Tatlıdan sonra biraz daha yürüdük.
Akşamın nasıl geçtiğini anlamamıştım. Emir de acele etmiyordu. Sanki ikimiz de bu gecenin biraz daha uzun sürmesini istiyorduk.
Arabaya döndüğümüzde Emir kapıyı açtı.
— Eve mi gidiyoruz?
— Hayır.
Şaşkınlıkla ona baktım.
— Nereye?
— Bir davete.
— Ne daveti?
Emir gülümsedi.
— Sürpriz.
— Emir…
— Korkma. Sana uygun bir yer.
— Benim haberim bile yok.
— Çünkü haberin olsaydı sürpriz olmazdı.
Arabaya bindim ama aklım hâlâ oradaydı.
— Ne giymeliydim?
— Zaten çok güzelsin.
— Bu cevap değil.
— Bence gayet iyi bir cevap.
Gülerek başımı iki yana salladım.
Yaklaşık yarım saat sonra şehirden biraz uzak, ışıkları uzaktan bile belli olan büyük bir binanın önünde durduk.
Arabadan indiğimde girişte davetlilerin isimlerinin bulunduğu bir liste gördüm.
Emir yanıma geldi.
— Hazır mısın?
— Hâlâ nereye geldiğimizi bilmiyorum.
— İçeri girince anlayacaksın.
Birlikte içeri girdik.
Burası klasik bir salon değildi. Büyük camlarla çevrili, denize bakan şık bir mekândı. İçeride fazla kalabalık yoktu. Herkes sakin bir şekilde konuşuyor, fonda hafif bir müzik çalıyordu.
Masaların üzerinde küçük kartlar vardı.
Emir beni girişteki görevliye yönlendirdi.
Görevli gülümseyerek:
— Hoş geldiniz, Emir Bey. Masanız hazır.
Masamız?
Emir’e döndüm.
— Sen bunu önceden planladın.
— Evet.
— Ne zamandır?
— Birkaç gündür.
— Bana neden söylemedin?
— Söylesem gelmeyecektin.
— Gelecektim.
— O zaman iyi ki söylememişim.
Gülerek başımı salladım.
Masaya oturduk.
Manzara doğrudan denize bakıyordu.
Bir süre etrafı izledim.
— Çok güzelmiş.
Emir sandalyede arkasına yaslandı.
— Beğendin mi?
— Hem de çok.
— O zaman doğru yere getirmişim.
Menüleri aldık. Bir süre ne yiyeceğimize karar vermeye çalıştık.
Sonra Emir menüyü kapattı.
— Bugün sen seç.
— Neden?
— Çünkü son zamanlarda hep ben plan yapıyorum.
— Fark ettin yani?
— Fark etmez miyim?
Gülümsedim.
— O zaman bu akşamı ben yönetiyorum.
— Tamam.
— Ama pişman olabilirsin.
— Göreceğiz.
Siparişlerimizi verdikten sonra konuşmaya başladık.
Duygu ve Ferdane’den bahsettim. Gün içinde yaşadığımız komik şeyleri anlattım. Emir de güldü.
Sonra konu ailesine geldi.
Anlattıkça onu daha farklı tanıdığımı hissettim.
Bir süre sonra Emir sustu.
— Ne oldu? diye sordum.
— Seni dinliyorum.
— Dinlerken niye öyle bakıyorsun?
— Çünkü seni böyle görmek hoşuma gidiyor.
— Nasıl?
— Rahat.
Bir an sustum.
Sonra gülümsedim.
— Senin yanında rahatım.
Emir’in yüzündeki gülümseme biraz daha belirginleşti.
— Bunu duymak güzel.
Yemeklerimiz geldi.
Akşam ilerledikçe mekândaki insanlar yavaş yavaş azaldı.
Sonunda neredeyse sadece birkaç masa kalmıştı.
Emir garsona bir şey söyledi.
Birkaç dakika sonra bizi denize bakan daha sakin bir bölüme aldılar.
Şaşkınlıkla etrafa baktım.
— Burası da mı davetin parçası?
— Evet.
— Ama kimse yok.
Emir sandalyeyi çekti.
— Çünkü asıl istediğim buydu.
Otururken ona baktım.
— Ne?
— Bu gece biraz sadece ikimiz olsun istedim.
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
Sonra gülümsedim.
— Başarılı oldun.
