İçeriğe geç

SENDEN ÖNCE

Bölüm 6 · 14 dk okuma

SENDEN ÖNCE

Bölüm 6

GÖZ GÖZE

Sabah uyandığımda ilk birkaç saniye nerede olduğumu anlayamadım. Başımın altında alışık olmadığım bir yastık vardı ve üzerimde kendi battaniyem yerine ince, açık renkli bir örtü duruyordu. Gözlerimi tamamen açmadan önce odanın içindeki sessizliği dinledim. Dışarıdan belli belirsiz araba sesleri geliyor, üst kattaki bir yerden sandalye sürüklenmesine benzeyen hafif bir ses duyuluyordu. Birkaç saniye boyunca olduğum yerde kıpırdamadan kaldım. Sonra dün geceyi hatırladım. Baloyu, babamın hastaneye kaldırıldığını öğrendiğim o anı, bahçede tek başıma oturuşumu ve bütün gece beni yalnız bırakmayan Rosali'yi. İçimde hâlâ dün geceden kalma ağır bir his vardı ama en azından sabahın ilk dakikalarında o kadar sıkışmış hissetmiyordum.

Başımı çevirdiğimde onu birkaç adım ötede, koltuğun üzerinde uyurken gördüm. Dün gece eve geldiğimizde üzerini değiştirmeye bile doğru düzgün fırsat bulamamıştı. Şimdi bir ayağını battaniyenin dışına çıkarmış, başını koltuğun kenarına yaslamıştı. Normalde omuzlarına kadar gelen hafif dalgalı, yer yer kıvrılan saçları gece boyunca iyice dağılmış ve yüzünün bir kısmını kapatmıştı. Açık teni sabahın solgun ışığında olduğundan daha beyaz görünüyordu. Birkaç saniye ona baktıktan sonra sessizce yerimden kalktım. Onu uyandırmak istemiyordum. Dün gece benim yüzümden uykusuz kalmış olması zaten yeterince kötüydü.

Salona çıktığımda perdelerin arasından ince bir gün ışığı içeri sızıyordu. Pencereye yaklaşıp perdeyi açtım. Sokak çoktan hareketlenmişti. Karşıdaki fırının önünde birkaç kişi sıraya girmişti. Fırından yeni çıkan ekmeklerin sıcaklığı dışarıya kadar yayılmış olacak ki, sıranın en önündeki yaşlı adam elindeki bez torbayı açarken yanındaki küçük çocuk sürekli içeri doğru bakıyordu. Biraz ileride iki çocuk kaldırımın kenarında birbirlerine küçük bir topla pas atmaya çalışıyor, çocuklardan birinin annesi arada bir başını çevirip onları kontrol ediyordu. Sokağın karşı tarafındaki küçük bir mağazanın önünde ise üç genç kız askıda duran elbiselerden birini çıkarıp birbirlerinin üzerinde tutarak hangisinin daha güzel durduğunu tartışıyordu. Birinin elbiseyi arkadaşının üzerine tutuşundan, diğerinin başını yana eğip düşünmesinden ne konuştuklarını duymadan bile tahmin edebiliyordum.

Şehir her zamanki gibi kendi hayatına devam ediyordu. Birileri işe yetişmeye çalışıyor, birileri çocuklarını okula götürüyor, dükkân sahipleri kepenklerini açıyor, fırından çıkan ekmekleri taşıyan insanlar evlerine dönüyordu. Herkesin kendi küçük telaşı vardı. Dün gece benim için zamanın durduğunu hissetmiş olsam da dışarıdaki hayat bundan habersizdi.

Dün gece benim için her şeyin bir anda değişmiş olması, dünyanın geri kalanının da duracağı anlamına gelmiyordu.

Mutfakta su koymak için dolabı açtığım sırada arkamdan bir ses geldi.

“Beni bırakıp kahvaltı yapmaya mı başladın?”

Döndüğümde Rosali kapının yanında duruyordu. Saçlarını eliyle yüzünden çekmeye çalışıyordu ama bazı kıvrımlar hâlâ alnına düşüyordu. Uykulu hâliyle birkaç saniye bana baktı, sonra mutfağın içine doğru yürüdü.

“Uyandırmak istemedim.”

“Beni uyandırmamanın bedelini birazdan ödersin.”

