaşıyordu ama gözlerimi ondan kaçırmadım. Gözlerimin içine öyle bir baktı ki, sanki aklımdan geçen her şeyi okuyordu. Nefretimi, borcumu, çaresizliğimi…
Sonunda o bildiğim, boğuk ve kalın sesiyle konuştu. Yine kendi dilindeydi, sesi sert ve azarlarcaydı.
“Neden emir dinlemezsin? Neden tek başına dışarı çıkarsın? Ölecektin! Kendi adamların tarafından öldürülecektin!”
Sözcükleri anlamıyordum ama vücut dili, sesinin yükselmesi her şeyi anlatıyordu. Bana kızgındı, sinirliydi. Eliyle kolumu tuttu, biraz sertçe yerden kaldırdı. Dokunuşu tenimde hissedildiğinde, istemsizce yüzümü buruşturdum ve kolumu çekmek için direndim.
“Bırak beni!” diye bağırdım kendi dilimde, gözlerimi ona dikerek. “Ne diyorsun anlamıyorum! Anlamak da istemiyorum! Senin yüzünden buradayım, senin yüzünden bu haldeyim!”
Sanki düşüncelerimi duymuş gibi, gözleri kısıldı. Maskesinin arkasında dudaklarının kıvrıldığını, alaycı bir ifadenin belirdiğini hissettim. Elini bıraktı ama bir adım bile geri çekilmedi.
“Gel,” dedi bu kez, sadece bu kelimeyi benim dilimde tekrarlayarak. “Gel benimle.”
Arkasını döndü ve gitmeye başladı. Peşinden gitmezsem ne olacağını biliyordum. Yapabileceğim başka bir şey yoktu. İçimdeki öfkeyle, dişlerimi sıkarak ve adımlarımı olabildiğince ağırlaştırarak onu takip ettim.
Depodan çıkıp, karanlık kamp alanından geçtik. Yol boyunca hiç konuşmadık. Etrafta devriye gezen askerler onu görünce hemen kenara çekiliyor, saygıyla geçmesini bekliyorlardı. O, adeta bu toprakların sahibiydi. Her adımında gücünü, otoritesini ve tehlikesini hissettiriyordu. Yanından geçerken bana bakan diğer askerlerin gözlerinde ise sadece merak ve hesaplama vardı. Onlar için ben hâlâ bir eşyaydım, bir araçtım.
Beni, ana revir çadırının hemen yanında, daha küçük, daha özel bir çadıra getirdi. Burası diğerleri gibi kalabalık ve gürültülü değildi. İçeride bir masa, bir sandalye, bir yatak ve tıbbi malzemelerden oluşan küçük bir dolap vardı. Daha önce hiç gelmediğim bu yer, onun özel alanı olmalıydı.
İçeri girdiğimizde, kapı arkamızdan kapatıldı. Artık sadece ikimizdik.
Alex, masanın üzerine elindeki feneri bıraktı ve bana döndü. Bu kez sesi daha sakin, daha kontrollüydü. Konuşmaya başladı, yine kendi dilinde uzun uzun bir şeyler anlattı. Elini kolunu sallayarak, dışarıyı işaret ederek, kendi ülkemin askerlerini göstererek bir şeyler anlatıyordu. Anlamıyordum ama ne demek istediğini çıkarabiliyordum: “Gördün mü? Senin kendi halkın bile sana düşman. Seni öldürmek istediler. Artık oraya ait değilsin. Tek güvencen burası, benim korumam altında olmak.”
Bu düşünce beni öyle bir öfkelendirdi ki, yerimde duramadım. Sinirlerim bozulmuştu. Bana göre onun yaptığı şey, beni esir tutmak ve bunu meşru göstermekten başka bir şey değildi. Kollarımı göğsümde birleştirdim, gözlerimi en keskin haliyle ona diktim ve yüksek sesle, kendi dilimde haykırmaya başladım; ne anlayıp anlamadığını umursamadan, içimdeki tüm nefreti kusarcasına konuştum.
