Sabahın ilk ışıkları perde aralığından içeri süzülüp yüzüme vurduğunda gözlerimi hemen açmadım. Güneşin sıcaklığı tenimde yavaşça dolaşırken birkaç saniye daha olduğum yerde kaldım. Odanın sessizliği, dışarıdan gelen uzak araba sesleriyle zaman zaman bölünüyor, pencerenin ardından şehrin çoktan uyanmış olduğunu belli eden küçük sesler içeri kadar ulaşıyordu. Gözlerimi açıp tavana baktığımda dünün yorgunluğu hâlâ üzerimdeydi ama garip bir şekilde içimde hafif bir heyecan da vardı. Bugün ne olacağını bilmiyordum. Belki de son zamanlarda hayatımın en alışılmadık tarafı buydu; artık hiçbir günün bir öncekinin aynısı olacağını düşünemiyordum.
Yataktan kalkıp perdeyi tamamen açtım. Güneş, karşıdaki binaların arasından yükseliyor, camların üzerine vuran ışık gözlerimi kısarak dışarı bakmama neden oluyordu. Pencereyi araladığımda içeri ılık bir hava doldu. Sokakta insanlar işe yetişmenin telaşıyla bir yerlere gidiyor, kaldırımın kenarındaki küçük dükkânlardan birinin kepengi ağır ağır açılıyordu. Bir adam elindeki kahveyi diğer elindeki telefonla birlikte taşımaya çalışıyor, karşı kaldırımda iki kadın kısa bir konuşmanın ardından yollarını ayırıyordu. Herkesin bir yere yetiştiği, herkesin kendine ait bir hayatın içinde ilerlediği o sabah telaşını izlerken bir süre hiçbir şey düşünmedim. Sonra aklıma Lübnan geldi. Bizim evin sabahları geldi aklıma. Annemin mutfaktan gelen sesi, babamın daha gün tam aydınlanmadan uyanmış olması, evin içinde birbirine karışan o tanıdık sesler... Burada her şey daha büyük, daha hareketli ve daha özgürdü. İstediğim yere gidebilir, istediğim şeyi yapabilir, kendi kararlarımı kendim verebilirdim. Ama insan bazen sahip olduğu özgürlüğün içinde bile bir şeylerin eksikliğini hissedebiliyordu. Çünkü özgür olmak, özlediğin insanları yanında getirmiyordu.
Babamı düşündüğümde içimde küçük bir huzursuzluk oluştu. Son konuşmamızın üzerinden çok geçmemişti ama uzaklık bazen birkaç günü bile olduğundan daha uzun hissettiriyordu. Onun nasıl olduğunu merak ediyordum. Annem telefonda her şeyin yolunda olduğunu söylese bile içimde bir taraf ona tamamen inanmak istemiyordu. Belki de aileden uzakta olmanın en kötü yanı buydu. Bir şey olduğunda kapıyı açıp yanlarına gidemiyordun. Bir hastalık olduğunda yüzlerine bakıp gerçekten iyi olup olmadıklarını anlayamıyordun. Telefonun diğer ucundaki birkaç cümleye güvenmek zorunda kalıyordun.
Telefonum yatağın üzerinde titrediğinde düşüncelerim bölündü. Ekranda Rosali'nin adı vardı.
Uyandın mı?
Gülümsedim.
Evet.
Cevabı birkaç saniye sonra geldi.
Akşam için hazırlan. Seni almaya geliyorum.
Mesaja bakıp yatağın kenarına oturdum.
Hâlâ gitmek zorunda mıyım?
Bu kez cevap daha hızlı geldi.
Evet.
Ardından bir mesaj daha gönderdi.
Ve hayır, itirazını dinlemiyorum.
İstemeden güldüm. Telefonu kenara bırakırken içimdeki ağırlığın biraz olsun dağıldığını hissettim. Belki de gitmek istemememin asıl sebebi balo değildi. Tanımadığım insanların arasında bulunmak, aksanımın yeniden dikkat çekmesi, kendimi yabancı hissetmekti. Ama Rosali'nin yanında olduğumda bunların hiçbirini fazla düşünmüyordum. Onun yanında kendimi sürekli açıklamak zorunda hissetmiyordum. Belki de yeni bir ülkede insanın ihtiyacı olan ilk şey, her şeyi çözecek birinin olması değildi. Sadece yanında kendisi gibi davranabileceği birinin olmasıydı.