“Ne yapacaksın?”

“Bilmiyorum. Önce kahvaltı yapacağım, sonra karar veririm.”

Gülümsedim.

“Çok korktum.”

Rosali sandalyesine otururken esnedi ve eliyle boynunu ovuşturdu.

“Boynum tutulmuş.”

“Benim de.”

“Sen koltukta uyumadın.”

“Hayır ama bütün gece doğru düzgün uyuyamadım.”

Bu kez yüzündeki ifade değişti. Şaka yapmayı bıraktı. Bana birkaç saniye baktıktan sonra sesini biraz daha yumuşattı.

“Babanı mı düşündün?”

Başımı eğdim.

“Biraz.”

Rosali başka bir şey sormadı. Bunun yerine mutfaktaki ekmek sepetinden bir parça ekmek alıp tabağıma koydu. Ardından kendisi de küçük bir parça aldı.

“Ye.”

“Canım istemiyor.”

“Amira, dün akşamdan beri doğru düzgün bir şey yemedin.”

“Gerçekten aç değilim.”

“Biliyorum. Ama bazen insanın canı istemese de yemesi gerekiyor.”

Ona baktım.

“Annem de böyle söylerdi.”

“Evet, çünkü anneler bu konuda gizli bir anlaşma yapmış olmalı.”

Gülerek başımı iki yana salladım. Rosali'nin böyle zamanlarda konuyu çok ağırlaştırmadan beni rahatlatmaya çalışmasını seviyordum. Her şeyi çözebileceğini iddia etmiyordu. Sadece yanımda duruyordu.

Tam o sırada telefonum titredi.

Ekrana baktığımda annemin adını gördüm.

Kalbim yeniden hızlandı.

Telefonu hemen açtım.

“Anne?”

“Günaydın kızım.”

Sesindeki sakinlik bu kez farklıydı. Dün geceki gerginlik yoktu. Sanki telefonda söyleyeceği şeyin beni rahatlatacağını biliyor gibiydi.

“Baba nasıl?”

“Daha iyi.”

Bir an cevap veremedim.

Annem devam etti.

“Doktorlar gece boyunca kontrol etmiş. Şimdilik ciddi bir şey olmadığını söylediler. Birkaç gün dinlenecekmiş. Bugün tekrar tahlil yapacaklar ama içini ferah tut.”

Gözlerimi kapattım.

Omuzlarımın üzerindeki ağırlığın bir kısmı sanki o anda kalkmıştı. Dün geceden beri göğsümün içinde sıkışıp duran o endişe, ilk defa biraz olsun gevşemişti.

“Gerçekten mi?”

“Gerçekten.”

Derin bir nefes aldım.

“Çok korktum anne.”

“Biliyorum.”

Sesim titremeye başlamadan konuşmayı sürdürmeye çalıştım.

“Şimdi yanında mısın?”

“Birazdan yanına gireceğim. Şu an uyuyor. Dün gece seni aramak istemedim, zaten yeterince korktun.”

“İyi yapmışsın.”

Bir süre daha babamdan konuştuk. Annem doktorların söylediklerini anlattı, ben de tekrar tekrar iyi olduğundan emin olmaya çalıştım. Sonra annem, sanki aklına yeni gelmiş gibi başka bir şey söyledi.

“Bu arada kardeşin bugün okula başladı.”

İstemeden güldüm.

“Gerçekten mi?”

“Evet. Sabah erkenden kalktı. Dün gece çantasını üç kere kontrol etti. Kalemlerini tek tek dizdi.”

“Benim küçükken yaptığım gibi.”

“Sen daha beteriydin.”

Güldüm.

“Ne yaptı okulda?”

“İlk başta gitmek istemedi. Sonra sınıfını görünce fikri değişti. Öğretmeniyle tanışmış. Eve gelince her şeyi anlatacakmış.”

Telefonu kulağımda tutarken pencerenin dışına baktım.

Bir anda evimiz gözümün önüne geldi. Kardeşimin sabah aceleyle hazırlanışı, annemin mutfaktan seslenmesi, babamın kapının yanında oturup ayakkabılarını giymesi... O sıradan sabahların hiçbirini özel bulmamıştım. Şimdi ise dünyanın en değerli şeyleriymiş gibi geliyordu.

“Keşke yanında olsaydım.”

