Tatil yerine vardığımızda güneş neredeyse tepemizdeydi.
Yol boyunca konuşa konuşa, müzik dinleye dinleye sonunda saatlerdir beklediğimiz yere gelmiştik.
Arabadan indiğim anda ilk fark ettiğim şey denizin kokusu oldu.
Duygu derin bir nefes aldı.
“İşte şimdi geldik.”
Ferdane bagajı açarken başını salladı.
“Bir daha yola çıkarsak beni uçağa bindirin.”
Gülerek bavullarımızı aldık.
Kaldığımız yer sahile birkaç dakikalık yürüme mesafesindeydi. Küçük, sakin ve oldukça güzel bir oteldi.
Resepsiyona doğru yürürken arkamızdan bir araba sesi geldi.
Duygu bir anda durdu.
“Şaka yapıyorsunuz.”
Döndüm.
Siyah araba.
Yol boyunca karşılaştığımız üç çocuk.
Araba otelin önünde durdu.
Üçü de araçtan indi.
Ferdane bana baktı.
“Yok artık.”
Ben de gülmeye başladım.
“Tesadüf.”
Duygu kollarını bağladı.
“Ben buna tesadüf demiyorum.”
Çocuklardan biri bizi görünce aynı şekilde şaşırdı.
“Yine siz?”
Duygu hiç beklemeden karşılık verdi.
“Biz de size aynısını soracaktık.”
Çocuk güldü.
“Burada kalacağınızı bilmiyorduk.”
“Biz de sizin burada kalacağınızı bilmiyorduk.”
Diğer iki çocuk yanlarına geldi.
İçlerinden biri bize bakıp hafifçe gülümsedi.
“Demek aynı yere gelmişiz.”
Ferdane bavulunun sapını çekiştirirken:
“Umarım aynı odada kalmıyoruzdur,” dedi.
Üçü birden güldü.
Öndeki çocuk başını iki yana salladı.
“O kadar şanslı değiliz.”
Duygu hemen bana döndü.
“Şanslı mı?”
Ben gülmemek için dudaklarımı ısırdım.
Resepsiyona geçtik.
Otel görevlisi odalarımızı hazırlarken çocukların da giriş yaptığını fark ettik.
Bir süre sonra hepimizin odalarının aynı koridorda olduğunu öğrendik.
Duygu’nun yüzündeki ifade görülmeye değerdi.
“Ben bunu kabul etmiyorum.”
Ferdane gülerek koluna girdi.
“Ne yapacaksın? Odayı mı taşıyacaksın?”
“Taşırım.”
Tam o sırada çocuklardan biri yanımızdan geçerken:
“Merak etmeyin, biz de çok heyecanlı değiliz.”
Duygu dönüp ona baktı.
“Seninle hiç konuşmuyordum.”
“Ben de sana cevap vermiyordum.”
Ferdane kahkaha attı.
Ben de sonunda dayanamadım.
Daha ilk on dakikada birbirimize laf yetiştirmeye başlamıştık.
Odalarımıza çıktık.
Eşyalarımızı bırakıp üzerimizi değiştirdik.
Bir saat sonra aşağı indiğimizde havuzun kenarı kalabalıklaşmıştı.
Duygu hemen şezlong seçmeye başladı.
Ferdane içecek almaya gitti.
Ben ise denize doğru yürüdüm.
Tam suya girecekken arkamdan tanıdık bir ses geldi.
“Bu sefer yanlış yere gitmiyorsunuz, değil mi?”
Döndüm.
Karşımdaki çocuk gülümsüyordu.
Kaşlarımı kaldırdım.
“Sen hâlâ bununla mı uğraşıyorsun?”
“Kolay unutulacak bir şey değildi.”
“Bir kere kaybolduk.”
“On iki dakika boyunca.”
“Abartma.”
“On iki dakika.”
İkimiz de gülmeye başladık.
Duygu uzaktan bizi görünce seslendi.
“Eda! Sakın onun tarafına geçme!”
Çocuk başını çevirip Duygu’ya baktı.
