KAN VE ŞİFA
3. Bölüm: Kalbin İlk İsyanı
Güneş, Karabey konağının yüksek duvarlarına çarparak yükselirken, Dilan hayatının en uzun gecesini geride bırakmıştı. Kilitli kapı sabahın erken saatlerinde açıldı, ancak karşısında Baran’ı değil, elinde bir tepsiyle duran genç bir hizmetliyi buldu.
KISKANÇLIĞIN İLK TOHUMLARI
Öğlene doğru, kasabanın genç doktoru Ömer, sağlık ocağından Dilan’ın alınarak konağa getirildiğini duyunca soluğu Karabey konağının kapısında aldı. Ömer, Dilan’ın üniversiteden arkadaşıydı ve ona olan ilgisini saklamıyordu.
Baran, avluda adamlarıyla sevkiyat konuşurken kapıdaki gürültüyle başını çevirdi.
"Dilan’ı görmem lazım! Onu burada zorla tutamazsınız!" diye bağırıyordu Ömer.
Baran’ın gözleri bir anda karardı. "Dilan mı?" diye mırıldandı. İsminin yabancı bir erkeğin ağzında bu kadar samimi telaffuz edilmesi, göğsünde anlam veremediği bir yanma hissi uyandırmıştı.
Baran merdivenleri ağır ağır indi. "Kimsin sen?"
"Ben doktor Ömer, Dilan’ın meslektaşı ve... yakınıyım."
O an Baran için zaman durdu. "Yakınıyım" kelimesi, genç ağanın zihninde bir savaş ilanı gibi yankılandı. "Giremezsin," dedi Baran, sesi ölümcül bir sessizlikteydi. "O artık Karabeylerin koruması altında."
AYNI GÖKYÜZÜNÜN ALTINDA
Tam o sırada Dilan avluya çıktı. Ömer’i görünce yüzünde bir rahatlama belirdi. "Ömer! Geldin mi?" diyerek ona doğru adımladı.
Baran, Dilan’ın o genç adama bakarken yüzünde oluşan tebessümü gördüğünde, içindeki o vahşi canavarın uyandığını hissetti. Hızla aralarına girdi. Gövdesiyle Dilan’ın Ömer’e olan görüş açısını kapattı.
"Odanıza dönün Hemşire Hanım," dedi Baran. Dişlerini sıkarak konuşuyordu.
"Baran Bey, arkadaşımla konuşmama izin vermeyecek misiniz?" diye itiraz etti Dilan.
Baran, Dilan’ın kolunu nazik ama sarsılmaz bir kararlılıkla kavradı. "Burada kuralları ben koyarım demiştin ya... Bir kural daha ekle: Benim evimde, benim iznim olmadan kimseyle görüşemezsin."
AŞKIN SESSİZ İTİRAFI
Akşam olup konak sessizliğe büründüğünde, Baran çalışma odasında tek başınaydı. Elindeki kehribar tesbihi hızla çekiyordu ama zihni durulmuyordu. Dilan’ın o doktora gülümsemesi gözünün önünden gitmiyordu.
Kapı hafifçe tıklandı. İçeri giren Dilan’dı. "Neden böyle yapıyorsunuz? Ben sizin esiriniz değilim," dedi, gözleri yaşlı ama gururlu.
Baran yerinden fırlayıp ona doğru yürüdü. Dilan’ı kütüphaneyle kendi arasına sıkıştırdı. Aralarında santimler kalmıştı.
"Neden biliyor musun?" diye fısıldadı Baran. Sesi ilk kez bu kadar kırılgandı. "Çünkü o adam sana baktığında, benim sana bakmaya bile korktuğum şeyi görüyorum. Senin o bembeyaz dünyanda benim gibi eli kanlı bir adama yer olmadığını biliyorum ama yine de... seni o odadan dışarı, başkasının yanına göndermeye tahammülüm yok."
Dilan’ın nefesi kesildi. Baran’ın sert bakışlarının altındaki o derin çaresizliği ilk kez görüyordu.
Baran, titreyen elini Dilan’ın yanağına doğru uzattı ama dokunmaya kıyamadı. "Ben hayatım boyunca sadece hükmetmeyi öğrendim Hemşire... Ama senin önünde, diz çökmek istiyorum. Bu neyin nesidir?"
Dilan, kalbinin göğüs kafesini zorladığını hissediyordu. "Bu... korktuğunuz o şey, Baran Ağa," dedi fısıltıyla.
Baran, Dilan’ın gözlerine bakarken ilk kez bir savaşı kaybettiğini anladı. O gece, törenin ve kanın hüküm sürdüğü bu topraklarda, Baran Karabey’in kalbi, düşmanına değil, şifasına teslim olmuştu.
3. Bölümün Sonu.