Ertesi gün kendimi daha hafif hissederek uyandım.
Son birkaç gündür ilk kez telefonuma uzandığımda içimde bir korku yoktu. Ekranı kontrol ettim. Emir’den yine bir şey gelmemişti.
Bu kez telefonu hemen bırakmadım.
Adını gördüğüm boşluğa baktım.
İnsan bazen birinin yokluğuna alışmaya başladığını sanıyordu. Sonra küçücük bir şey, o kişinin hâlâ ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyordu.
Benimki de böyleydi.
Gün içinde işlerimi hallettim. Dışarı çıktım, biraz dolaştım. Duygu ve Ferdane’yle vakit geçirdim. Onlarla birlikteyken gerçekten güldüm.
Ama akşam eve dönerken yine aklıma Emir geldi.
Bu kez geçmiş günlerdeki gibi neden sustuğunu düşünmedim.
Sadece onu özlediğimi fark ettim.
Bazen insanın birini özlemesi için büyük bir sebep gerekmiyordu.
Birlikte içtiğimiz kahveler.
Yolda yürürken yanımda olması.
Bazen hiçbir şey söylemeden aynı yerde oturmamız.
Bana bakarken yüzündeki o sakin ifade.
Bunların hepsi aklımın içinde küçük küçük yer etmişti.
O gece odama geçtiğimde eski fotoğraflardan birkaçına baktım.
Bir tanesinde ikimizin de yüzünde farkında olmadan oluşmuş bir gülümseme vardı.
Fotoğrafı kapattım.
Kendime kızmadım.
Çünkü artık Emir’i düşünmenin beni güçsüz yaptığını düşünmüyordum.
Sadece onun hayatımda bir yeri olduğunu kabul ediyordum.
Telefonumu yatağın kenarına bıraktım.
Tam uyumaya hazırlanırken ekran aydınlandı.
Bir an hareket etmedim.
Sonra telefonumu elime aldım.
Emir’di.
Günler sonra.
Ekrana bakarken içimde aynı anda birkaç farklı duygu oluştu.
Özlem.
Kırgınlık.
Merak.
Ve istemeden gelen küçük bir sevinç.
Aramayı hemen açmadım.
Bir süre sadece ismine baktım.
Sonra derin bir nefes aldım.
Bu kez onun neden sustuğunu düşünmek yerine, kendi ne hissettiğimi düşündüm.
Hâlâ kırgındım.
Ama onu duymak da istiyordum.
Parmağım ekrana gitti.
Ve sonunda aramayı açtım.
Telefonu kulağıma götürdüğüm anda birkaç saniye boyunca ikimiz de sustuk.
O sessizlik, günlerdir içimde büyüyen bütün soruları bir anda önüme bıraktı.
Neredeydin?
Neden aramadın?
Beni neden böyle bıraktın?
Ve en önemlisi…
Beni gerçekten özledin mi?
Emir’in sesini duyduğumda, bütün bu soruların arasından sadece bir tanesi kaldı.
Özlemişim.
Hem de tahmin ettiğimden çok daha fazla.
Sesindeki yorgunluğu hemen fark ettim. Sanki günlerdir söylemek istediği bir şey varmış da kelimeleri toparlamakta zorlanıyordu.
Bana önce nasıl olduğumu sordu.
İyiyim diyebildim.
Tam olarak iyi değildim aslında. Ama artık bunu ona anlatacak kadar kırgın da değildim.
Bir süre sonra neden aramadığını anlatmaya başladı.
Ben konuşmadım.
Sadece dinledim.
Hayatında birkaç gündür ilgilenmek zorunda kaldığı bir mesele olduğunu, her şey üst üste geldiği için telefonla kimseyle doğru düzgün ilgilenemediğini söyledi. Özellikle benim bu işin içinde olmamı istemediğini, kafası bu kadar karışıkken bana yarım yamalak bir açıklama yapmak yerine biraz uzak durmanın daha doğru olacağını düşündüğünü anlattı.
İçimden bir şey, bunu anlıyordu.
Ama başka bir şey de ona kızıyordu.
Çünkü insan sevdiği birini korumaya çalışırken, onu tamamen dışarıda bırakabilir miydi?