“Ne anlatıyorsun sen orada öyle?!” diye bağırdım, sesim titreyerek. “Kendini haklı çıkarmaya çalışma! Kendi adamlarımın beni öldürmek istemesi senin eserinin bir parçası değil mi? Senin yüzünden buradayım! Senin yüzünden onların elbiselerini giyiyorum, senin yüzünden onların adamlarını iyileştiriyorum! Onlar beni hain sandı, çünkü sen beni bir insan gibi değil, bir köle gibi yanında tutuyorsun! Evet, hayatımı kurtardın… bunu asla unutmayacağım. Ama bu, sana minnet duyacağım anlamına gelmiyor! Senden nefret ediyorum Alex Ruino! Sana olan nefredim, ölüm korkumdan bile büyük!”
Sözlerim bitince, çadırın içine derin bir sessizlik çöktü. Nefes nefese kalmıştım, göğsüm inip kalkıyordu. Gözlerimden yaşlar geliyordu ama bu acıdan değil, öfkeden, çaresizlikten akan yaşlardı.
Alex, hiç kıpırdamadan, yüzünde en ufak bir ifade değişikliği olmadan beni dinledi. Anlamadığına emindim… en azından benim bildiğim kadarıyla anlamıyordu. Gözlerimi, yüzümü, her bir hareketimi öyle dikkatli izliyordu ki, sanki her kelimenin anlamını ruhumdan okuyordu. Gözlerindeki ifade değişmedi; yine o soğuk, mesafeli, hesapçı bakış vardı. Ama dikkatle baktığımda, o gri gözlerin derinliğinde bir yerlerde, benim anlayamadığım bir kıvılcım çaktığını görür gibi oldum.
Yavaşça bana doğru bir adım daha attı. Aramızdaki mesafe o kadar azaldı ki, tenindeki soğuk hava yüzüme vuruyordu. Elini kaldırdı, parmaklarını maskesinin kenarına götürdü. Bir an, maskesini indirecek, yüzünü bana gösterecek sandım. Kalbim yerinden fırlayacakmış gibi attı. Merak… en büyük zaafımdı. Yüzünü görmek, kim olduğunu, neye benzediğini bilmek için yanıp tutuşuyordum. Ama o, sadece saçlarının arasına giren bir tozu almak için elini kaldırmıştı. Hayal kırıklığıyla nefesimi verdim.
Tam o sırada, çadırın dışından Elara’nın sesi duyuldu. Aceleyle bir şeyler söylüyordu, sesi endişeliydi. Kapı aralandığında, Elara’nın yüzü göründü. Bana dönüp, benim dilimde değil, kendi dilinde hızlıca konuştu ama tam o sırada arkasından Mia seslendi ve Elara istemsizce, çok akıcı ve kusursuz bir şekilde benim dilimde cevap verdi:
“Biliyorum, ama henüz zamanı değil. Duymaması gereken şeyler var.”
O an dünya başıma yıkıldı.
Donup kaldım. Gözlerim Elara’nın üzerine kilitlendi. Az önce söylediği kelimeler, benim ana dilimdi. Hem de ne kadar rahat, ne kadar doğru konuşuyordu! Şoktan ağzım açık kaldı. Elara da fark etti ne yaptığını. Yüzü bembeyaz oldu, gözleri irileşti, hemen başını çevirdi ve hızla uzaklaştı.
Arkalarından Alex’e baktım. O da görmüştü, duymuştu. Ve en kötüsü… o da en ufak bir şaşkınlık yaşamamıştı. Sanki bu normal bir şeymiş gibi, olduğu yerde duruyor, benim tepkimi izliyordu.
“Neden…?” diye fısıldadım önce, sesim çıkmıyordu. Sonra sesimi yükselttim, haykırarak tekrarladım. “Neden?! Hepiniz biliyorsunuz! Hepiniz benim dilimi konuşabiliyorsunuz! Anlıyorsunuz beni!”
Alex hareketsizdi. Sadece gözleri benim üzerimdeydi. Yüzü hâlâ duvar gibi sert, ifadesizdi.
“Neden bana bunu yaptınız?!” diye bağırdım, artık tüm gerçekler yüzüme vurmuş gibiydi. “Neden anlamıyor gibi davrandınız? Neden aylardır beni yalnız, çaresiz, anlaşılmaz bir dünyada yaşamaya mahkûm ettiniz? Neden konuşmuyordunuz benimle?!”
Öfkeyle ona doğru bir adım attım. Artık hayat borcu falan kalmıştı aklımda, artık tek hissettiğim, en ağır hakareti uğramış olmanın verdiği kırgınlık ve öfkeydi.