— Güzel.
Camın ardından denizi izledim.
İçimde sakin, güzel bir his vardı.
Emir karşımdaki sandalyede oturuyordu.
Ne acele vardı ne de konuşmak zorunda olduğumuz bir şey.
Sadece ikimizdik.
Bir süre sonra Emir:
— Eda.
— Efendim?
— Bugün sana bir şey söylemek istedim ama doğru zamanı bekledim.
Merakla ona baktım.
— Ne?
Emir birkaç saniye düşündü.
— Hayatımda senin için bir yer açtığımı fark ettim.
Kalbim hızlandı.
— Nasıl bir yer?
Gülümsedi.
— Henüz adını koymadığım ama kaybetmek istemediğim bir yer.
Başımı eğdim.
Bu kez utanmaktan değil, ne kadar güzel hissettirdiğini saklayamadığım için.
— Ben de senin için bir yer açtım.
Emir’in gözleri üzerimde kaldı.
— Biliyorum.
— Nereden biliyorsun?
— Çünkü artık beni beklemek yerine benimle birlikte yürüyorsun.
Gülümsedim.
— Belki de yol güzeldir.
— Belki.
Sonra ikimiz de denize döndük.
Ve o gece, özel bir davetin ortasında, kalabalıktan uzakta, birbirimize söyleyecek çok daha fazla şeyimiz olduğunu fark ettik.
Ama hiçbirini aceleye getirmedik.
Bir süre daha denizi izledik.
Dışarıda hafif bir rüzgâr vardı. Camlara vuran ışıklar denizin üzerinde küçük küçük yansımalar oluşturuyordu.
Emir sessizliği bozdu.
— Üşüyor musun?
Başımı iki yana salladım.
— Hayır. İyiyim.
— Emin misin?
— Eminim.
Sonra ona baktım.
— Ama sana bir şey soracağım.
— Sor.
— Bütün bunları neden yaptın?
Emir birkaç saniye düşündü.
— Çünkü seni özel hissettirmek istedim.
— Sadece bu mu?
— Hayır.
Gözlerini benden kaçırmadan devam etti.
— Bir süredir beraber geçirdiğimiz zamanların hep günlük şeylerden oluştuğunu fark ettim. Kahve, yürüyüş, film…
Gülümsedim.
— Ben onları seviyorum.
— Ben de.
— O zaman?
— Bazen de sana “bugün sadece ikimiz için” diyebileceğim bir akşam yaşatmak istedim.
Bu cümle hoşuma gitti.
— Ya ben daveti sevmeseydim?
— O zaman çıkar giderdik.
— Gerçekten mi?
— Gerçekten.
— Hiç bozulmaz mıydın?
— Biraz.
Güldüm.
— En azından dürüstsün.
— Sana karşı olmaya çalışıyorum.
Bir süre sonra garson tatlı menüsünü getirdi.
Menüye bakarken Emir:
— Çikolatalı bir şey seçeceksin.
Başımı kaldırdım.
— Yine mi?
— Seni tanıyorum artık.
— Bunu çok kullanmaya başladın.
— Çünkü doğru.
Menüyü kapattım.
— Tamam. Seç bakalım.
— Ben mi?
— Evet.
— O zaman iki kişilik bir şey alalım.
— Neden iki kişilik?
— Çünkü sen tek başına bitiremezsin.
— Nereden biliyorsun?
— Çünkü geçen sefer yarısını bana bıraktın.
Gülerek başımı salladım.
— Sen her şeyi hatırlıyorsun.
— Sana ait olan şeyleri, evet.
Tatlı geldiğinde ikimiz de bir süre ona baktık.
Sonra ben ilk lokmayı aldım.
Emir bana bakıyordu.
— Ne?
— Hiç.
— Yine öyle bakıyorsun.
— Nasıl?
— Sanki bir şey söyleyecekmişsin gibi.
Gülümsedi.
— Sadece seni izliyorum.
— Bu gece bunu çok yaptın.
— Çünkü güzel bir akşam.
Bir süre sonra ayağa kalktı.
— Biraz yürüyelim mi?
— Olur.
Mekândan dışarı çıktık.
Denizin kenarındaki taş yolda yan yana yürümeye başladık.
Bu kez ellerimiz birbirine değdiğinde ikimiz de geri çekilmedik.
Emir elimi tuttu.
Adımlarımız yavaşladı.