“Olacaksın. Hem sen orada kendi hayatını kurmaya çalışıyorsun. Biz iyiyiz.”

Annemin bunu söylerken gülümsediğini sesinden anlayabiliyordum.

“Tamam.”

“Baban uyanınca seni aratırım.”

“Olur.”

Telefonu kapattığımda bir süre elimde öylece tuttum. Ekran kararmıştı ama ben hâlâ telefona bakıyordum. İçimdeki endişenin tamamı geçmemişti. Babam hâlâ hastanedeydi. Yine de en azından artık ne olduğunu bilmediğim bir korkunun içinde değildim.

Rosali karşımdan bana bakıyordu.

“İyi haber.”

Başımı salladım.

“Daha iyiymiş.”

“Güzel.”

“Bir de kardeşim okula başlamış.”

Rosali'nin yüzü aydınlandı.

“İlk günü mü?”

“Evet.”

“Sen yanında olamadığın için üzülüyorsun.”

“Biraz.”

“Üzülmen normal. Ama en azından iyi olduğunu biliyorsun.”

Başımı salladım.

“Bugün ilk defa içim biraz rahatladı.”

Rosali gülümsedi.

“İşte şimdi kahvaltı yapabilirsin.”

“Sen her şeyi kahvaltıya bağlıyorsun.”

“Çünkü çoğu sorun açken daha büyük görünüyor.”

Bu kez gerçekten güldüm.

İşe gitmek için evden çıktığımızda hava henüz tam olarak ısınmamıştı. Rosali kapıyı kilitlerken ben çantamın fermuarını kontrol ettim. Sokağın başındaki fırının önünde sıra biraz daha uzamıştı. Okula giden çocuklar kaldırımda gruplar hâlinde yürüyordu. Bir kız çocuğu annesinin elini bırakıp arkadaşına koştu, annesi de arkasından seslenerek onu tekrar yanına çağırdı. Yolun diğer tarafında bir adam dükkânının önünü süpürüyor, süpürdüğü tozları kaldırımın kenarında küçük bir yığın hâline getiriyordu.

Arabaya bindiğimizde Rosali motoru çalıştırdı. Birkaç dakika boyunca sadece radyonun sesi vardı. Şehrin sabah trafiği yavaş yavaş yoğunlaşıyor, ışıklarda araçlar arka arkaya sıralanıyordu. Bir kavşakta beklerken karşı kaldırımda simit benzeri bir şeyler satan yaşlı bir adam gördüm. Yanından geçen iki işçi durup bir şeyler aldıktan sonra yollarına devam etti. Çok sıradan bir sabah olmasına rağmen, nedense bütün bu küçük ayrıntılar gözüme daha fazla çarpıyordu.

Sonra telefonum titredi.

Ardından Rosali'nin telefonu da aynı anda ses verdi.

İkimiz de birbirimize baktık.

“Şirketten mi?” diye sordu.

Telefonumu çıkarıp ekrana baktım.

“Evet.”

Bildirimde şirketin adı vardı.

Mesajı açtım.

“Değerli çalışanlarımız, yeni uluslararası organizasyon projemiz kapsamında ikişerli ekipler hâlinde organizasyon fikirleri hazırlanacaktır. En başarılı fikir sahibi ekip, organizasyonun gerçekleştirileceği lokasyona hazırlık ve uygulama sürecinde eşlik edecektir. Projeyle ilgili ayrıntılı bilgilendirme gün içerisinde yapılacaktır.”

Mesajı birkaç kez okudum.

“Rosali.”

“Ne?”

“Bizi başka bir ülkeye götürebilirler.”

O da kendi telefonundaki mesajı okuyordu.

“Ben de tam onu düşünüyorum.”

“Dün bundan hiç bahsetmediler.”

“Demek bugün açıklamaya karar vermişler.”

Telefonumu kapattım.

“Peki ya nereye?”

Rosali omuzlarını kaldırdı.

“Henüz belli değil.”

“İkişerli ekipler hâlinde çalışacakmışız.”

“Evet.”

Bana baktı.

“Sen benimle olacaksın.”

“Buna sen mi karar verdin?”

“Evet.”

Gülmeye başladım.

“Kimse sana sormadı.”

“Gerek yok. Ben karar verdim.”

“Peki.”