Belki Emir’in niyeti kötü değildi.
Ama sonuçta ben günlerce ne olduğunu bilmeden beklemiştim.
Telefonun diğer ucunda sessiz kaldığımı anlamış olacak ki özür diledi.
O tek kelime bile içimdeki bütün sertliği biraz yumuşattı.
Çünkü ben aslında ondan büyük bir açıklama beklemiyordum.
Sadece kaybolmadan önce bana küçük bir cümle kurmasını istemiştim.
“Biraz zamana ihtiyacım var.”
Bu kadar.
Bunu söyleseydi belki her gece telefonuma bakıp durmazdım.
Belki kendimde hata aramazdım.
Belki Duygu’nun karşısında hiçbir şey yokmuş gibi davranırken içimde aynı soruyu tekrar tekrar sormazdım.
Emir konuşmaya devam ederken pencereye doğru yürüdüm.
Dışarıda gece sessizdi.
Ben ise ilk kez günler sonra içimdeki gerginliğin yavaş yavaş çözüldüğünü hissediyordum.
Onu affedip affetmediğimi bilmiyordum.
Ama sesini duyduğum için pişman değildim.
Bu bile benim için yeterince açıktı.
Bir ara sustu.
Sanki benden bir şey bekliyordu.
Ben de uzun süre düşündükten sonra yalnızca hissettiğim şeyi söyledim.
Kırıldığımı.
Sesimde kızgınlıktan çok yorgunluk vardı.
Bunu fark etti.
Ben de fark ettim.
Çünkü Emir’i özlemekle ona kızmak aynı anda mümkünmüş.
Telefonu kapattığımızda saat ilerlemişti.
Ekran karardı.
Bir süre elimde öylece tuttum telefonu.
Sonra yatağın kenarına oturdum.
İçimde günlerdir dolaşan o ağır soru artık yoktu.
“Neden?”
En azından cevabını biliyordum.
Ama başka bir soru kalmıştı.
“Şimdi ne olacak?”
İşte onu bilmiyordum.
Belki yarın yine arayacaktı.
Belki hiçbir şey olmamış gibi devam etmeye çalışacaktık.
Belki de aramızdaki o birkaç günlük sessizlik, ikimizin de düşündüğünden daha büyük bir şey bırakmıştı.
Telefonuma baktım.
Bu kez ekranın boş olması canımı acıtmadı.
Çünkü artık beklediğim şey bir açıklama değildi.
Emir’in gerçekten hayatımda kalıp kalmayacağını görmekti.
Ve ilk defa, bunun cevabını onun davranışlarının vermesine izin vermeye karar verdim.
Ben artık tahmin etmeyecektim.
Bekleyip kendimi tüketmeyecektim.
Sadece izleyecektim.
Çünkü bazen bir insanın söylediklerinden çok, sustuktan sonra ne yaptığı anlatıyordu her şeyi
Sabah uyandığımda ilk yaptığım şey telefona bakmak olmadı.
Bunu fark edince kendi kendime gülümsedim.
Eskiden olsa gözümü açar açmaz ekrana bakardım. Gece bir mesaj gelmiş mi, aramış mı, bir şey yazmış mı…
Bu kez telefon komodinin üzerinde öylece duruyordu.
Ben de kalkıp perdeyi açtım.
Güneş odanın içine dolarken birkaç gündür ilk defa içimde bir acele olmadığını hissettim.
Dün gece Emir’le konuştuktan sonra her şey çözülmemişti.
Hatta belki daha da karışmıştı.
Ama artık neyin neden olduğunu bilmemek gibi bir belirsizliğin içinde değildim.
Kahvaltımı hazırlarken Duygu’dan mesaj geldi.
Gün içinde buluşmak istiyordu.
Ferdane de gelecekti.
Hiç düşünmeden kabul ettim.
Bir süre sonra hazırlanıp evden çıktım.
Onlarla buluştuğumda ikisinin de yüzünde beni süzen o tanıdık ifade vardı.
Bir şey sormak istiyorlar ama benim anlatmamı bekliyorlardı.
Ben de daha fazla saklamadım.
Emir’in aradığını söyledim.