“Ben zaten onun tarafındayım.”
Duygu’nun yüzündeki ifadeyi görünce kahkaha attım.
Ferdane de elindeki içeceklerle yanımıza geldi.
“Ben daha ilk günden çok eğleneceğimizi anlamıştım.”
Hepimiz sahile doğru yürüdük.
Aramızdaki o ilk gerginlik çoktan yerini eğlenceli bir atışmaya bırakmıştı.
Henüz birbirimizin isimlerini bile tam olarak bilmiyorduk.
Ama aynı tatil yerinde, aynı koridorda ve aynı sahildeydik.
Ve tatilin daha ilk günüydü.
Ne kadar süreceğini bilmiyordum ama içimden bir ses, bu üçlünün tatilimizin küçük bir parçası olarak kalmayacağını söylüyordu.
Akşamüstü otele döndüğümüzde üçümüz de yorgunluktan konuşacak hâlde değildik.
Ama nedense odanın kapısını kapatır kapatmaz yeniden enerji geldi.
Duygu yatağın üzerine kendini bıraktı.
“Ben beş dakika uzanacağım.”
Ferdane çantasından havlusunu çıkarırken güldü.
“Sen beş dakika diyorsun ama birazdan uyursun.”
“Uyumam.”
“Uyursun.”
Ben ikisini dinlerken dolabın önünde ne giyeceğime bakıyordum.
Akşam sahile inecektik.
Tatilde olduğumuzu gerçekten hissetmek istiyordum.
Sonunda üzerimi değiştirip saçlarımı toparladım.
Duygu da hazırlanmıştı.
Ferdane ise hâlâ ne giyeceğine karar veremiyordu.
Odayı birbirimizin kıyafetlerine yorum yaparak terk ettik.
Sahile indiğimizde hava serinlemeye başlamıştı.
Güneş henüz tamamen batmamıştı.
Kumların üzerinde yürürken ayakkabılarımızı çıkardık.
Duygu bir anda koşmaya başladı.
Ferdane arkasından bağırdı.
Ben de ikisine yetişmeye çalışırken kahkahalarımız sahile yayıldı.
Bir süre sonra yorulup kuma oturduk.
Deniz karşımızdaydı.
Hiçbirimizin konuşası gelmedi.
Sadece dalgaların sesini dinledik.
O sessizlik bana iyi geldi.
Şehirdeyken sürekli bir şey düşünüyordum.
Ev.
İşler.
Emir.
Telefon.
Mesajlar.
Buradaysa düşüncelerim bile yavaşlamıştı.
Bir süre sonra Duygu başını omzuma yasladı.
“İyi geldik buraya.”
Başımı salladım.
“Çok.”
Ferdane de yanımıza oturdu.
Üçümüz bir süre öylece kaldık.
Sonra konu geçmişe geldi.
Liseden, eski arkadaşlıklardan, yaptığımız saçma şeylerden bahsettik.
Bazen aynı anıyı üçümüzün tamamen farklı hatırladığını fark edip kahkahalarla güldük.
Gece biraz daha ilerlediğinde sahilden kalkıp küçük bir restorana gittik.
Masa başında yemek yerken telefonum çantamda bir kez titredi.
Elimi çantama götürdüm.
Sonra vazgeçtim.
Açmadım.
Duygu bunu fark etti ama bir şey söylemedi.
Ben de ilk kez telefonumu merak etmeden masaya geri döndüm.
Yemeğimizi bitirdikten sonra dondurma aldık.
Sokaklarda yürürken dükkânların ışıkları kaldırıma vuruyordu.
Ferdane bir dükkânın önünde durdu.
“Buraya yarın mutlaka gireceğiz.”
Duygu hemen itiraz etti.
“Sen her gördüğün dükkâna girmek zorunda değilsin.”
“Zorundayım.”
Gülerek yollarına devam ettiler.
Ben arkalarından yürürken içimde garip bir huzur vardı.
Emir’i tamamen unutmuş değildim.