Rosali'nin yüzünde memnun bir gülümseme oluştu.

“Güzel. O zaman bu işi kazanacağız.”

“Daha nerede yapılacağını bile bilmiyoruz.”

“Önemli değil.”

“Sen gerçekten çok eminsin.”

“Çünkü kaybetmek istemiyorum.”

“Bunu daha önce de söyledin.”

“Çünkü hâlâ geçerli.”

Araba ilerlerken telefonumu tekrar açıp mesaja baktım. Şirketin böyle bir projeye neden şimdi karar verdiğini merak ettim ama fazla üzerinde durmadım. Gün içinde ayrıntıları öğrenirdik.

İşe vardığımızda bu kez herkesin konuştuğu konu aynıydı.

Asansörden indiğimiz anda koridorda birkaç kişinin telefonlarına bakarak konuştuğunu gördük. Bir grup çalışan toplantı odasının önünde durmuş, kimlerin birlikte çalışacağını tartışıyordu. Birileri daha şimdiden gidecekleri ülkeyi tahmin etmeye başlamış, başka biri ise organizasyonun nasıl değerlendirileceğini sorguluyordu.

“Bence seni seçerler.”

“Ben tek başıma bile daha iyi fikir bulurum.”

“Sen önce geçen haftaki sunumu düzelt.”

Gülüşmeler yükseldi.

Rosali bana dönüp kaşlarını kaldırdı.

“Daha sabah oldu.”

“İnsanlar çok hızlı.”

“Bence de.”

Masalarımıza geçtik. Bilgisayarımı açarken şirketten ikinci bir mesaj daha geldi. Bu kez proje hakkında daha ayrıntılı bilgiler vardı. İkişerli ekipler gün içinde oluşturulacak, herkes uluslararası bir organizasyon konsepti hazırlayacaktı. Fikirler değerlendirildikten sonra seçilen ekip, organizasyonun yapılacağı ülkeye götürülecek ve hazırlık sürecine dahil olacaktı.

Ekrana birkaç saniye baktım.

Bu gerçekten beklemediğim bir fırsattı.

Yeni bir ülke görmek, farklı insanlarla tanışmak ve ilk kez yaptığım işlerden biriyle başka bir yere gitmek... Bunların hepsi kulağa güzel geliyordu. Ama bir yanım hâlâ dün gecenin ağırlığını taşıyordu. Özellikle de iş yerinde bazı insanların bakışlarını üzerimde hissetmek, içimdeki huzursuzluğu tamamen dağıtmıyordu.

Rosali sandalyesini bana doğru çevirdi.

“Ne düşünüyorsun?”

“Bence güzel bir fırsat.”

“Ben de öyle düşünüyorum.”

“Peki ne yapacağız?”

“Öğleye kadar düşünelim. Sonra bir şeyler çıkar.”

Başımı salladım.

Günün ilk saatleri beklediğimden hızlı geçti. İşlerimizi yaparken arada bir projeden bahsediyor, farklı fikirleri ortaya atıyorduk. Bir ara Rosali Avrupa'daki bazı şehirleri düşünmemizi önerdi. Ben ise daha sakin, insanların gerçekten vakit geçirebileceği bir yerin daha etkileyici olabileceğini söyledim.

Öğle vakti geldiğinde birlikte yemekhaneye indik.

Yemekhane her zamanki gibi kalabalıktı. Tepsilerin ilerlediği sırada insanlar birbirlerine yer açmaya çalışıyor, bazıları boş masa arıyor, bazıları yemeğini alıp arkadaşlarının yanına yetişmek için hızlı hızlı yürüyordu. Bir köşede iki çalışan çocuklarının fotoğraflarını birbirlerine gösteriyor, başka bir masada birkaç kişi hafta sonu planlarını konuşuyordu. Çatal ve tabak sesleri birbirine karışıyor, arada bir kahkahalar yükseliyordu.

Rosali bir masa buldu.

Ben otururken arka taraftan gelen bir konuşma kulağıma takıldı.

Sarah'ın sesiydi.

Başımı kaldırmadım.

Sarah: “Dün gece gerçekten birinin bizi dinlediğini düşünüyorum.”

Yanındaki kızlardan biri güldü.

Josephine: “Sen her şeyi fazla büyütüyorsun.”

Sarah: “Hayır. Bu kez eminim.”

