KAN VE ŞİFA
2. Bölüm: Töre ve Vicdan Arasında
Mardin’in üzerine çöken gece, sadece karanlığı değil, yıllardır bastırılan sırları da beraberinde getirmişti. Baran’ın uzattığı o beyaz mendil, Dilan’ın elindeki kanı temizlemişti belki ama kalbindeki tedirginliği silememişti.
KARABEY KONAĞI’NDA SESSİZ ÇIĞLIK
Baran, konağın devasa avlusuna girdiğinde adımları yankılanıyordu. Babaannesi Azade Hanım, elinde tesbihiyle divanda oturmuş, hükümran bakışlarını torununa dikmişti.
"Baran," dedi yaşlı kadın, sesi taş gibi sertti. "O çocuk kurtulmuş diyorlar. Oysa o aile bizim kan davalımızdır. Sen bir Karabey olarak o çocuğun ölmesine izin vermeliydin."
Baran durdu. Ceketini çıkarıp koltuğunun altına aldı. "Benim olduğum yerde bir çocuk ölmez, Azade Hanım. Hele ki bir kadın bana ne yapmam gerektiğini öğretirken ben sadece izleyemezdim."
Azade Hanım’ın gözleri kısıldı. "O hemşire... Kim olduğunu, nereden geldiğini bilmediğin o kız senin aklını karıştırmasın. Töre ne derse o olur."
SAĞLIK OCAĞINDA BEKLEYİŞ
Dilan, geceyi sağlık ocağındaki küçük odasında geçiriyordu. Pencereden dışarıdaki uçsuz bucaksız ovaya bakarken, o sert bakışlı adamı düşünmeden edemiyordu. Baran Karabey... Adını köylülerden duymuştu. Bu toprakların hem korkulan hem de saygı duyulan tek ismiydi.
Aniden kapı sertçe çalındı. Dilan korkuyla yerinden sıçradı. Kapıyı açtığında karşısında Baran’ın adamlarından Cihan’ı gördü.
"Hemşire Hanım, Ağa seni çağırır."
"Bu saatte mi? Gelemem, burayı terk edemem," dedi Dilan kararlılıkla.
Cihan hafifçe gülümsedi ama bu dostça bir gülüş değildi. "Baran Ağa çağırıyorsa, gidilir. Hem... Kurtardığın çocuk fenalaşmış, konakta bakılması gerek."
Dilan’ın vicdanı, korkusuna galip geldi. Çantasını kaptığı gibi dışarı çıktı.
GECE YARISI HESAPLAŞMASI
Konak kapıları gıcırdayarak açıldı. Dilan, ağır taş duvarların arasından geçip çalışma odasına girdiğinde Baran’ı geniş pencerenin önünde, arkası dönük şekilde buldu.
"Çocuk nerede?" diye sordu Dilan, nefes nefese.
Baran yavaşça döndü. Odada çocuk falan yoktu. Masa üzerinde, akşamki o beyaz mendil duruyordu; yıkanmış ve ütülenmiş halde.
"Çocuk iyi, hastaneye sevk ettirdim," dedi Baran. Sesi bu kez daha alçaktı. "Seni buraya başka bir şey için çağırdım."
Dilan kaşlarını çattı. "Beni korkuttunuz! Neden yaptınız bunu?"
Baran masaya doğru bir adım attı. Aralarındaki mesafe azaldığında Dilan, onun barut ve pahalı parfüm karışımı kokusunu duyabiliyordu. "Mardin’de kimse bana hayır demez, Hemşire. Ama sen bugün herkesin içinde benim elimi kolumu bağladın. Kimsin sen?"
Dilan başını dikleştirdi. "Ben sadece işini yapmaya çalışan biriyim. Sizin ağalığınız, benim yeminimin bittiği yerde durur."
Baran’ın dudaklarında belli belirsiz, tehlikeli bir gülümseme belirdi. "Burada kurallar farklı işler. Bu gece burada kalacaksın. Yarın sabah seninle ilgili bir karar vereceğim."
"Esir mi alıyorsunuz beni?" diye bağırdı Dilan.
Baran, kapıya yönelirken durdu ve omzunun üzerinden baktı:
"Hayır... Seni koruyorum. Çünkü o çocuğu kurtardığın için artık sen de bu kan davasının bir parçasısın."
Dilan, arkasından kilitlenen kapının sesiyle buz kesti. Mardin’in sert rüzgarı penceresini döverken, asıl fırtınanın bu taş duvarların içinde koptuğunu anlamıştı.
2. Bölümün Sonu.