Duygu’nun yüzündeki merak hemen değişti.
Ferdane ise sadece bana bakıp gülümsedi.
Onlara konuşmanın tamamını anlatmadım.
Bazı şeyleri kendime saklamak istedim.
Çünkü daha dün gece yaşadığım bir şeyi bugün başkalarının cümleleriyle anlamlandırmak istemiyordum.
Kahvelerimizi içerken konu yavaş yavaş değişti.
Duygu işinden bahsetti.
Ferdane yeni aldığı bir şey yüzünden uzun uzun şikâyet etti.
Ben de ikisini dinlerken arada gülmeye başladım.
Normal bir gündü.
Ve belki de ihtiyacım olan tam olarak buydu.
Emir’i düşünmeden geçirdiğim birkaç saat, bana onun hayatımın tamamı olmadığını yeniden hatırlattı.
Ama tamamen aklımdan çıkmadığını da inkâr edemiyordum.
Telefonum masanın üzerinde ters duruyordu.
Birkaç kez ekranın ışığı yandı.
Her seferinde elim istemsizce telefona gitmek istedi.
Gitmedim.
Bir süre sonra kendime kızmayı bıraktım.
Çünkü insan birini merak edebilir.
Özleyebilir.
Hatta onun mesajını bekleyebilir.
Bunların hiçbiri kendi hayatını bir kenara bırakmak zorunda olduğu anlamına gelmezdi.
Akşam eve döndüğümde annem mutfaktaydı.
Beni görünce her zamanki gibi günümün nasıl geçtiğini sordu.
Ben de kısaca anlattım.
Emir’den bahsetmedim.
Henüz.
Bazı şeyleri önce kendim anlamak istiyordum.
O gece odama geçtiğimde telefonumu şarja taktım.
Tam üzerimi değiştirirken ekran aydınlandı.
Emir’den mesaj vardı.
Kısa bir mesajdı.
Yarın görüşmek istediğini söylüyordu.
Mesaja birkaç saniye baktım.
Dün geceki konuşmamızın ardından bunu bekliyordum belki.
Ama yine de görünce içimde küçük bir hareketlenme oldu.
Telefonu yatağın üzerine bıraktım.
Hemen cevap vermedim.
Çünkü artık her şeyi ilk anda yapmak istemiyordum.
Biraz düşündüm.
Sonra telefonu tekrar elime aldım.
Cevabımı yazdım.
Bu kez ne fazla soğuktum ne de fazla hevesli.
Sadece bendim.
Telefonu bıraktığımda yüzümde istemsiz bir gülümseme vardı.
Bunu fark edince başımı iki yana salladım.
Demek ki bazı insanlar, hayatımızdan birkaç gün uzaklaşsa bile bıraktıkları yeri hemen kaybetmiyordu.
Ama bu kez o boşluğu ben doldurmayacaktım.
Yarın ne olacağını görmek istiyordum.
Emir’in karşıma geçtiğinde ne söyleyeceğini değil…
Bana nasıl bakacağını.
Ertesi sabah uyandığımda aklımda ilk olarak Emir vardı.
Ama bu kez onun mesajını beklemekten çok, dün Duygu’nun söylediği bir şey dönüp duruyordu kafamda.
Birlikte birkaç günlüğüne kaçsak mı?
İlk söylediğinde üzerinde fazla durmamıştık. Hepimizin ayrı ayrı işleri, evdeki sorumlulukları, ertelenen planları vardı.
Ama son zamanlarda yaşadıklarımızdan sonra üçümüzün de biraz uzaklaşmaya ihtiyacı olduğunu fark ettim.
Kahvaltıdan sonra Duygu aradı.
Ferdane’nin de yanına geldiğini, tatil fikrini gerçekten düşündüklerini söyledi.
Telefonu kapattığımda birkaç dakika öylece oturdum.
Sonra kendime güldüm.
Bazen insanın hayatını değiştirecek büyük bir karar vermesine gerek olmuyordu.
Birkaç günlüğüne çanta hazırlamak bile yetiyordu.
Öğlene doğru üçümüz buluştuk.
Önümüzde telefonlar, kahveler ve açık duran birkaç tatil sayfası vardı.