— Sana bir şey söyleyebilir miyim? dedi.
— Söyle.
— Bugün buraya gelirken çok düşündüm.
— Neyi?
— Sana ne söylemem gerektiğini.
— Peki bulabildin mi?
— Hayır.
Güldüm.
— O zaman boşuna düşünmüşsün.
— Belki.
Biraz daha yürüdük.
Sonra Emir durdu.
— Ama şunu biliyorum.
— Ne?
— Seninle ilgili hiçbir şeyi aceleye getirmek istemiyorum.
Gözlerine baktım.
— Ben de istemiyorum.
— Çünkü güzel olan şeylerin biraz zaman almasına izin vermek gerekiyor.
Başımı salladım.
— Bence de.
Bir süre daha yürüdük.
Sonra Emir hafifçe gülümsedi.
— Ama bir konuda acele etmek istiyorum.
— Nede?
— Yarın seni tekrar görmek konusunda.
Gülmeye başladım.
— İşte buna izin var.
— Güzel.
— Ama yarın Duygu ve Ferdane’yle planım olabilir.
— O zaman onlar bitince görüşürüz.
— Bu kadar kolay mı?
— Evet.
— Kıskanmıyorsun yani?
Emir kaşlarını kaldırdı.
— Neden kıskanayım?
— Bilmiyorum.
— Senin arkadaşlarınla vakit geçirmeni istememem için bir sebep yok.
Gülümsedim.
— İşte bu yüzden senden hoşlanıyorum.
Emir birkaç saniye sustu.
— Bir daha söyler misin?
— Hayır.
— Neden?
— Bir kere söyledim.
— Yetmedi.
Gülerek yürümeye devam ettim.
— O zaman daha dikkatli dinle.
Emir de yanıma geldi.
— Dinliyorum.
Ve o gece, denizin kenarında yürürken birbirimize büyük sözler vermedik.
Sadece küçük ama gerçek şeyler söyledik.
Belki de bizim için en doğru olan buydu.
Çünkü artık ikimiz de biliyorduk:
Bu hikâyenin güzel olması için acele etmemize gerek yoktu.
Yeter ki birbirimizin elini bırakmadan yürümeye devam edelim.
Deniz kenarında biraz daha yürüdükten sonra Emir saatine baktı.
— Geç oldu.
— Fark etmedim.
— Ben de.
Geri dönmeye başladık.
Mekâna yaklaştığımızda içerideki kalabalığın iyice azaldığını gördüm. Davetin sonuna gelmiştik.
Emir arabayı getirmek için önden gitti. Ben girişte beklerken etrafa baktım.
Bu akşamı düşündüm.
Sabah böyle bir gece geçireceğimi bilmiyordum. Hatta birkaç saat önce sadece tatlı yiyip eve döneceğimizi sanıyordum.
Şimdi ise içimde garip bir huzur vardı.
Emir arabayla yanıma geldi.
Kapıyı açtı.
— Buyurun hanımefendi.
Gülerek arabaya bindim.
— Çok resmi oldun.
— Özel davetten çıktık. Ortama ayak uyduruyorum.
— Beş dakika önce deniz kenarında benimle yürüyen sen değil miydin?
— O da bendim.
— Karar ver.
— İkisi de benim.
Arabayı çalıştırdı.
Yola çıktığımızda müziği biraz açtı.
Bir süre sessizce gittik.
Sonra Emir:
— Bugün mutlu oldun mu?
— Oldum.
— Gerçekten?
— Gerçekten.
— En çok neyi sevdin?
Camdan dışarı bakarak düşündüm.
— Daveti değil.
Emir bana döndü.
— Ne?
— Sonrasında deniz kenarında yürümeyi.
Gülümsedi.
— Ben de.
— Çünkü orada sadece ikimiz vardık.
— Ben zaten o yüzden götürdüm.
Başımı ona çevirdim.
— Bunu daha önce söylemedin.
— Her şeyi baştan söylemek zorunda değilim.
— Doğru.
Bir süre sonra evimin olduğu sokağa girdik.
Araba durdu.
Kemerimi çıkardım ama hemen kapıyı açmadım.
Emir bana baktı.
— Ne oldu?
— Hiç.
— Eda.
— Bu gece bitsin istemiyorum.
Emir’in yüzündeki gülümseme yavaşça değişti.
— Ben de.