“Cevap ver!” diye bağırdım yüzüne karşı. “Neden?! Hepiniz anlıyordunuz! Benim ne dediğimi, ne hissettiğimi, ne düşündüğümü her kelimesini anlıyordunuz! Neden?! Sırf beni küçük düşürmek, bana köle muamelesi yapmak için mi? Konuş benimle! Şimdi konuş!”
Alex yavaşça derin bir nefes aldı. Maskesinin altında dudaklarının ince bir çizgi haline geldiğini, yüzünün daha da sertleştiğini gördüm. Gözleri artık o soğuk duvarın ardında, tamamen kapalı ve acımasızdı. Ve bu kez, tamamen benim dilimde, akıcı, kusursuz ve en az benimki kadar sert, keskin bir sesle cevap verdi.
“Çünkü sana değer vermek, seni insan yerine koymak, seninle eşit seviyede konuşmak demekti.”
Sesi çadırın içinde yankılandı. Gözlerim faltaşı gibi açıldı. Şoktan ne diyeceğimi bilemedim.
“Ve sen bir düşmandın Laura Cozep,” diye devam etti, adım adım bana yaklaşırken, sesi her kelimede daha da ağırlaşıyor, neredeyse buz gibi soğuyordu. “Düşmanla dost gibi konuşulmaz. Düşmana açıklama yapılmaz. Düşmana merhamet edilmez. Seni sadece bir araç olarak gördüğümüzü sanıyordun ya… işte o yüzden öyle davrandık. Seninle aynı dili konuşursak, seninle iletişim kurarsak, aramızdaki o düşmanlık duvarı yıkılırdı. Ve ben… o sınırlar asla kalkmamalıydı.”
“Yalan söylüyorsun!” diye haykırdım, gözyaşlarım yüzüme akarken. “Sadece beni eziyet etmek, çaresizliğimi izlemek için yaptınız bunu! Beni ne kadar küçük, ne kadar yalnız hissettirdiğinizi biliyor musun?!”
“Biliyorum,” dedi Alex, sesinde en ufak bir yumuşama, en ufak bir pişmanlık kırıntısı yoktu. Tamamen hesapçı ve katıydı. “Ama bu senin sorunun. Düşman topraklarında bulunmanın bedeli bu. Eğer seninle konuşsaydım, eğer sana her şeyi anlatsaydım, o zaman sen bu kadar güçlü kalamazdın. O zaman sen sadece bir esir değil, bu savaşın bir parçası, bir insan olurdun. Ve insanlar… insanlar düşmanlarına karşı bu kadar etkili olamazlar. Senin işini iyi yapmanı, hayatta kalmanı, güçlü olmanı istedim, çünkü bana lazımsın. Anlamadığın bir dünyada hayatta kalmak, anlaşılır bir dünyada yaşamaktan daha çok direnç gerektirir. Sen de o direnci kazandın. Hepsi bu kadar.”
“Beni kullandın!” diye haykırdım, yumruklarımı sıkarak. “Hepiniz beni kullandınız! Elara, Mia, diğerleri… hepsi anlıyordu, hepsi benimle alay eder gibi davrandı!”
“Onlar sadece emirleri yerine getirdi,” dedi Alex, omuzlarını hafifçe silkerek, sanki bu çok önemsiz, basit bir şeymiş gibi. “Sana karşı mesafeli durmaları, seni işe yarar bir eşya gibi görmeleri emredildi. Çünkü eğer sana insan gibi davransalardı, senin de onlar gibi olduğunu, onların da senin gibi insanlar olduğunu fark edeceklerdi. Ve savaşta en tehlikeli şey, düşmanın da insan olduğunu anlamaktır Laura. Biz o hatayı asla yapmadık.”
Bana doğru bir adım daha yaklaştı. Artık aramızda neredeyse mesafe kalmamıştı. Gözleri, o gri-mavi gözleri, benimkilerin tam içine bakıyordu; ama öyle bir bakıştı ki, orada kendimden başka hiçbir şey göremiyordum. Merhamet yoktu, acımak yoktu, sadece görev ve düşmanlık vardı.