Birbirimizin fikrini değiştire değiştire sonunda ortak bir yer bulduk.
Denize yakın, sakin ama tamamen sessiz olmayan küçük bir yer.
Ne çok kalabalık ne de kendimizi dünyanın geri kalanından koparacak kadar uzak.
Tam bize göreydi.
Kararı verdiğimiz anda içimde garip bir heyecan oluştu.
Uzun zamandır ilk defa bir şeyi düşünürken Emir’i hesaba katmıyordum.
Ve bu bana iyi geldi.
Birkaç gün sadece Duygu ve Ferdane’yle olacaktım.
Sabahları geç kalkacak, denize girecek, akşamları uzun uzun yürüyüş yapacak, saçma şeylere gülecek ve muhtemelen birbirimize yıllardır anlatmadığımız hikâyeleri bile tekrar tekrar anlatacaktık.
Duygu hemen bir liste hazırlamaya başladı.
Ferdane ise daha şimdiden bavulunda ne kadar yer olduğunu hesaplıyordu.
Ben ikisini izlerken gülüyordum.
Bir ara telefonum titredi.
Emir’di.
Mesajına baktım.
Bugün görüşmek istediğini hatırlatıyordu.
Ekrana birkaç saniye baktıktan sonra tatil planımızı ona da söylemeye karar verdim.
Belki de ilk defa hayatımdaki iki şeyi birbirinden ayırmak yerine olduğu gibi bırakmanın zamanı gelmişti.
Emir’e birkaç günlüğüne kızlarla tatile çıkacağımı yazdım.
Cevabı uzun sürmedi.
Şaşırmış gibiydi ama kötü karşılamadı.
Hatta gitmemin iyi olacağını düşündüğünü söyledi.
Telefonu kapattığımda içimde küçük bir rahatlama oldu.
Her şeyin eskisi gibi olması gerekmiyordu.
Ben kendi hayatıma devam ederken Emir de kendi hayatında olabilirdi.
Belki birbirimizi gerçekten tanımanın yolu da buydu.
Akşam eve döndüğümde bavulumu yatağın üzerine çıkardım.
Dolabın kapağını açtım.
Bir şeyler seçmeye başladım.
Sonra yatağın üzerindeki dağınıklığa bakıp güldüm.
Üç günlük tatil için sanki şehir değiştirip aylarca gidiyormuşum gibi hazırlanıyordum.
Duygu’dan peş peşe mesajlar gelmeye başladı.
Şunu al.
Bunu unutma.
Güneş kremi.
Şarj aleti.
Ve tabii ki…
“Topuklu ayakkabı alma.”
Mesajı görünce kahkaha attım.
Ferdane de hemen ardından onunla aynı fikirde olduğunu yazmıştı.
Telefonu yatağın üzerine bıraktım.
Bavulumu kapatırken aynadaki halime baktım.
Son birkaç haftayı düşündüm.
Emir’i.
Sessizliğini.
Korktuğum günleri.
Sonra tekrar kendi hayatımı.
Duygu’yu.
Ferdane’yi.
Ve şimdi önümüzde duran birkaç günü.
İçimde ilk defa uzun zamandır hafif bir heyecan vardı.
Bu tatil bir kaçış değildi.
Bir şeylerden uzaklaşmak için değil, kendime biraz daha yaklaşmak için gidiyordum.
Ve belki döndüğümde bazı şeyleri daha net görecektim.
Özellikle de Emir’le aramızda ne olduğunu.
Bavulun fermuarını kapattım.
Telefonumu elime aldım.
Duygu’nun gönderdiği son mesaj ekrandaydı.
“Yarın sabah çıkıyoruz. Sakın geç kalma.”
Gülümsedim.
Bu kez gerçekten hazırdım.
Sabah erkenden yola çıkacaktık.
Üç kız.
Bir araba.
Birkaç günlük tatil.
Ve hiçbirimizin henüz bilmediği kadar çok hikâye.
Sabah alarm çalmadan birkaç dakika önce uyandım.
Odanın içi hâlâ karanlıktı.
Bir an nerede olduğumu anlamaya çalıştım, sonra yatağın yanında duran bavulu görünce aklıma geldi.