Bir süre öylece oturduk.
Sonra Emir sakin bir sesle:
— Ama bitmesi kötü olduğu anlamına gelmiyor.
— Biliyorum.
— Yarın yine var.
Gülümsedim.
— Yarın da var.
Kapıyı açıp arabadan indim.
Birkaç adım attıktan sonra arkamı döndüm.
Emir hâlâ bana bakıyordu.
— İyi geceler.
— İyi geceler, Eda.
Eve girdim.
Kapıyı kapatıp sırtımı kapıya yasladım.
Yüzümde hâlâ bir gülümseme vardı.
Çantamı odama bıraktım. Üzerimi değiştirirken aklım hâlâ gecedeydi.
Telefonumu elime aldığımda Emir’den mesaj geldi.
Emir:
Bugün için teşekkür ederim.
Gülümsedim.
Ben:
Asıl ben teşekkür ederim.
Birkaç saniye sonra:
Emir:
Davet güzeldi.
Bir mesaj daha geldi.
Emir:
Ama sen yanımda olmasaydın hiçbir anlamı olmazdı.
Ekrana bakıp birkaç saniye cevap yazamadım.
Sonra:
Ben:
Böyle konuşmaya devam edersen gerçekten alışacağım.
Cevabı hemen geldi.
Emir:
Ben zaten alışmanı istiyorum.
Telefonu yatağın üzerine bıraktım.
Sonra tekrar alıp son bir mesaj yazdım.
Ben:
İyi geceler Emir.
Emir:
İyi geceler Eda.
Telefonu kapattım.
Yatağa uzandığımda düşündüğüm tek şey şuydu:
Emir hayatıma bir anda girmişti.
Ama artık hayatımda kalması bir tesadüf gibi gelmiyordu.
Ve galiba ben, bunun nereye gideceğini ilk kez merak etmekten korkmuyordum.
Ertesi gün öğleden sonra Duygu aradı.
— Eda, sana bir şey söyleyeceğim.
— Söyle.
— Bu cumartesi düğün var.
— Kimin?
— Seda’nın.
Bir an düşündüm.
— Seda mı? Üniversiteden olan?
— Evet.
— Aa, doğru ya! Tamamen unutmuşum.
— Unutma tabii. Gideceğiz.
— Siz gideceksiniz.
— Hayır, hepimiz gideceğiz.
— Ferdane de geliyor mu?
— Tabii.
Gülümsedim.
— Tamam. Geliyorum.
Telefonu kapattığımda aklıma Emir geldi.
Bir süre sonra ona mesaj attım.
Ben:
Cumartesi düğün var.
Cevabı kısa sürede geldi.
Emir:
Kimin?
Ben:
Arkadaşım Seda’nın.
Bir süre sonra:
Emir:
Sen gidiyor musun?
Ben:
Evet.
Emir:
Ben de gelebilir miyim?
Mesaja bakıp gülümsedim.
Ben:
İstersen.
Emir:
İstiyorum.
Telefonu elimden bırakırken yüzümde küçük bir gülümseme vardı.
Cumartesi günü öğleden sonra hazırlanmaya başladım.
Düğün akşam olacaktı ama hazırlanmak tahmin ettiğimden uzun sürdü.
Dolabın karşısında birkaç kez kıyafet değiştirdim. Sonunda sade ama şık bir elbisede karar kıldım. Saçlarımı hazırladım, küçük çantamı aldım ve aynanın karşısında son kez kendime baktım.
Telefonum çaldı.
Emir:
Hazır mısın?
Ben:
Hazırım.
Emir:
On dakikaya aşağıdayım.
Çantamı alıp aşağı indim.
Emir arabadan indiğinde birkaç saniye bana baktı.
— Ne?
— Hiç.
— Yine başladın.
Gülümsedi.
— Düğüne gidiyoruz. Biraz bakabilirim.
— Tamam.
— Çok güzel olmuşsun.
— Teşekkür ederim.
Arabaya bindik.
Yolda düğünden, Seda’dan ve ortak tanıdıklardan konuştuk.
Bir süre sonra düğün salonunun bulunduğu yere geldik.
Daha girişten kalabalık olduğu belliydi.
Salonun önünde arabalar sıralanmış, girişte büyük çiçek aranjmanları hazırlanmıştı. Kapının yanında gelin ve damadın isimlerinin yazılı olduğu büyük bir pano vardı.