Lily: “Peki kimmiş?”

Sarah: “Bilmiyorum. Ama arka tarafta bir ses duydum.”

Elimdeki çatal bir an havada kaldı.

Dün gece.

Bahçe.

Çıt.

Ayağımın altında kırılan dal.

Sarah: “Birinin bizi dinlediğinden eminim.”

Kalbim hızlandı.

Rosali yüzüme baktı.

“Amira?”

Cevap vermedim.

“Amira, iyi misin?”

Sandalyeyi geriye çektim.

“Buradan çıkmak istiyorum.”

Rosali şaşırdı.

“Neden?”

“Sonra anlatırım.”

“Ama yemeğin—”

“Lütfen.”

Yüzümdeki ifadeyi görünce daha fazla sormadı. Ayağa kalktı ve benimle birlikte dışarı çıktı.

Koridora gelir gelmez adımlarımı hızlandırdım. Sanki birkaç saniye daha orada kalırsam herkesin bana baktığını hissedecekmişim gibi yürüyordum. Rosali arkamdan yetişmeye çalışırken birkaç kez seslendi.

“Amira, yavaşla.”

Duymamış gibi yaptım.

Biraz ilerledikten sonra Rosali önüme geçti.

“Tamam. Dur.”

Durmadım.

“Amira.”

Bu kez koluma hafifçe dokundu.

Olduğum yerde kaldım.

Rosali bana baktı.

“Şimdi anlat.”

Nefesimi düzenlemeye çalıştım.

“Dün gece duyduğum şeyden bahsediyordu.”

“Sarah mı?”

“Evet.”

“Senin orada olduğunu gördüğünü mü düşünüyorsun?”

“Bilmiyorum.”

Rosali birkaç saniye sustu.

“Belki de seni görmedi.”

“Belki.”

“Amira, herkes seni arıyor diye düşünme.”

“Biliyorum.”

“Gerçekten biliyor musun?”

Ona baktım.

“Bilmiyorum.”

Rosali bir süre yüzüme baktı. Sonra sesini yumuşattı.

“Tamam. O zaman şimdi bunu çözmeye çalışma.”

Ben cevap vermedim.

Rosali birkaç adım öne çıktı.

“Ben biraz ileriden gideceğim. Sen de gel.”

Başımı hafifçe salladım.

O yürümeye başladığında birkaç saniye arkasından baktım. Sonra içimdeki sıkışma yeniden kendini belli etti. Elimi göğsümün üzerine koydum. Kalbim hızlı atıyordu.

Derin bir nefes aldım.

Bir tane daha.

Tamam.

Her şey yoluna girecek.

Bunu söylerken bile tamamen inanmıyordum.

Ama başka ne yapabilirdim?

Bir süre koridorun kenarında durup nefesimi düzenledim. Kimse bir şey bilmiyordu. Kimse beni suçlamıyordu. Sarah'ın gerçekten beni görüp görmediğini bile bilmiyordum. Belki de duyduğu ses bambaşka bir şeydi.

Elimi duvardan çektim.

Omuzlarımı düzelttim.

Kimse bir şey duymadı.

Bu kez bunu kendime daha kararlı bir şekilde söyledim.

Sonra Rosali'nin peşinden yürüdüm.

“Bir de şu proje var,” dedi Rosali. “Onu düşünürsek belki kafan dağılır.”

“Belki.”

“Como Gölü nasıl?”

Başımı ona çevirdim.

“Como Gölü mü?”

“Evet. Dün akşam bir yerde görmüştüm. Güzel bir yer.”

“Fotoğrafını gördün mü?”

“Evet.”

“Akşam bakalım.”

“Tamam.”

Bu kez yüzümde küçük bir gülümseme oluştu.

Akşam eve döndüğümüzde masanın üzerine defterlerimizi, bilgisayarları ve birkaç kâğıdı yaydık. İlk yarım saat boyunca hiçbir şey üretemedik. Rosali bir şey söyledi, ben beğenmedim. Ben başka bir fikir söyledim, bu kez o yüzünü buruşturdu. Sonra ikimiz de gülmeye başladık.

“Senin fikrin çok kötü.”

“Seninki daha kötü.”

“Ben en azından fikir ürettim.”

“Ben de ürettim.”

“Ne ürettin?”