Tatil.
İçimde çocukça bir heyecan oluştu.
Sessizce hazırlanıp aşağı indiğimde annem çoktan uyanmıştı. Mutfaktan gelen kahve kokusu bütün evi dolduruyordu.
Beni görünce yüzüme baktı.
Birkaç günlüğüne gideceğimi söylemiştim ama yine de annelik işte…
Çantamda ne olduğunu, nerede kalacağımızı, ne zaman döneceğimizi bir kez daha sordu.
Gülerek hepsini anlattım.
Kapıdan çıkarken arkamdan seslendi.
Bu kez dönüp sarıldım.
“Merak etme,” der gibi gülümsedim.
Arabama bindiğimde Duygu çoktan gelmişti.
Ferdane de birkaç dakika sonra yetişti.
Bavullar bagaja yerleşti.
Müzik açıldı.
Ve şehir yavaş yavaş arkamızda kaldı.
İlk yarım saat boyunca kimse ciddi bir şey konuşmadı.
Hepimiz uykuluyduk.
Sonra Duygu bir şarkıyı son ses açınca Ferdane ona itiraz etmeye başladı.
Ben de ikisinin arasında kalıp gülmekten kendimi alamadım.
Yol uzadıkça üzerimizdeki şehir ağırlığı azaldı.
Telefonum birkaç kez titredi.
Birinde annemdi.
Diğerinde Emir.
Emir’in mesajını hemen açmadım.
Telefonu çantama koydum.
Bugün biraz kendime ait olsun istiyordum.
Yol kenarında küçük bir yerde durduk.
Kahve aldık.
Bir şeyler yedik.
Sonra üçümüz de arabadan inip birkaç fotoğraf çektik.
Duygu her zamanki gibi en güzel açıyı bulmaya çalışıyordu.
Ferdane ise çekilen hiçbir fotoğrafı beğenmiyordu.
Ben ikisini izlerken düşündüm.
Ne kadar zamandır böyle bir sabah yaşamamıştım?
Hiçbir yere yetişmeye çalışmadan.
Kimseye bir şey açıklamak zorunda kalmadan.
Sadece arkadaşlarımla.
Sonra tekrar yola çıktık.
Öğleye doğru denizin kokusu gelmeye başladı.
Camı biraz daha açtım.
Rüzgâr saçlarımı dağıttı.
Uzakta denizi gördüğüm anda içimde bir şey gevşedi.
Sanki son birkaç haftadır omuzlarımda taşıdığım bütün düşünceler biraz geride kalmıştı.
Kaldığımız yere vardığımızda üçümüz de bavulları kimin taşıyacağı konusunda tartışmaya başladık.
Sonunda herkes kendi bavulunu aldı.
Odaya girdiğimizde ilk yaptığımız şey yatakları paylaşmak oldu.
Kimse kendi yatağından vazgeçmek istemiyordu.
Sonunda yine kahkahalarla bir şekilde hallettik.
Pencereden deniz görünüyordu.
Perdeyi açıp birkaç saniye dışarı baktım.
Maviydi.
Sakin ve geniş.
Telefonum yeniden titredi.
Bu kez Emir’in mesajını açtım.
Nereye vardığımızı soruyordu.
Bir fotoğraf çekip gönderdim.
Denizi.
Sadece denizi.
Ardından kısa bir cevap geldi.
“İyi eğlen.”
Mesaja baktım.
Gülümsedim.
Eskisi gibi uzun uzun düşünmedim.
Telefonu yatağın üzerine bırakıp kızların yanına döndüm.
Çünkü tatil daha yeni başlıyordu.
Akşamüstü sahile indik.
Ayakkabılarımızı çıkarıp kumda yürüdük.
Güneş yavaş yavaş alçalıyordu.
Duygu bir ara ikimizin de koluna girdi.
Ferdane bir şey anlatırken üçümüz aynı anda gülmeye başladık.
O an telefonumu düşünmedim.
Emir’i de.
Sadece olduğum yerdeydim.
Ve uzun zamandır ilk kez bunun bana yettiğini hissettim.
Gece odaya döndüğümüzde hepimiz yorgunduk.