Arabadan indiğimizde uzaktan müzik sesi geliyordu.
Duygu ile Ferdane bizi girişte karşıladı.
Duygu önce bana sarıldı.
— Çok güzel olmuşsun!
— Sen de!
Sonra Emir’e döndü.
— Hoş geldin.
Emir gülümsedi.
— Hoş bulduk.
Ferdane de yanımıza geldi.
— Hazır mısınız? Bu gece oturmak yok.
Emir bana baktı.
— Ben Eda’nın peşinden geliyorum.
— O zaman geçmiş olsun, dedi Ferdane. Eda dans etmeye başladı mı durmaz.
— Biliyorum.
— Nereden biliyorsun?
Emir güldü.
— Öğreniyorum.
Salona girdiğimizde içerisi çoktan dolmuştu.
Yuvarlak masalar salonun tamamına yerleştirilmişti. Her masanın üzerinde küçük çiçekler ve mumlar vardı. Tavandan sarkan ışıklar salonu yumuşak bir şekilde aydınlatıyordu.
Sahnenin arkasında büyük bir ekran vardı. Gelin ve damadın fotoğrafları sırayla gösteriliyordu.
Bir köşede pasta masası hazırlanmıştı.
Diğer tarafta ise fotoğraf çekimi için küçük bir alan oluşturulmuştu.
Duygu bizi kendi masalarına götürdü.
— Buraya oturuyoruz.
Emir sandalyemi çekti.
— Teşekkür ederim.
— Rica ederim.
Ferdane karşıma oturdu.
— Birazdan gelin geliyor.
Herkesin dikkati kısa süre sonra giriş kapısına yöneldi.
Müzik değişti.
Salonun ışıkları biraz kısıldı.
Kapılar açıldı.
Gelin ve damat alkışlar eşliğinde içeri girdi.
Herkes ayağa kalktı.
Alkışlar arasında çift piste doğru ilerledi.
Duygu telefonunu çıkarıp video çekmeye başladı.
Ben de gülümseyerek onları izledim.
İlk dans başladığında salonda bir anda daha sakin bir hava oluştu.
Çift pistin ortasında dans ederken aileler kenarda onları izliyordu.
Bir süre sonra müzik hızlandı ve herkes alkışlamaya başladı.
Duygu kulağıma eğildi.
— Birazdan sıra bize geliyor.
— Daha yemek bile yemedik.
— Olsun.
Emir bunu duyup güldü.
— Eda’yı piste çıkarmak için yemek yemesine gerek yok mu?
— Yok, dedi Duygu. O enerjiyi başka yerden buluyor.
Yemekler geldiğinde herkes masasına oturdu.
Salonda servis başladı.
Biz de yemek yerken sohbet ettik.
Emir ara sıra bana dönüp bir şeyler söylüyor, ben de ona cevap veriyordum.
Tam o sırada masamıza Seda’nın çocukluk arkadaşı olan Kerem geldi.
— Eda?
Başımı kaldırdım.
— Kerem?
— Gerçekten sen misin?
Ayağa kalkıp bana sarıldı.
— Ne zamandır görmüyorum seni!
Gülerek karşılık verdim.
— Ben de seni yıllardır görmedim.
Kerem gülerek:
— En son mezuniyet gecesinde görüşmüştük.
— Evet.
Bir süre eski arkadaşlardan, okuldan ve geçmişte yaşanan komik olaylardan konuştuk.
Emir sessizce bizi dinliyordu.
Kerem bir ara:
— Eda, hâlâ eskisi gibi çok gülüyorsun, dedi.
Güldüm.
— Sen de hiç değişmemişsin.
Kerem tam bir şey söyleyecekken müzik başladı.
— Ben masaya geçeyim. Sonra görüşürüz.
— Tamam.
Kerem uzaklaştı.
Ben Emir’e döndüm.
— Ne oldu?
— Hiçbir şey.
— Emin misin?
— Evet.
Gülümsemeye çalışıyordu ama yüzünden bir şeylerin değiştiği belliydi.
— Kıskandın mı?
Emir hemen:
— Hayır.
Kaşlarımı kaldırdım.
— Hiç mi?
Bir an sustu.
Sonra dürüstçe:
— Biraz.
Gülmeye başladım.
— Emir!