“Senin düşündüğün kadar yumuşak kalpli değilim,” dedi, sesi keskin bir bıçak gibiydi. Neden bu kadar katı olduğunu, neden bu kadar duvar ördüğünü sormak istedim ama kelimeler boğazıma düğümlendi. Öfkem hâlâ tazeydi, kırgınlığım çok büyüktü. Ama artık bir şeyi biliyordum: O, beni her zaman anlamıştı. Her ne zaman ağladıysam, her ne zaman bağırdıysam, her ne zaman acı çektimse… hepsini duymuş, hepsini anlamış, hepsini izlemişti. Ve sessiz kalmıştı. Merhamet etmemiş, acımamış, sadece izlemişti. Bu gerçek, kalbimi onun soğukluğundan daha fazla acıttı.
“Demek… her şeyi biliyordun,” dedim titreyen bir sesle. “Benim ne kadar çaresiz olduğumu, ne kadar yalnız olduğumu, ne kadar nefret ettiğimi… hepsini biliyordun ve hiçbir şey yapmadın.”
“Evet,” dedi net, kesin ve soğuk bir dille. “Hepsini biliyordum. Ve gerekeni yaptım: Seni işe yarar tuttum.”
“O zaman şimdi söyle bana Alex Ruino,” dedim, gözlerimin içine bakarak, tüm gerçeği öğrenmek istercesine. “Beni neden kurtardın? Sadece bir hekime ihtiyacın olduğu için mi? Başka hiçbir neden yok mu?”
Bir an duraksadı. Gözleri yüzümde gezindi, dudakları aralandı ama sesinde en ufak bir yumuşama yoktu.
“Neden başka bir neden olsun ki?” dedi, alaycı bir tonla. “Sen bir araçsın Laura. Değerli bir araç, evet. Ama sonuçta bir araç. Seni kurtardım çünkü benim adamlarımı sen iyileştirecektin. Seni burada tuttum çünkü işin bitmedi. Seni korudum çünkü bir başkasının seni öldürmesine izin veremem… o hakkı sadece benim kullanabileceğimi biliyorsun artık.”
Elini uzattı, kolumu sertçe ama incitmeden tuttu ve kapıyı işaret etti.
“Dışarıda bekleyen yaralılar var,” dedi, sesi tekrar o eski komutan tonuna bürünmüştü. “Senin onlara bakman gerekiyor. Hekimlik görevin devam ediyor. Konuşacak başka bir şey yok.”
“Hayır!” diye karşı çıktım, yolumu kestim. “Şimdi bitmedi! Artık her şeyi biliyorken, her şey değişti! Sen beni her zaman anlamışsın, her kelimemi duymuşsun… peki ya benim nefretim? Onu da duydun mu? Ona da şahit oldun mu?”
Yüzüme öyle bir baktı ki, içimi ürperten bir boşluk vardı bakışlarında.
“Her kelimeni duydum, her nefretini hissettim,” dedi, neredeyse fısıltıyla ama yine de buz gibi. “Ve sana söylüyorum Laura… o nefretin bana yeter. Senden başka hiçbir şey istemiyorum. Sevgi istemiyorum, saygı istemiyorum. Sadece o nefretinle burada kal, işini yap ve borcunu öde. Hayat borcun bitene kadar.”
Elini kolumdan çekti, arkamı dönmem için hafifçe itti.
“Hadi,” dedi, emredici ve kesin bir sesle. “İşine dön. Ve unutma… artık gerçeği biliyorsun. Hepimiz senin dilini biliyoruz. Ama bu, hiçbir şeyi değiştirmiyor. Sen hâlâ bir esirsin, ben hâlâ senin düşmanınız. Aramızdaki sınırlar hâlâ duruyor ve ben onların yıkılmasına asla izin vermeyeceğim.”
Çadırdan dışarı çıktığımızda gece iyice çökmüştü ama kamp yerinde büyük bir hareketlilik vardı. Sınırdan gelen bir saldırı haberi gelmiş, birçok asker yaralanmıştı. Revir çadırı tıklım tıklım doluydu. İnleme sesleri, bağrışmalar, emirler havada uçuşuyordu.
Hemen iş başına geçtim. Elara ve Mia yanımdaydı. İkisi de başlarını önlerine eğmiş, gözlerini kaçırıyor, bana bakmaya cesaret edemiyorlardı. Artık her şey değişmişti. Aramızdaki o görünmez engel kalkmış, yerini binlerce yalan ve sessizlik bırakmıştı.