Duygu çoktan yatağa uzanmıştı.
Ferdane telefonundan fotoğraflara bakıyordu.
Ben ise balkona çıktım.
Deniz karanlığın içinde sessizce hareket ediyordu.
Telefonumu elime aldım.
Emir’den yeni bir mesaj yoktu.
Bu kez beklemedim.
Ekranı kapattım.
Balkon korkuluğuna yaslandım.
Belki de bazı şeyleri zorlamadan bırakmak gerekiyordu.
Çünkü insan birini hayatında istiyorsa, onu sürekli aramak ya da peşinden gitmek zorunda değildi.
Bazen kendi hayatına devam etmek de bir cevaptı.
Ve ben bu birkaç günü gerçekten yaşayacaktım.
Gerisini döndüğümde düşünecektim.
Yola çıkalı yaklaşık iki saat olmuştu.
Başlarda her şey sakindi. Müzik, kahveler, arada bir yapılan kısa sohbetler…
Sonra Duygu’nun telefonunun şarjı bitti.
Ferdane’nin navigasyonu çekmemeye başladı.
Benim de telefonumun şarjı yüzde dörde düştü.
Üçümüz birden birbirimize baktık.
Bir anlık sessizlikten sonra gülmeye başladık.
Sanki tatile değil de medeniyetten tamamen uzaklaşmaya gidiyorduk.
Yol üzerinde küçük bir benzinlikte durduk.
Kahve almak için içeri girdiğimizde Duygu bir anda yanımızdan ayrıldı.
Bir dakika sonra elinde kocaman bir poşetle geri geldi.
Ne aldığını sorduğumuzda poşeti açtı.
Abur cubur.
Hem de gereğinden fazla.
Ferdane itiraz etmeye başladı ama birkaç dakika sonra poşetin yarısı onun elindeydi.
Tekrar arabaya bindik.
Yolumuza devam ettik.
Bir süre sonra yol ikiye ayrıldı.
Navigasyon çalışmayınca hangi yöne gideceğimizi anlamaya çalıştık.
Üçümüzün de fikri farklıydı.
Sonunda bir tabelayı takip etmeye karar verdik.
Yaklaşık yirmi dakika sonra yolun yanlış olduğunu anladık.
Ama geri dönmek yerine ilerlemeye devam ettik.
Çünkü yol bizi küçük bir sahil kasabasına çıkarıyordu.
Haritada bile zor bulunan bir yerdi.
Arabayı kenara çekip indik.
Deniz neredeyse hemen önümüzdeydi.
Etrafta birkaç küçük dükkân ve eski evler vardı.
Burası planımızda yoktu.
Belki de güzel olan tarafı buydu.
Duygu fotoğraf çekmeye başladı.
Ferdane küçük bir dükkânın vitrininde gördüğü renkli bilekliklere takıldı.
Ben ise sahile doğru yürüdüm.
Ayakkabılarımı çıkarıp suya birkaç adım girdim.
Deniz buz gibiydi.
Arkamdan gelen kahkahaları duyunca döndüm.
Duygu ile Ferdane ayakkabılarını çıkarmış, bana doğru koşuyordu.
Birkaç saniye sonra üçünün de paçaları ıslanmıştı.
Birbirimizi suçlayıp dururken yine gülmeye başladık.
Sonra küçük bir kafeye oturduk.
Planladığımız tatil programından tamamen sapmıştık.
Ama hiç kimse bundan şikâyetçi değildi.
Kahveler geldiğinde Duygu telefonunu masaya koydu.
Ekranda bir mesaj vardı.
Birkaç saniye sonra bana baktı.
Emir’den geldiğini hemen anladım.
Kaşlarımı kaldırdım.
Duygu gülerek telefonu bana uzatmadı.
Zaten bakmak da istemedim.
Bir süre sonra kendi telefonum titredi.
Emir’di.
Yolculuğun nasıl geçtiğini soruyordu.
Bu kez kısa bir cevap verdim.
“Biraz kaybolduk ama iyiyiz.”
Cevabını beklemeden telefonu çantama koydum.
Fakat birkaç dakika sonra tekrar titredi.