Ama onu düşünmediğim anlarda kendimi suçlamıyordum artık.
Belki de olması gereken buydu.
Birini sevmek, kendi hayatını durdurmak anlamına gelmiyordu.
O gece otele döndüğümüzde balkona çıktık.
Duygu müzik açtı.
Ferdane yatağın üzerine uzandı.
Ben korkuluğa yaslanıp denize baktım.
Uzakta ışıklar vardı.
Bir süre sonra Duygu yanıma geldi.
“Yarın ne yapıyoruz?”
“Hiçbir şey.”
Kaşlarını kaldırdı.
“Hiçbir şey mi?”
“Evet.”
Ferdane de balkona çıktı.
“Ben destekliyorum.”
Üçümüz aynı anda güldük.
Ertesi gün için hiçbir plan yapmamaya karar verdik.
Geç kalkacaktık.
Kahvaltımızı uzun uzun yapacaktık.
Sonra canımız ne isterse onu yapacaktık.
Belki denize girecektik.
Belki bütün günü odada geçirip saçma filmler izleyecektik.
Belki yine kaybolacaktık.
Hiçbir önemi yoktu.
Çünkü bu kez acelemiz yoktu.
Ve ben uzun zamandır ilk defa, ertesi günün nasıl geçeceğini bilmemekten korkmuyordum.
Ertesi sabah gerçekten hiçbir alarm çalmadı.
Uyandığımda güneş çoktan perde aralığından içeri girmişti.
Telefonumu elime aldım.
Saat neredeyse on birdi.
Duygu hâlâ uyuyordu.
Ferdane ise yatağında dönüp duruyordu.
Sessizce yataktan kalkıp balkona çıktım.
Deniz sabah saatlerinde daha sakin görünüyordu.
Bir süre korkuluğa yaslanıp baktım.
Sonra arkamdan Duygu’nun uykulu sesi geldi.
“Sen ne zamandır ayaktasın?”
“Daha yeni.”
“Yalan.”
Gülerek içeri girdim.
Bir süre sonra üçümüz hazırlanıp kahvaltıya indik.
Kahvaltı beklediğimizden uzun sürdü.
Çünkü sürekli bir şeyler konuşuyor, sonra konu başka bir şeye kayıyordu.
Ferdane çocukluğunda yaptığı komik bir tatil anısını anlatırken Duygu neredeyse kahvesini döküyordu.
Ben de gülmekten konuşamaz hâle geldim.
Kahvaltıdan sonra sahile indik.
Bu kez hiçbir yere yetişme telaşımız yoktu.
Havlularımızı serdik.
Duygu hemen güneşe uzandı.
Ferdane denize girdi.
Ben ise bir süre ayaklarımı suya sokup oturdum.
Sonra dayanamayıp ben de girdim.
Su ilk anda soğuk geldi.
Birkaç dakika sonra alıştım.
Üçümüz çocuklar gibi birbirimizi suya itmeye başladık.
Duygu’nun çığlığı bütün sahili doldurdu.
“Yeter! Saçımı yeni yaptım!”
Ferdane hiç aldırmadı.
Ben de ona katıldım.
Sonunda üçümüz de sırılsıklam kaldık.
Kumların üzerine çıktığımızda nefes nefeseydik.
Bir süre güneşte oturup kurulandık.
Sonra Duygu telefonunu çıkarıp fotoğraflara bakmaya başladı.
“Şuna bakın.”
Ekrana baktık.
Sabah çektiğimiz fotoğraflardan biriydi.
Üçümüz yan yana duruyorduk.
Ben o fotoğrafa birkaç saniye baktım.
Uzun zamandır kendimi böyle görmemiştim.
Rahat.
Gülümseyen.
Bir şey düşünmek zorunda olmayan.
Fotoğrafı Duygu’dan istedim.
“At bana.”
“Ne yapacaksın?”
“Saklayacağım.”
Duygu fotoğrafı gönderdi.
Ben de galeriye kaydettim.
Telefon elimdeyken ekranın üst kısmında bir bildirim belirdi.