Akşam üzeri hava yavaş yavaş serinlemeye başladığında hazırlanmaya koyuldum. Yatağın üzerine bıraktığım elbiseye bir süre sadece baktım. İlk gördüğümde çok gösterişli bulmamıştım ama gün ışığının son kırıntıları kumaşın üzerine vurdukça içindeki küçük ışıltılar ortaya çıkıyordu. Elbiseyi elime aldığımda kumaş parmaklarımın arasından yumuşakça kaydı. Bazı yerlerinde ışığı yakalayan ince gümüş çizgiler vardı; hareket ettikçe belli oluyor, sonra yeniden kayboluyordu. Üzerime geçirdiğimde eteği dizlerimin biraz altında kalıyor, yürüdükçe kumaş hafifçe dalgalanıyordu. Aynanın karşısında birkaç saniye hareketsiz durdum.
Saçlarımı omuzlarımın üzerine bıraktım. Yüzüme fazla abartılı olmayan bir makyaj yaptım; yalnızca kendimi biraz daha farklı hissettirecek kadar. Sonra tekrar aynaya baktım. Birkaç ay önce başka bir ülkede, başka bir hayatın içinde olan kız hâlâ bendim. Fakat aynadaki yüzümde, sanki o eski hayatla arama görünmez bir mesafe girmişti. Bunun iyi mi kötü mü olduğunu bilmiyordum. Sadece değiştiğimi hissediyordum.
Rosali kapımı çaldığında son kez aynaya baktım, çantamı aldım ve dışarı çıktım.
Arabaya bindiğimde camı biraz araladım. Gün boyunca biriken sıcaklık yerini yavaş yavaş akşam serinliğine bırakıyordu. Şehrin ışıkları birer birer yanmış, dükkânların önündeki insanlar günün telaşından sıyrılıp daha yavaş hareket eder hâle gelmişti. Kaldırımlarda yürüyen insanlar, sokak köşelerinde konuşan arkadaş grupları, bir kafeden dışarı taşan kahkaha sesleri birbirine karışıyordu. Camdan dışarı bakarken bazen hiç tanımadığım bir sokağın görüntüsünde bile birkaç saniyeliğine oyalanıyordum. Bu şehir artık yalnızca geldiğim bir yer değildi. Yavaş yavaş hayatımın içine yerleşiyordu.
Rosali yol boyunca birkaç kez bana bakıp gülümsedi.
“Çok sessizsin.”
“Biraz heyecanlıyım.”
“İyi anlamda mı?”
“Henüz karar veremedim.”
Güldü.
“Bu gece eğleneceksin.”
“Bunu kaçıncı kez söylüyorsun?”
“Sen inanana kadar.”
Bir süre sonra araba daha sakin bir sokağa girdi. Binalar birbirine daha yakın, sokaklar daha sessizdi. Rosali iki katlı, önünde küçük bir bahçesi olan bir evin önünde durdu.
“Geldik.”
Arabadan indiğimde önce eve değil, önündeki küçük bahçeye baktım. Çok büyük değildi ama her köşesinde Rosali'den bir parça varmış gibi görünüyordu. Bir tarafta farklı boylarda birkaç saksı, diğer tarafta eski bir sandalye vardı. Sandalyenin boyası yer yer dökülmüş, kapının yanında duran küçük tahta sehpanın üzerinde ise yarısı kurumuş bir çiçek duruyordu. Hiçbir şey kusursuz değildi. Ama nedense bu hoşuma gitti. Her şeyin fazla düzenli olmadığı, insanların yaşadığı belli olan evleri seviyordum.
Kapı açıldığında içeri girdim ve ilk anda nedenini anladım.
Ev biraz Rosali'ye benziyordu.
Düzenliydi ama fazla düzenli değildi. Salondaki koltuğun üzerinde gelişigüzel bırakılmış bir battaniye, sehpanın üzerinde yarım bırakılmış bir kitap, pencerenin önünde birkaç küçük bitki ve duvarlarda birbirinden farklı çerçeveler vardı. Bir köşedeki fotoğraflardan birinde Rosali'yi daha küçük hâliyle gördüm. Başka bir fotoğrafta yanında birkaç kişi vardı. Birkaç saniye onları incelerken Rosali arkamdan seslendi.
“Bakmak serbest.”
Gülümsedim.
“Evin çok güzel.”
“Biraz dağınık.”
Başımı iki yana salladım.
“Dağınık değil. Yaşanmış gibi.”