“Seninle normal bir yolculuk bile normal geçmiyor.”
Mesajı görünce istemsizce güldüm.
Duygu hemen fark etti.
Bana hiçbir şey sormadı.
Sadece yüzüme bakıp gülümsedi.
Ben de telefonu kapattım.
Kahvelerimizi bitirdikten sonra yeniden yola çıktık.
Bu kez navigasyonu açmak için hepimiz telefonlarımızı aynı anda şarja taktık.
Arabanın içinde kablo karmaşası başladı.
Ferdane’nin ayağına kablo dolandı.
Duygu kahkaha atarken direksiyonu bırakmamak için kendini zor tuttu.
Ben de arka koltukta gülmekten nefes alamıyordum.
Günün sonunda tatil yolunda yaşadığımız en büyük macera, kaybolmak ve yanlışlıkla hiç planlamadığımız bir sahil kasabasına çıkmak olmuştu.
Ama nedense bana yetmişti.
Çünkü o gün ilk kez uzun zamandır bir şeyleri kontrol etmeye çalışmadan yaşadım.
Akşamüstü kaldığımız yere ulaştığımızda güneş batmak üzereydi.
Bavullarımızı odaya bıraktık.
Üçümüz de üzerimizi bile değiştirmeden sahile indik.
Gün batımında deniz bambaşka görünüyordu.
Bir süre sessizce yürüdük.
Sonra Duygu birden durdu.
“İyi ki geldik,” dedi.
Ferdane başını salladı.
Ben de denize baktım.
Gerçekten iyi ki gelmiştik.
Çünkü bazen insanın hayatında yeni bir şey başlaması için eski bir şeyi bitirmesi gerekmiyordu.
Sadece birkaç günlüğüne uzaklaşması yetiyordu.
Benim için de belki bu tatil, Emir’le aramdaki şeyin cevabını bulmaktan çok daha farklı bir şeyin başlangıcı olacaktı.
Kendimi yeniden hatırlamanın.
Ve belki de en önemlisi…
Hayatımda biri varken bile kendi hayatımın içinde kalabilmenin.
Ertesi sabah erkenden yola çıktık.
Dün yaşadığımız küçük kaybolma macerasından sonra bu kez navigasyonu açmadan hiçbir yere sapmamaya yemin etmiştik.
En azından ilk yarım saat boyunca.
Sonra yine müzik açıldı, yine kahveler dağıtıldı, yine Duygu’nun elindeki harita ile Ferdane’nin telefondaki navigasyonu birbirine girdi.
Ben direksiyondaydım.
Tam bir kavşağa yaklaşırken yanımızdan siyah bir araba geçti.
İçinde üç genç vardı.
Öndeki çocuk camdan bize bakıp elini kaldırdı.
Ben de ne yaptığını anlamadan kaşlarımı çattım.
Duygu hemen camı biraz indirdi.
“Tanıyor musunuz?” diye sordu.
“Hayır.”
Tam o sırada arabadaki çocuklardan biri eliyle ileriyi gösterdi.
Sanki yolu tarif ediyordu.
Ben de başımı salladım.
Ama araba birkaç metre ilerledikten sonra yavaşladı.
Biz de arkasından ilerledik.
Bir süre sonra arabadaki çocuklardan biri camdan başını çıkarıp bağırdı.
“Yanlış yoldasınız!”
Duygu hemen karşılık verdi.
“Sen kendi yoluna bak!”
Çocuk kahkaha attı.
Ferdane de araya girdi.
“Bir de bize yol tarif ediyor!”
Ben gülmemek için kendimi zor tutuyordum.
Siyah araba biraz ilerledi, sonra tekrar yanımıza geldi.
Bu kez öndeki çocuk camdan bize baktı.
“İsterseniz navigasyonunuzu kontrol edin.”
Duygu kollarını bağladı.
“Kontrol ettik zaten.”
Çocuk başını salladı.
“İyi. O zaman on dakika sonra aynı yere dönerseniz şaşırmayın.”
Araba hızlanıp önümüze geçti.
Duygu arkasından bakıp söylendi.
“Sinir bozucu.”
Ferdane gülüyordu.
“Adam haklı olabilir.”