Emir.
Mesajı açmadım.
Telefonu tekrar çantama koydum.
Bu kez meraktan değil, biraz daha sonra bakmak istediğim için.
Öğleden sonra sahilden ayrılıp kasabanın merkezine indik.
Küçük dükkânlara girdik.
Takılar, elbiseler, çantalar…
Ferdane her dükkândan bir şey almak isterken Duygu onu durdurmaya çalışıyordu.
Ben ise küçük bir dükkânda ince bir bileklik gördüm.
Üzerinde küçük bir “E” harfi vardı.
Elime aldım.
Bir an durdum.
Sonra bileğime taktım.
Duygu bunu fark etti.
“Alıyorsun değil mi?”
Başımı salladım.
“Alıyorum.”
Bilekliği aldık.
Dükkândan çıktığımızda güneş biraz yumuşamıştı.
Bir kafeye oturduk.
Bu kez telefonumu çıkardım.
Emir’in mesajı hâlâ oradaydı.
“Nasıl gidiyor?”
Sadece bu.
Gülümsedim.
“Çok güzel. Bugün denize girdik.”
Gönderdim.
Cevabı birkaç dakika sonra geldi.
“İyi. Eğlenmene sevindim.”
Mesajın devamını bekledim.
Gelmedi.
Telefonu masaya bıraktım.
Duygu bana baktı.
“İyi misin?”
“İyiyim.”
Gerçekten iyiydim.
Eskisi gibi tek bir mesajın devamını bekleyip bütün günümü ona göre şekillendirmiyordum.
Emir hayatımdaydı.
Ama ben de kendi hayatımdaydım.
Bunu ilk kez bu kadar net hissediyordum.
Akşamüstü otele dönerken üçümüz de yorulmuştuk.
Odaya girer girmez herkes bir köşeye çekildi.
Bir süre sonra Duygu müziği açtı.
Ferdane yatağın üzerinde dans etmeye başladı.
Ben de onlara katıldım.
Odanın içinde üçümüzün kahkahası birbirine karışırken bir an durup onları izledim.
Sonra düşündüm.
Belki bazı dönemler insanın hayatına cevap vermek için değil, nefes aldırmak için geliyordu.
Bu tatil de benim için tam olarak böyleydi.
Ben burada hiçbir şeyi çözmeye çalışmıyordum.
Sadece yaşıyordum.
Ve galiba bir süredir en çok ihtiyacım olan şey buydu.
Akşam olduğunda odada oturmaktan sıkıldık.
Duygu yatağın üzerinde uzanmış telefonuna bakıyordu. Ferdane ise aldığı şeyleri tekrar tekrar çantasından çıkarıp yerine koyuyordu.
Sonunda Duygu başını kaldırdı.
“Bu akşam dışarı çıkalım.”
Ferdane hemen kabul etti.
Ben de fazla düşünmeden başımı salladım.
“Çıkalım.”
Hazırlanmak bile başlı başına eğlenceye dönüştü.
Duygu ne giyeceğine karar veremedi.
Ferdane onun seçtiği her şeye ayrı bir yorum yaptı.
Ben ise dolabın karşısında birkaç dakika düşündükten sonra sade bir kombin seçtim.
Saçlarımı açık bıraktım.
Aynada kendime baktığımda yüzümdeki ifadeyi fark ettim.
Gerçekten iyi görünüyordum.
Daha doğrusu, iyi hissediyordum.
Bu ikisi aynı şey değildi.
Otelin önünden çıkıp sahile doğru yürüdük.
Akşam serinliği üzerimize çökmüştü.
Sahil gündüzden tamamen farklıydı.
Kafeler dolmuş, küçük ışıklar yanmış, müzik sesleri sokaklara taşmıştı.
Bir yerde oturup yemek yedik.
Sonra sahil boyunca yürümeye başladık.
Duygu sürekli fotoğraf çekiyordu.
Ferdane her fotoğrafta farklı bir poz veriyordu.
Ben ise ikisini izleyip gülüyordum.
