Organizasyonun son misafiri de çıktıktan sonra salonun içindeki kalabalık yavaş yavaş dağıldı. Birkaç saat önce kahkahalarla dolu olan yer şimdi boş masaların, yarım bırakılmış bardakların ve toplanmayı bekleyen eşyaların arasında sessizleşmeye başlamıştı. Gün boyunca bir şeyden diğerine koştuğumu fark etmemiştim bile. Birinin masasını kontrol ediyor, başka birinin istediği dosyayı buluyor, eksik olan malzemeyi tamamlıyor, sonra yeniden salona dönüyordum. İlk başlarda bütün bunların altından nasıl kalkacağımı düşünürken, günün sonunda yalnızca ayaklarımın ağrıdığını hissediyordum. Çantamı omzuma geçirip son kez etrafa baktım. Rosali birkaç metre ötede, elindeki listeye göz gezdiriyordu.
“Bitti mi?” diye sordum.
Başını kaldırıp bana baktı. “Bitti.”
Derin bir nefes verdim. “Şükür.”
Rosali gülümsedi. “İlk büyük organizasyonun için fena değildin.”
“Fena değildim mi?”
“Evet.”
“Bütün gün koştum.”
“Ben de.”
“Üstelik iki kere yanlış yere malzeme götürdüm.”
“Üç.”
Kaşlarımı kaldırdım. “Üç mü?”
“Üç.”
İkimiz de gülmeye başladık. Sonra dışarı çıkmak için birlikte kapıya yöneldik. Kapının camından dışarı baktığımda yağmurun başladığını gördüm. İnce ama kararlı bir yağmur yağıyordu. Rosali çantasından küçük şemsiyesini çıkarıp bana uzattı.
“Al.”
“Sen ne yapacaksın?”
“Benim durağım buradan çok uzak değil.”
“Emin misin?”
“Amira, al şunu.”
Şemsiyeyi elime bıraktı.
“Yarın geri veririm.”
“Vermezsen de artık senindir.”
“Bunu söyledin, sonra geri isteme.”
“Tamam, söz.”
Binadan çıktığımızda yağmurun sesi kaldırımın üzerinde daha belirginleşti. Birkaç dakika birlikte yürüdükten sonra yollarımız ayrıldı. Rosali el sallayıp diğer tarafa giderken ben de şemsiyeyi açarak otobüs durağına doğru devam ettim. Günün yorgunluğu omuzlarıma çökmüştü. Tek istediğim eve gidip ayakkabılarımı çıkarmak, üzerimdeki kıyafetleri değiştirmek ve bir süre hiçbir şey düşünmeden uzanmaktı.
Durağa vardığımda önümde bir otobüs duruyordu. Camları yağmur damlalarıyla kaplanmıştı. İçeride birkaç kişi oturuyordu. Gözüm istemeden cam kenarında oturan bir adama takıldı. Başını cama yaslamıştı. Saçları alnına düşmüş, yüzünün bir kısmını gölgede bırakmıştı. Uyuyor gibi görünüyordu. Birkaç saniye baktıktan sonra gözlerimi başka tarafa çevirecektim ki adam hafifçe başını kaldırdı. Tam o anda göz göze geldik.
Nedense olduğum yerde kaldım.
Yüzünü tam olarak seçemiyordum ama gözlerini görebiliyordum. İlk fark ettiğim şey bakışlarındaki yorgunluk oldu. Fakat bu sıradan bir yorgunluk değildi. Gözlerinin içinde, sebebini bilmediğim bir hüzün vardı. Onu tanımıyordum. Hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Yine de birkaç saniyeliğine sanki o bakışların ardında sakladığı bir şeyi anlamaya çalışıyormuşum gibi hissettim. Belki de sadece benim hayalimdi. Belki de yağmurun, akşamın ve günün yorgunluğunun etkisiydi. Ama gözlerimi ondan çekmek kolay olmadı. O da bakışlarını kaçırmadı. Sonra otobüsün kapıları kapandı ve araç yavaşça hareket etti. Adamın yüzü önce yağmur damlalarının, sonra camın ve en sonunda uzaklaşan otobüsün arkasında kayboldu.
Bir süre öylece kaldım.
Sonra kendi otobüsümün çoktan geçtiğini fark ettim.
“Harika,” diye mırıldandım.
Bir sonraki otobüsü bekleyebilirdim ama nedense eve yürümek istedim. Şemsiyeyi biraz daha yukarı kaldırıp yola koyuldum. Az önce gördüğüm adam birkaç kez aklıma geldi, fakat üzerinde durmadım. Sonuçta tanımadığım biriydi. Hayatımda hiçbir yeri yoktu.
Ya da en azından ben öyle düşünüyordum.