“Sen de mi?”
“Ben sadece ihtimali söylüyorum.”
Ben de dayanamadım.
“On dakika sonra geri dönersek hiçbiriniz konuşmayacak.”
Tam on iki dakika sonra aynı kavşağın önüne geldik.
Arabada birkaç saniye sessizlik oldu.
Sonra üçünümüz birden kahkahaya boğulduk.
Duygu ellerini yüzüne kapattı.
“Kimseye söylemeyeceğiz.”
Ferdane hemen camdan dışarı baktı.
“Geç kaldın.”
Siyah araba biraz ileride durmuştu.
Üçü de bize bakıyordu.
Öndeki çocuk camı açıp eliyle “Ben demiştim” işareti yaptı.
Duygu camı açtı.
“Tamam! Haklıymışsın!”
Çocuk gülerek başını salladı.
“Sonunda kabul ettiniz.”
“Çok sevinme!”
Bu kez diğer iki çocuk da gülmeye başladı.
Bizim araba yeniden hareket etti.
Bir süre sonra siyah araba da arkamızdan geldi.
Aynı yola devam ettiğimizi anlayınca Duygu bana döndü.
“Umarım bunlar da bizim gittiğimiz yere gitmiyordur.”
“Niye?”
“Çünkü tatilde bile başımıza bela olacaklar.”
Ferdane güldü.
“Belki de yol arkadaşımız oldular.”
“Olmasınlar.”
Bir süre sonra yol kenarında küçük bir dinlenme alanında durduk.
Kahve almak için arabadan indiğimizde siyah araba da birkaç metre ilerimize park etti.
Üçü de araçtan indi.
Yanımıza geldiklerinde ilk başta biraz çekindik.
Ama yüzlerinde rahatsız edici bir tavır yoktu.
Sadece az önceki atışmanın devamını getirmek istiyor gibiydiler.
Öndeki çocuk gülerek bize baktı.
“Bakın, yine karşılaştık.”
Duygu hiç beklemeden cevap verdi.
“Biz sizi takip etmiyoruz, yanlış anlaşılmasın.”
“Ben de aynısını söyleyecektim.”
Ferdane araya girdi.
“Biraz önce bizi yanlış yola sokmadığın için teşekkür ederiz.”
Çocuk şaşırdı.
“Ben mi?”
“Sen.”
“Ben sizi uyarmaya çalıştım.”
Duygu omuz silkti.
“Sonuçta geri döndük.”
Hepimiz gülmeye başladık.
Konuşma uzamadı.
İsimlerimizi bile doğru düzgün sormadık.
Onlar da kendi yollarına devam edecekti, biz de.
Tam arabalarımıza dönecekken çocuklardan biri Duygu’ya dönüp:
“Bu sefer navigasyonu dinleyin,” dedi.
Duygu hiç düşünmeden:
“Senin sözünü dinlemekten daha güvenli olabilir,” diye karşılık verdi.
Çocuk güldü.
Biz arabaya bindik.
Siyah araba da birkaç dakika sonra yola çıktı.
Bu kez önümüze geçmediler.
Biz de onları takip etmedik.
Ama birkaç kilometre sonra kırmızı ışıkta yan yana geldik.
Camlarımız aynı anda açıldı.
Duygu seslendi:
“Bu son karşılaşmamız olsun!”
Karşı taraftan cevap geldi:
“Umarım öyledir!”
Işık yeşile döndü.
İki araba farklı yönlere doğru ilerledi.
Ferdane arkasına yaslanıp güldü.
“Üç dakikada kavga edip arkadaş olmaya yaklaştınız.”
Duygu hemen itiraz etti.
“Arkadaş olmadık.”
Ben direksiyona bakarak gülümsedim.
“Bir daha karşılaşırsak olursunuz.”
Duygu bana döndü.
“Allah korusun.”
Üçümüz tekrar gülmeye başladık.
Yolun geri kalanında onları bir daha görmedik.
Ama tatilin daha ilk gününden, birbirimize anlatacağımız yeni bir hikâyemiz olmuştu.
Ve nedense içimden bir ses bunun son karşılaşmamız olmadığını söylüyordu.