Bir ara Duygu telefonunu bana uzattı.
“Çek bizi.”
Telefonu aldım.
İkisini birkaç kez çektim.
Sonra onlar da beni çekmeye başladı.
“Bir tane de doğal çekin.”
“Sen doğal duramıyorsun ki.”
“Çok komiksin.”
Kahkahalarımız yine birbirine karıştı.
Bir süre sonra sahildeki kalabalıktan uzaklaşıp daha sakin bir yere geçtik.
Ayakkabılarımızı çıkarıp kuma oturduk.
Dalgalar ayaklarımıza kadar geliyordu.
Duygu sessizleşti.
Ferdane de bir süre denizi izledi.
Ben de karşıya baktım.
Bu kez içimde Emir’le ilgili bir soru yoktu.
Onu özleyip özlemediğimi bile düşünmüyordum.
Sadece o anın içinde olmak istiyordum.
Telefonum çantamda titredi.
Üçümüz de aynı anda telefona baktık.
Duygu gülerek bana döndü.
“Bakma.”
“Gülme.”
“Ben bir şey demedim.”
Ben de gülerek telefonu çıkardım.
Emir’di.
Bir fotoğraf göndermişti.
Gökyüzünün fotoğrafı.
Altında sadece kısa bir cümle vardı.
“Burayı görünce aklıma sen geldin.”
Mesaja baktım.
İçimde küçük bir sıcaklık oluştu.
Ama bu kez telaşlanmadım.
Telefonu kapatıp çantama koydum.
Ferdane kaşlarını kaldırdı.
“Ne oldu?”
“Bir şey yok.”
Duygu gülümsedi.
“Yüzünden belli.”
“Ne belli?”
“Mutlu olduğun.”
Bir şey söylemedim.
Çünkü haklıydı.
Emir’in mesajı hoşuma gitmişti.
Ama hayatımın bütün havasını değiştirmemişti.
Bu fark benim için önemliydi.
Gece otele dönerken üçümüz de yorulmuştuk.
Koridora geldiğimizde Duygu birden durdu.
“Yarın sabah denize girelim.”
Ferdane hemen cevap verdi.
“Ben uyuyacağım.”
“Erken kalkacağız.”
“Kesinlikle hayır.”
Ben ikisine bakıp güldüm.
“Ben varım.”
Duygu zafer kazanmış gibi elini kaldırdı.
“İşte gerçek arkadaş!”
Odaya girdiğimizde saat gece yarısını geçmişti.
Hepimiz yatağımıza uzandık.
Lambayı kapatmadan önce telefonumu son kez kontrol ettim.
Emir’den başka mesaj yoktu.
Ama bu kez eksiklik gibi gelmedi.
Telefonu komodinin üzerine bıraktım.
Gözlerimi kapattığımda aklımdan geçen son şey Emir değildi.
Sabah denize girecek olmamızdı.
Ve nedense bu düşünceyle gülümsedim.
Sabah Duygu’nun sesiyle uyandım.
“Eda! Kalk!”
Yorganı başıma çektim.
“Kaç oldu?”
“Yedi.”
Gözlerimi açıp ona baktım.
“Sen ciddi misin?”
“Denize girecektik.”
Ferdane yatağın diğer tarafından yastığını yüzüne kapattı.
“Ben böyle bir anlaşma hatırlamıyorum.”
Duygu hiç vazgeçmedi.
Beş dakika sonra üçünümüz de yarı uykulu hâlde hazırlanıyorduk.
Sahile indiğimizde güneş yeni yükseliyordu.
Ortalık sakindi.
Deniz neredeyse dümdüzdü.
Ayakkabılarımızı çıkarıp suya girdik.
İlk anda hepimiz aynı anda bağırdık.
“Çok soğuk!”
Sonra birbirimize bakıp gülmeye başladık.
Birkaç dakika içinde alıştık.
Duygu suyu üzerime sıçratınca ona karşılık verdim.
Ferdane de ikimize katıldı.