Çalışırken Alex’in her zaman olduğu gibi çadırın girişinde durmuş, beni izlediğini fark ettim. Her zamanki gibi oradaydı. Gölgesi, bakışları üzerimdeydi. Ama artık o bakışların ne anlama geldiğini, neyi sakladığını biliyordum: Hiçbir şeyi. Sadece görev, sadece düşmanlık, sadece hesap.
Saatlerce çalıştım. Ellerim yıprandı, kollarım ağrıdı, ayakta durmaktan bacaklarım tutulmuştu. Her seferinde aynı şeyi yapıyordum: Düşmanlarımı iyileştiriyor, onları hayata döndürüyor, kendi ülkeme karşı tekrar savaşmalarını sağlıyordum. Her dikiş attığımda, her kanı durdurduğumda kendi vicdanımda yeni bir yara açıyordum. Ama bir yandan da, o insanların geride bıraktıkları sevdiklerini, fotoğraflarını, umutlarını gördükçe, sadece bir hekim olarak kalıyordum.
Gece yarısına doğru, saldırı tehlikesi geçti ve yaralıların durumu kontrol altına alındı. Herkes dinlenmeye çekilirken, ben dışarıya, temiz hava almak için çıktım. Hava çok soğuktu, rüzgar yüzüme vuruyordu. Bir ağacın altına çöktüm, başımı ellerimin arasına aldım.
Artık ne yapacağımı, ne düşüneceğimi bilmiyordum. Kendi ülkem tarafından reddedilmiş, düşmanım tarafından korunmuş, hayat borcu altına girmiş, ama hâlâ deli gibi nefret ediyordum. Ve en kötüsü… artık onun beni her zaman anladığını, her kelimemi duyduğunu biliyordum. Ve buna rağmen, bana karşı en ufak bir merhamet göstermediğini, sadece bir araç olarak gördüğünü…
Ayak sesleri duydum. Bu sefer tanıdığım, ağır adımlardı. Alex yanıma geldi. Yanıma oturmadı, ama birkaç adım arkamda durdu. Uzun bir süre konuşmadı. Sessizlik, rüzgarın sesiyle birlikte etrafı sardı.
Sonunda konuştu. Sesi, rüzgarın uğultusunun arasında net ve derin bir şekilde duyuldu. Bu kez, tamamen benim dilimde, akıcı ve buz gibi soğuk bir sesle konuştu.
“Şimdi her şeyi biliyorsun Laura. Artık bahanen de yok. Anlaşılmadığın için üzülmek, yalnızım diye sızlanmak yok. Her kelimeni duyuyorum, her düşünceni anlıyorum. Ve yine de… buradasın. Yine de bana hizmet ediyorsun. Çünkü başka çaren yok.”
Başımı kaldırdım, arkamda duran karanlık siluete baktım. Yüzü hâlâ kapalıydı, ama gözleri ay ışığında parlıyordu. Orada ne bir yumuşama, ne bir acıma vardı. Sadece keskin, delici bir gerçeklik vardı.
“Evet,” dedim, sesim yorgun ve kırgındı, ama aynı zamanda dik ve kararlıydı. “Buradayım. Çünkü senin elindeyim. Çünkü sana hayat borcum var. Ve bu borcu ödemeden, bu cehennemden çıkmadan ölmeyeceğim. Senden nefret ediyorum Alex Ruino. Her geçen gün biraz daha fazla nefret ediyorum. Ve bu asla değişmeyek! Asla”
Alex hafifçe başını salladı. Gözlerinde o anlaşılmaz, boş ifade yine belirdi.
“Biliyorum,” dedi sadece, en ufak bir duygu kırıntısı olmadan. “Biliyorum. Ve tam olarak istediğim de bu.”
Arkasını dönüp gittiğinde, geride kalan sadece ben ve içimdeki o büyük savaş oldu. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Ama tek bir şey değişmemişti: Ben hâlâ onun esiriydim, hâlâ ona borçluydum, hâlâ ondan nefret ediyordum. Ve o, aramızdaki sınırları öyle bir korumuştu ki, ne o yanıma yaklaşmıştı, ne ben ondan uzaklaşabilmiştim. Sadece savaş devam ediyordu… ve ben, bu savaşın tam ortasında, kaderimin nereye gittiğini bilmeden, ayakta kalmaya çalışıyordum.