Bana baktı, sonra hafifçe gülümsedi.
“Bunu sevdim.”
Onun odasına geçtiğimizde hazırlanmaya başladık. Odanın içinde hafif bir parfüm kokusu vardı. Pencere açıktı ve dışarıdaki akşam havası perdeyi usulca hareket ettiriyordu. Yatağın üzerinde Rosali'nin hazırladığı birkaç kıyafet, masanın üzerinde makyaj malzemeleri ve saç tokaları duruyordu. Ben aynanın karşısında saçlarımla uğraşırken Rosali bir yandan kendi hazırlığını yapıyor, bir yandan da bana bir şeyler anlatıyordu.
Bazen konuşuyor, bazen birkaç dakika tamamen sessiz kalıyorduk. O sessizlik bile rahatsız edici değildi. Bir ara Rosali arkamda durup saçlarımı düzeltti.
“Böyle daha güzel.”
Aynaya baktım.
“Emin misin?”
“Evet.”
“Ben kendimi biraz tuhaf hissediyorum.”
“Çünkü alışık değilsin.”
Belki de haklıydı.
Aynanın karşısında yan yana durduğumuzda ikimiz de birkaç saniye birbirimize baktık. Sonra Rosali gülmeye başladı.
“Fena değiliz.”
“Fena değiliz mi?”
“Tamam. Çok güzeliz.”
“Böyle daha iyi.”
Son kez çantalarımızı kontrol edip evden çıktığımızda gece artık tamamen çökmüştü. Rosali kapıyı kilitlerken ben bahçeye kısa bir bakış attım. Birkaç saat önce bu ev bana yalnızca Rosali'nin evi gibi gelmişti. Şimdi ise nedense kendimi oraya biraz daha ait hissediyordum.
Baloya vardığımızda içeriden yükselen müzik daha kapıdan girmeden duyuluyordu. Salonun girişinde maskeli insanlar karşılanıyor, içerideki ışıklar tavandan aşağıya süzülerek kalabalığın üzerine vuruyordu. Maskelerin üzerinde dolaşan ışıklar, insanların hareketleriyle birlikte sürekli değişiyor, bazı yüzleri bir anlığına aydınlatıp sonra yeniden gölgede bırakıyordu. Masaların üzerinde küçük mumlar yanıyor, bardakların içindeki ışıklar hareket ettikçe duvarlarda ince yansımalar oluşturuyordu. Bir köşede fotoğraf çektirenler, başka bir tarafta kahkahalarla konuşanlar, salonun ortasında müziğin ritmine kendini bırakmış insanlar vardı.

İlk başta yalnızca izledim. Herkes birbirini tanıyor gibiydi. Birilerinin omzuna dokunuyor, maskelerini yorumluyor, eski bir şakayı hatırlayıp kahkahalarla gülüyorlardı. Ben ise elimdeki bardağı gereğinden fazla sıkıyor, Rosali birkaç adım uzaklaştığında gözlerimle onu arıyordum. Bir süre sonra beni de kalabalığın içine çekti. Müzik değişti, insanlar dans etmeye başladı. Birkaç dakika sonra ben de gülüyordum. Nerede olduğumu, kimlerin bana baktığını, nasıl konuştuğumu düşünmeden sadece o anın içinde kalmıştım.
Tam o sırada arkamdan gelen bir kahkaha dikkatimi çekti.
Önce önemsemedim. Ardından kendi söylediğim bir kelimeyi duydum. Birinin benim aksanımı taklit ederek aynı kelimeyi yeniden söylemesiyle yüzümdeki gülümseme yavaşça kayboldu. Başımı çevirdiğimde iki kişinin birbirine bakarak güldüğünü gördüm. Bir şey söylemedim. Yanlarından geçip gitmeyi tercih ettim. Fakat içimde bir yer, daha önce duyduğum bütün o küçük imaların üzerine bir yenisini ekledi.
Rosali yanıma geldiğinde yüzüme baktı. Bir şey sormasına gerek yoktu. Koluma hafifçe dokundu.
“İyi misin?”
“İyiyim.”
Bu kez söylediğim kelime kendime bile inandırıcı gelmedi.
Tam o sırada telefonum çaldı.
Annem.
Kalabalıktan uzaklaşıp telefonu açtığımda sesindeki değişikliği hemen fark ettim.
“Amira... babanı hastaneye götürdüler.”
Bir an nefes almayı unuttum.