Sabahın erken saatlerinde sahilde çocuklar gibi birbirimizi kovalamaya başladık.
Bir ara yorulup suyun içinde durduk.
Güneş yüzümüze vuruyordu.
Duygu saçlarını geriye atıp derin bir nefes aldı.
“İyi ki kalkmışız.”
Bu kez itiraz etmedim.
Gerçekten iyi ki kalkmıştık.
Denizden çıkıp sahilde kahvaltı yapmaya karar verdik.
Üçümüz de ıslak saçlarla küçük bir masaya oturduk.
Çaylarımız geldi.
Ferdane ekmeğine reçel sürerken birden bana baktı.
“Senin yüzün değişmiş.”
“Nasıl?”
“Daha rahatsın.”
Duygu da ona katıldı.
“Ben de fark ettim.”
Bir şey söylemeden kahvemden bir yudum aldım.
Belki de haklıydılar.
Son haftalarda sürekli bir şeyleri anlamaya, çözmeye, kontrol etmeye çalışmıştım.
Buradaysa hiçbir şeyi kontrol etmiyordum.
Gün nasıl geçerse geçsin kabul ediyordum.
Kahvaltıdan sonra otelin yanındaki küçük bir tekne turunu gördük.
Duygu hemen heyecanlandı.
“Binelim.”
Ferdane önce tereddüt etti.
“Ya midem bulanırsa?”
“Bulansa da dönersin.”
Ben gülmeye başladım.
Yarım saat sonra üçümüz teknedeydik.
Denizin ortasına doğru ilerledikçe kıyı uzaklaştı.
Rüzgâr saçlarımızı dağıtıyordu.
Duygu sürekli fotoğraf çekiyordu.
Ferdane bu kez kameradan kaçıyordu.
Ben teknenin kenarında oturup denizi izledim.
Telefonumu çıkardım.
Emir’den bir mesaj vardı.
“Uyandın mı?”
Gülümsedim.
Cevap yazdım.
“Teknedeyiz.”
Birkaç saniye sonra cevap geldi.
“Macera peşindesin yine.”
Telefonu cebime koydum.
Bu kez Duygu bana baktı.
“Emir mi?”
“Sen nereden anladın?”
“Yüzünden.”
Gözlerimi devirdim.
“Her şeyi yüzümden anlamayın.”
Ferdane güldü.
“Senin yüzün zaten ayrı bir hayat yaşıyor.”
Ben de onlara katıldım.
Tekne küçük bir koyda durdu.
Herkes denize girmeye başladı.
Üçümüz de birbirimize baktık.
Duygu çoktan ayağa kalkmıştı.
“Ben gidiyorum.”
Ferdane peşinden atladı.
Ben de birkaç saniye sonra suya girdim.
Deniz burada daha berraktı.
Bir süre yüzdük.
Sonra tekneye çıkıp güneşte kurulandık.
Gün ilerledikçe yorulmaya başladık.
Ama hiçbirimiz dönmek istemiyorduk.
Akşamüstü otele döndüğümüzde hepimizin yüzünde aynı yorgun gülümseme vardı.
Odaya girer girmez Duygu yatağa uzandı.
“Yarın hiçbir yere gitmiyoruz.”
Ferdane başını salladı.
“Kesinlikle.”
Ben de yatağın kenarına oturdum.
“Anlaştık.”
Üçümüz aynı anda sustuk.
Sonra Duygu gözlerini kapatıp mırıldandı.
“Bu tatil çok hızlı geçiyor.”
Ben de denizden hâlâ tuz kokan saçlarımı toplarken düşündüm.
Gerçekten hızlı geçiyordu.
Ve ilk defa bir şeyin bitmesinden korkmak yerine, yaşadığım anın tadını çıkarmaya çalışıyordum.
Belki de dönüş günü geldiğinde özleyeceğim şey sadece deniz olmayacaktı.
Bu hâlimi de özleyecektim.
Daha hafif.
Daha sakin.
Ve kendi hayatının içinde yeniden yerini bulmuş hâlimi.