Ertesi sabah işe gittiğimde dün geceki yorgunluğun hâlâ üzerimde olduğunu hissediyordum. Binaya girer girmez Rosali'yi gördüm. Elindeki kahveyi bana doğru kaldırdı.
“Şemsiyemi getirdin mi?”
Çantamı gösterdim. “Getirdim.”
“Güzel. Bir ara hayatımı kurtaran eşyamı geri alacağım.”
“Abartma.”
“Dün gece yağmurda kalmış olsaydım seni suçlardım.”
“Sen bana verdin.”
“Detay.”
Gülerek masama geçtim. Gün başlamadan önce birkaç dosyayı kontrol ederken yan masadaki iki çalışanın konuştuğunu duydum. İçlerinden biri bana dönüp bir soru sorduğunda ne dediğini ilk anda anlayamadım.
“Pardon?”
Soruyu tekrar etti.
Bu kez anladım ama kelimeleri söylerken aksanımın daha belirgin çıktığını fark ettim. Karşımdaki kişi birkaç saniye yüzüme baktı. Aynı şeyi bir kez daha söyleyince yanındaki çalışanla kısa bir bakışıp gülümsemeleri gözümden kaçmadı. Belki gerçekten söyledikleri şeye gülmüşlerdi, belki de sadece benim aksanımı garip bulmuşlardı. Nedenini bilmiyordum ama o küçücük hareket bile bir an için kendimi olduğumdan daha yabancı hissetmeme yetti. Konuyu uzatmadan önüme döndüm. Rosali ise bunu fark etmiş olacak ki birkaç dakika sonra yanıma geldi ve işin nasıl yapılması gerektiğini bana tekrar gösterdi. Arada bir kelimenin telaffuzunu düzeltirken bunu öyle doğal yapıyordu ki kendimi kötü hissetmiyordum. Sonra diğer çalışanlardan biri aynı kelimeyi yanlış söylediğinde Rosali ona dönüp gülerek, “Bak, yalnız değilmişsin,” dedi. Masadakiler güldü. Ben de istemeden gülümsedim. Bana doğrudan sahip çıkmamıştı belki ama ne yaptığını anlamıştım. Beni herkesin önünde küçük düşürmeden, fark ettirmeden yanımda durmuştu. O an Rosali'yle ilgili ilk kez, burada gerçekten güvenebileceğim bir arkadaşım olabileceğini düşündüm.
Öğle saatlerine doğru telefonum çaldı. Annemin aradığını görünce hemen açtım.
“Anne?”
Sesindeki küçük değişikliği daha ilk kelimeden fark ettim.
“Ne oldu?”
“Bir şey yok kızım.”
“Anne, ne oldu?”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Baban biraz rahatsızlandı.”
İçimde bir şey sıkıştı.
“Ne demek rahatsızlandı?”
“Bir süredir kendini iyi hissetmiyordu. Doktora götürdük.”
“Ne söyledi doktor?”
“Bazı testler istedi. Şimdilik ciddi bir şey söylemedi.”
“Peki neden bana daha önce söylemedin?”
“Yeni oldu.”
Sandalyemde biraz doğruldum.
“Babam şimdi nerede?”
“Evde.”
“İyi mi?”
“İyi. Sadece dinleniyor.”
Söylediklerinin doğru olduğuna inanmak istiyordum. Yine de telefonu kapattıktan sonra bir süre ekrana baktım. Babamın yüzünü düşündüm. Çocukluğumdan beri hayatımın en sessiz ama en güven veren insanlarından biriydi. Onunla konuşmadığım günler olurdu ama evde olduğunu bilmek bile yetiyordu.
Şimdi kilometrelerce uzaktaydım.
Telefonumu tekrar elime alıp babama mesaj yazdım.
“Kendine dikkat et. Seni seviyorum.”
Bir süre sonra mesajım görüldü.
Cevap gelmedi.
Telefonu masaya bıraktım ama aklım bir süre orada kaldı. İçimdeki endişeyi işime yansıtmamaya çalıştım. Annemin söylediği gibi şimdilik ciddi bir şey yoktu. Bunu kendime tekrar tekrar hatırlattım.
Tam yeniden işime dönmeye çalışırken ofisin diğer ucundan yüksek ve neşeli bir ses yükseldi.
“Hey millet!”
Herkes aynı anda başını kaldırdı.
Elinde renkli bir dosyayla içeri giren Emma, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle etrafa bakıyordu. Rosali ise onu görür görmez başını iki yana salladı.
“Başladı yine.”
Emma masaların arasında ilerleyerek dosyayı havaya kaldırdı.
“Bu şirketin partilerle ilgili ciddi bir sorunu var!”