“Ne oldu?”
“Çok kötü bir şey yok. Doktorlar kontrol ediyor. Merak etme. Sana özellikle söylüyorum, buraya gelmeye çalışma.”
“Anne, gerçekten iyi mi?”
“İyi olacak.”
Annemin sesi sakindi ama o sakinliğin altında sakladığı endişeyi duyabiliyordum.
Telefon kapandığında bir süre ekrana baktım. İçeride müzik hâlâ çalıyordu. İnsanlar gülüyor, dans ediyor, birbirlerine sarılıyorlardı. Birkaç dakika önce güzel görünen ışıklar şimdi gözüme fazla parlak geliyordu. Gürültü birbirine karışmış, sesler uzaktan gelen bir uğultuya dönüşmüştü.
Dışarı çıktım.
Bahçedeki hava yüzüme değdiğinde derin bir nefes aldım. İçerideki müzik kapının ardından boğuk bir ses hâline gelmişti. Bahçenin kenarında birkaç sandalye vardı. Birine oturdum. Önümdeki taş yolda küçük ışıklar sıralanmıştı. Rüzgâr ağaçların yapraklarını hafifçe hareket ettiriyor, yaprakların arasından süzülen ışıklar zeminde sürekli değişen gölgeler oluşturuyordu. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım.
O anda Lübnan'daki evimizin penceresi geldi aklıma.
Annemin mutfakta dolaşması, babamın sesi, evin içindeki o tanıdık huzur...
İnsan bazen bir yere ne kadar uzak olduğunu, özlediği şey aklına geldiğinde anlıyordu.
Tam içeri dönmek üzereyken arka taraftan yükselen bir kadın sesi duydum.
“Bunu bir daha yaparsan seni gerçekten pişman ederim.”
Olduğum yerde durdum.
Ardından bir erkek sesi geldi.
“Bitti mi?”
Ses o kadar sakindi ki kadının öfkesiyle arasında garip bir zıtlık oluşuyordu.
“Sen hâlâ hiçbir şeyi anlamıyorsun!”
“Anlıyorum.”
“Hayır, anlamıyorsun.”
Seslerin geldiği tarafa doğru birkaç adım attım. Bahçenin daha karanlık tarafında, büyük çalıların arkasından onları görebiliyordum.
Kadını tanıdım.
Daha önce gördüğüm kadındı.
Yanındaki adam ise yine aynı adamdı.
Bu kez onları daha uzun süre izledim. Kadın öfkeyle konuşuyor, ellerini kullanarak bir şeyler anlatıyordu. Adam ise karşısında sessizce duruyordu. Ne geri çekiliyor ne de sesini yükseltiyordu. Sanki kadının öfkesi ona ulaşmıyormuş gibi sakindi.
Nedenini bilmiyordum ama bu sakinlik beni huzursuz etti.
İnsanların öfkesi bazen kendini belli ederdi. Sesleri yükselir, elleri titrer, yüzleri değişirdi. Bu adamda ise bunların hiçbiri yoktu. Sanki ne kadar sert konuşulursa konuşulsun, içinde dokunulamayacak bir yere çekilmiş gibiydi.
Aralarında ne olduğunu bilmiyordum. Sevgili miydiler? Daha önce birbirlerini tanıyorlar mıydı? Yoksa gördüğüm şey bambaşka bir hikâyenin yalnızca küçük bir parçası mıydı?
Bunları düşünmemem gerektiğini biliyordum.
Ama yine de bakıyordum.
Tam geri çekilecekken ayağımın altında ince bir dal kırıldı.
Çıt.
Adamın başı bir anda benim olduğum tarafa döndü.
Kalbim göğsümün içinde hızlandı.
Bir saniye bile beklemeden geri çekildim. Önce birkaç adım attım, sonra adımlarım hızlandı. Rosali'yi gördüğüm anda kolundan tuttum.
“Buradan gitmek istiyorum.”
Yüzüme şaşkınlıkla baktı.
“Ne oldu?”
“Sonra anlatırım. Lütfen.”
Arabaya kadar neredeyse hiç konuşmadık.
Tam kapıyı açacağım sırada istemsizce arkamı döndüm.
Adam karşı tarafta duruyordu.
Bu kez yüzünü biraz daha net görebiliyordum.
Ama asıl dikkatimi çeken gözleriydi.
Bir anda otobüs durağı geldi aklıma.
Yağmur.
Camın ardındaki yüz.