“Henüz söylemedim.”

“Çünkü yok.”

Ona yastık attım.

“Çok konuşuyorsun.”

Bir süre sonra bilgisayar ekranında farklı ülkelerdeki organizasyon alanlarını incelemeye başladık. Fransa, İspanya, İtalya... Fotoğraflar arasında gezinirken Como Gölü'ne denk geldik.

Ekranda dağların arasına yerleşmiş gölün görüntüsü vardı. Kıyıdaki eski yapılar, suyun sakinliği ve uzakta görünen tepeler birkaç saniyeliğine ikimizi de susturdu. Fotoğrafın içindeki manzara, gün boyunca ofiste duyduğumuz gürültüden çok farklıydı. Sanki insanların gerçekten durup nefes alabileceği bir yerdi.

Rosali ekrana biraz daha yaklaştı.

“Burası.”

“Como Gölü.”

“Biliyorum.”

“Az önce bilmiyordun.”

“Şimdi biliyorum.”

Güldüm.

“Burada nasıl bir organizasyon yapabiliriz?”

Rosali sandalyesini bana doğru çekti.

“İnsanların sadece gidip yemek yediği bir şey olmasın. Bir deneyim olsun.”

“Mesela?”

“Gölün çevresinde küçük etkinlikler. Akşam da göl kenarında bir yemek.”

“Çok klasik.”

“Tamam. O zaman sen söyle.”

Bir süre düşündüm.

“Yerel insanlarla bir şey yapılabilir. Kültürlerini tanıyabileceğimiz bir bölüm.”

Rosali hemen not aldı.

“Devam et.”

“Belki gelen kişiler için küçük gruplar oluşturulur. Her grup farklı bir bölümü keşfeder.”

“Bu güzel.”

“Sonra akşam herkes tekrar bir araya gelir.”

Rosali başını salladı.

“Bence bunu geliştirebiliriz.”

Saatin nasıl ilerlediğini fark etmedik. Bir süre sonra masanın üzerindeki kâğıtlar çoğalmış, bazı fikirlerin üzeri çizilmiş, bazıları kenarlara not edilmişti. Bazen aynı cümleyi birkaç farklı şekilde yazıyor, sonra ikimiz de beğenmeyip siliyorduk. Bir noktada Rosali bilgisayarın başında uyuyakalacak gibi oldu.

Sonunda arkasına yaslandı.

“Başardık.”

“Daha bitmedi.”

“Benim için bitti.”

Güldüm.

“Yarın devam ederiz.”

Rosali birkaç saniye bana baktı.

“Bu arada bu gece dışarı çıkıyoruz.”

“Yine mi?”

“Evet.”

“Dün gece çıktık.”

“Dün gece balo vardı. Bu başka.”

“Rosali, gerçekten yorgunum.”

“Biliyorum. Ama bütün gün çalıştın. Biraz hava alman iyi gelir.”

“Ben evde hava alıyorum.”

“Pencereden bakmak hava almak sayılmıyor.”

Başımı iki yana salladım.

“Sen vazgeçmeyeceksin.”

“Hayır.”

“Tamam.”

Gülümsedi.

“İşte benim Amira'm.”

Akşam şehir başka bir hâle bürünmüştü. Gün boyunca dükkânların önünde bekleyen insanlar yerlerini akşam yürüyüşüne çıkanlara bırakmış, bazı restoranların önüne masalar kurulmuştu. Bir mağazanın önünde iki kız, vitrindeki elbiselerden biri hakkında hararetle konuşuyor, biraz ileride küçük bir çocuk babasının elinden kurtulup kaldırımdaki su birikintisine basmaya çalışıyordu. Bir adam dükkânının önündeki sandalyeleri içeri taşıyor, karşıdaki sokakta ise iki arkadaş birbirlerine gün içinde yaşadıkları bir şeyi anlatıp gülüyorlardı.

Rosali arabayı park etti.

“Burayı seviyorum.”

“Daha önce de söyledin.”

“Çünkü hâlâ seviyorum.”

Gülümsedim.

Mekânın önüne doğru yürüdüğümüzde içeriden müzik geliyordu. Kapının önünde birkaç kişi bekliyordu. Rosali çevreye bakıp tanıdığı birkaç kişiye el salladı.

“Bak, işten olanlar da var.”