Birkaç kişi gülmeye başladı.
“Senin partilerle ilgili ciddi bir sorunun var,” dedi çalışanlardan biri.
Emma hiç bozulmadan gülümsedi.
“Aynı şey.”
Sonra dosyayı açıp içinden birkaç kâğıt çıkardı.
“Cuma akşamı parti yapıyoruz!”
Bir anda birkaç kişi konuşmaya başladı.
“Ne partisi?”
Emma'nın yüzündeki gülümseme daha da büyüdü.
“Maskeli balo.”
Ofisin içinde bir anda uğultu yükseldi. Kimi ne giyeceğini konuşmaya, kimi kimin geleceğini sormaya başladı. Emma sanki bütün bu kalabalığı bekliyormuş gibi ellerini birbirine vurdu.
Sonra gözleri bana takıldı.
“Sen de geliyorsun.”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
“Ben mi?”
“Evet, sen.”
“Ben daha kimseyi doğru düzgün tanımıyorum.”
Emma hiç düşünmeden cevap verdi.
“Daha iyi ya. Tanımadığın insanlarla tanışmak için bundan daha güzel fırsat mı olur?”
“Bilmiyorum...”
Rosali hemen yanımda belirdi.
“Geliyorsun.”
Ona baktım.
“Sen de mi?”
“Kesinlikle.”
Emma ikimize bakıp memnuniyetle başını salladı.
“Harika. O zaman karar verildi.”
Ben hâlâ itiraz etmeye çalışıyordum.
“Ben karar vermedim.”
Rosali koluma girip beni kendine doğru çekti.
“Artık verdin.”
Emma gülerek uzaklaşırken başımı iki yana salladım.
“İkiniz de delisiniz.”
Rosali gülümsedi.
“Biraz.”
O akşam eve dönerken babamın hastalığı hâlâ aklımdaydı. Annemin sesini, söylediklerini tekrar tekrar düşünüyordum. Bir yanım hemen yanlarına gitmek istiyor, diğer yanım ise doktorun henüz ciddi bir şey söylemediğini kendine hatırlatıyordu. Eve girdiğimde çantamı bıraktım, telefonumu kontrol ettim. Annemden yeni bir mesaj yoktu.
Bir süre pencerenin önünde durdum.
Sonra telefonumu tekrar elime alıp babamın numarasına baktım.
Aramadım.
Belki dinleniyordu.
Belki yarın daha iyi olacaktı.
O gece bunu düşünerek uyudum.
Ertesi gün Rosali beni iş çıkışında doğrudan alışveriş merkezine götürdü. Nereye gittiğimizi ancak mağazaların önünde durduğumuzda anladım.
“Ciddi misin?”
“Evet.”
“Bir parti için kıyafet mi bakacağız?”
“Maskeli balo için.”
“Benim zaten kıyafetlerim var.”
Rosali bana birkaç saniye baktı.
“Bunu gerçekten söylemek istiyor musun?”
“Evet.”
“Peki.”
Bir mağazanın içine girdik.
Daha ilk birkaç dakikada Rosali'nin benden çok daha heyecanlı olduğunu fark ettim. Bir elbise alıyor, bana tutuyor, sonra başka bir tanesine geçiyordu. Ben ise çoğuna bakıp geçiyordum.
“Bunu dene.”
“Hayır.”
“Daha ne olduğunu bile görmedin.”
“Rengi güzel değil.”
“Bunu nereden anladın?”
“Baktım.”
Rosali gözlerini devirdi.
“Seninle alışveriş yapmak gerçekten zor.”
“Ben alışveriş yapmayı biliyorum.”
“Hayır. Sen ihtiyacın olanı alıp çıkıyorsun.”
“Çünkü alışverişin amacı bu.”
“Hayır. Bazen sadece eğlenmek için de yapılır.”
“Buna katılmıyorum.”
Rosali gülerek başka bir rafa yöneldi.
Sonunda sade, koyu renkli bir elbiseyi elime tutuşturdu.
“Bunu dene.”
Elbiseye baktım.
“Bu güzel.”
Rosali bir an durdu.
“Gerçekten mi?”
“Evet.”
“Sonunda.”
Kabine doğru yürürken gülümsedim. Belki de gitmek o kadar kötü bir fikir değildi. Birkaç saatliğine kafamı dağıtabilir, yeni insanlarla tanışabilir ve son zamanlarda hayatımın içinde biriken bütün düşüncelerden uzaklaşabilirdim. Elbiseyi üzerime geçirip aynada kendime baktığımda, uzun zamandır ilk kez ertesi günü değil, sadece o akşamı düşünüyordum. Oysa bazı geceler, insanın hayatında neyi değiştireceğini bilmeden başlardı.