Başını hafifçe kaldırdığı o an.
Ve gözlerinde gördüğüm, nedenini hâlâ anlayamadığım o hüzün.
Birkaç saniye boyunca olduğum yerde kaldım.
“Amira.”
Rosali'nin sesi beni düşüncelerimden çıkardı.
“Hadi. Gitmek istemiyor muydun?”
Gözlerimi adamdan ayırdım ve arabaya bindim.
Rosali motoru çalıştırdı. Araba yavaşça hareket ederken camdan dışarı bakmaya devam ettim. Sokak lambaları birer birer geride kalıyor, balonun ışıkları uzaklaştıkça küçülüyordu.
Başımı çevirip son kez baktım.
Adam hâlâ oradaydı.
Ve bu kez onun da bana baktığını gördüm.
Eve döndüğümüzde üzerimdeki bütün o gece ağırlığı hâlâ duruyordu. Rosali beni yalnız bırakmadı. Üzerimi değiştirip salona geçtiğimde o da peşimden geldi. Işıkları tamamen açmadık. Pencerenin önündeki küçük lambanın soluk ışığı odanın yalnızca bir bölümünü aydınlatıyordu. Dışarıdan ara sıra araba sesleri geliyor, şehir yavaş yavaş geceye teslim oluyordu.
Ben koltuğun bir köşesine oturmuş, ellerimi birbirine kenetlemiş hâlde karşımdaki boşluğa bakıyordum.
Rosali bir süre sessiz kaldı. Sonra yanıma oturdu.
“Amira.”
Başımı kaldırdım.
“Bana anlatabilirsin.”
Bu cümle nedense içimde bir şeyleri çözdü.
“Bugün kendimi çok yalnız hissettim.”
Rosali cevap vermedi.
“Buraya geldiğimden beri ilk defa bunu bu kadar açık hissettim. Her şey güzel gibi görünüyor. Bir evim var. Bir işim var. Sen varsın. Ama bugün bir anda ne kadar uzakta olduğumu fark ettim.”
Sesim gittikçe alçaldı.
“Babam hastanedeyken ben burada oturuyorum.”
Rosali elimi tuttu.
“Senin suçun değil.”
“Biliyorum.”
Bir süre sustum.
“Ama bilmek yetmiyor.”
O gece ona ailemi anlattım. Lübnan'ı anlattım. Buraya geldikten sonra yaşadığım o garip boşluğu, bazen insanların arasında bile kendimi nasıl yalnız hissettiğimi anlattım. İş yerinde aksanımla dalga geçmelerinin neden düşündüklerinden daha fazla canımı acıttığını söyledim.
Sonra dışarıda gördüğüm kadından ve adamdan bahsettim.
Adamın sakinliğini...
Onu daha önce gördüğümü düşündüğümü...
Otobüs durağındaki o bakışı...
Ve arabaya binerken bize baktığını...
Rosali bir süre sessizce dinledi.
“Belki seni tanıyordur.”
“Ben onu tanımıyorum.”
“Belki sadece sana bakmıştır.”
“Belki.”
Ama içimdeki o küçük his susmuyordu.
O gece Rosali gitmedi.
Yan yana oturup uzun süre konuşmadan kaldık. Sonra bir ara televizyonu açtık ama ikimiz de ekrana bakmıyorduk. Ben başımı koltuğun arkasına yasladım. Pencerenin ardından şehrin ışıkları görünüyordu.
Birkaç saat önce aynı ışıkların arasında kendimi başka bir hayatın içinde hissetmiştim.
Şimdi ise tek istediğim, ailemin iyi olduğunu bilmekti.
Gözlerimi kapattım.
Yeni bir ülkede yeni bir hayat kurmaya çalışıyordum.
Fakat o gece ilk kez, bu yeni hayatın yalnızca yeni başlangıçlardan ibaret olmadığını hissettim.
O gece gördüğüm adamın kim olduğunu bilmiyordum. Onu yalnızca birkaç saniyeliğine görmüş, yüzünü doğru düzgün seçememiş, gözlerindeki o tuhaf hüznün nedenini bile anlayamamıştım.
Yine de içimde, tarif edemediğim bir his vardı.
Sanki o gece yalnızca bir yabancıyla karşılaşmamıştım.
Sanki hayatımın henüz bilmediğim bir yerinde, yollarımızın yeniden kesişmesini bekleyen bir hikâyenin ilk sayfasını çevirmiştim.