“Gördüm.”

“Bu gece kimseyle konuşmak zorunda değilsin.”

“Bunu söylemen bile beni rahatlatıyor.”

“İstersen sadece benimle dur.”

“Tamam.”

Tam kapıya yaklaşırken karşı tarafta duran bir motor dikkatimi çekti.

Yanında biri vardı.

Başımı kaldırdığımda onu gördüm.

Adam.

Bu kez yanında kimse yoktu.

Birkaç saniye boyunca birbirimize baktık.

O da beni tanımıştı.

Kaskını çıkardı. Saçlarını eliyle düzelttikten sonra kaskı motorun üzerine bıraktı. Rosali birkaç adım önden yürüyerek sıraya girmişti. Ben de arkasından ilerledim.

Kapının önündeki sıra yavaş yavaş ilerliyordu. İnsanlar kartlarını hazırlıyor, bazıları içeriden çıkan arkadaşlarına el sallıyor, kapının önündeki görevli gelenleri sırayla içeri alıyordu. Ben Rosali'ye birkaç adım kala durdum. Tam o sırada adam da sıraya geldi.

Bir süre yan yana, sessizce bekledik.

Ne diyeceğimi bilmiyordum.

Aslında konuşmak gibi bir niyetim de yoktu.

Sonra yanımdan gelen sakin bir ses duydum.

Adam: “Sen.”

Başımı çevirdim.

Karşımdaydı.

Bir an ne diyeceğimi bilemedim.

Amira: “Efendim?”

Bana baktı. Yüzünde şaşkınlık yoktu. Sanki beni burada görmesine hiç şaşırmamıştı.

Adam: “Yine sen.”

Kaşlarımı hafifçe kaldırdım.

Amira: “Ben de çoğu zaman size denk geliyorum.”

Adamın bakışları birkaç saniye yüzümde kaldı.

Adam: “Demek sadece ben fark etmiyorum.”

Bir anda sustum.

Bahçe geldi aklıma.

Çalıların arkasında durduğum o an, kadının öfkeli sesi, adamın sakinliği ve ayağımın altında kırılan o ince dal...

Çıt.

Sonra onun başını benim olduğum tarafa çevirmesi.

Beni görmüş olabilir miydi?

Birkaç saniye boyunca ne söyleyeceğimi bilemedim. Yüzüne baktım ama ifadesinden hiçbir şey anlayamıyordum. Sanki az önce söylediği cümlenin benim için ne anlama gelebileceğini bilerek susuyordu.

Amira: “...Her neyse.”

Bakışlarımı ondan çekip sıraya döndüm.

Tam önüme geçecekken adam bir adım attı ve benim önümdeki boşluğa geçti.

Bir an ne olduğunu anlamadım.

Sonra elindeki kartı çıkardı ve görevliye uzattı.

Önce o içeri girdi.

Olduğum yerde birkaç saniye kaldım.

Ne kadar küstahça.

Sanki sırada bekleyen tek kişi kendisiymiş gibi davranmıştı.

Arkasından bakarken istemsizce kaşlarımı çattım. Üstelik dönüp özür dilemek ya da en azından bir şey söylemek gibi bir düşüncesi bile yoktu. Sanki az önce önümden geçmesi dünyanın en normal şeyiymiş gibi kapıdan içeri girdi.

İçimden söylendim.

Gerçekten ne kadar küstah bir adam.

Sonra kendi kartımı çıkardım.

Görevliye uzattım.

Görevli: “İyi eğlenceler.”

Başımı hafifçe sallayıp içeri girdim.

Rosali birkaç adım ötede beni bekliyordu.

Rosali: “Ne oldu?”

Başımı iki yana salladım.

Amira: “Hiç.”

Rosali birkaç saniye yüzüme baktı ama daha fazla sormadı.

İçeri girerken istemsizce arkamı dönüp baktım.

Adam çoktan kalabalığın arasına karışmıştı.

Ama nedense, az önceki birkaç saniyeyi düşünmeden edemiyordum.

Beni gerçekten bahçede görmüş müydü?

Yoksa söylediği şey yalnızca tesadüflerden mi ibaretti?

Bilmiyordum.

Ve açıkçası öğrenmek de istemiyordum.

En azından o an öyle düşünüyordum.

Bölüm sonu

4 yorum