— Ne yapayım? Çocuk seni görünce sarıldı, sonra da ne kadar güzel güldüğünü söyledi.
— Çocuk mu?
— Benden büyük de olabilir.
— Ama kıskandın.
— Evet.
Gülerek elimi masanın altında tuttum.
— Merak etme.
— Neyi?
— Ben buradayım.
Emir yüzüme baktı.
— Biliyorum.
Sonra gülümseyerek ekledi:
— Ama yine de biraz kıskandım.
— Tatlı olmuş.
— Dalga geçme.
— Geçiyorum.
İkimiz de gülmeye başladık.
Tam o sırada Duygu ayağa kalktı.
— Hadi!
— Nereye?
— Dans!
Ferdane de kalktı.
— Eda, gel!
Ben de ayağa kalktım.
Emir bana baktı.
— Sen git. Ben geliyorum.
— Geleceksin değil mi?
— Geleceğim.
Piste çıktığımızda müzik hızlanmıştı.
Önce Duygu, Ferdane ve ben dans etmeye başladık.
Sonra masalardan başka arkadaşlar da piste geldi.
Bir süre sonra Emir de yanımıza katıldı.
Duygu onu görünce:
— Sonunda!
Emir güldü.
— Eda’yı yalnız bırakmıyorum.
— Belli oluyor, dedi Ferdane.
Hep birlikte dans etmeye başladık.
Müzik değiştikçe pist daha da kalabalıklaştı.
Bir ara halay başladı.
Herkes el ele tutuşup sıraya girdi.
Duygu beni çekti, ben de Emir’in elini tuttum.
— Gel.
— Ben halay bilmiyorum.
— Öğrenirsin.
Ferdane arkamızdan:
— Eda öğretir!
Gülerek sıraya girdik.
Emir birkaç adım sonra ritmi yakalamaya başladı.
— Fena değilmişsin.
— Bana güven.
— Fazla güveniyorum zaten.
Bir süre sonra hepimiz kahkahalarla dans ediyorduk.
Gece ilerledikçe düğün daha da hareketlendi.
Takı merasimi başladı.
Gelin ve damat sahnenin önüne geçti. Aileler sırayla yanlarına gidiyor, fotoğraflar çekiliyor, ardından herkes masasına dönüyordu.
Sonra pasta zamanı geldi.
Salonun ışıkları tekrar kısıldı.
Büyük düğün pastası piste getirildi.
Gelin ve damat pastayı birlikte kesti.
Herkes alkışladı.
Ardından pasta dağıtıldı.
Biz de masamızda oturup konuşmaya devam ettik.
Bir ara Emir bana eğildi.
— Yoruldun mu?
— Biraz.
— İstersen dışarı çıkıp hava alalım.
— Olur.
Salondan çıktık.
Dışarıda hava serindi.
İçerideki müzik kapının ardından daha uzaktan geliyordu.
Bir süre yan yana yürüdük.
Sonra Emir bana baktı.
— Bu arada…
— Ne?
— Az önceki çocukla ilgili hâlâ biraz kıskancım.
Gülmeye başladım.
— Hâlâ mı?
— Evet.
— Sana bir şey söyleyeyim mi?
— Söyle.
— O benim eski arkadaşım.
— Biliyorum.
— Ve benim hayatımda olmasını istemediğim biri olsa zaten konuşmazdım.
Emir başını salladı.
— Haklısın.
Sonra gülümsedi.
— Ama yine de insan bazen kıskanıyor.
— Kıskanabilirsin.
— Kızmıyor musun?
— Hayır.
— Neden?
— Çünkü bunu bana hesap sormak için kullanmıyorsun.
Emir birkaç saniye sustu.
— Asla.
Gülümsedim.
— O zaman sorun yok.
İçeriden alkış sesleri geldi.
Emir kapıya baktı.
— Galiba yine bir şey başladı.
— Kesin dans.
— Sen git.
— Sen gelmiyor musun?
— Geliyorum.
Elimi uzattım.
Emir tuttu.
Birlikte tekrar salona girdik.
Gece boyunca dans ettik, güldük, fotoğraflar çektirdik.
Düğünün sonunda gelin ve damat herkesle vedalaşırken biz de sıraya girdik.
Seda beni görünce sarıldı.
— Geldiğin için çok teşekkür ederim.
— Tabii ki gelecektim.
Sonra Emir’e döndü.
— Sen de geldiğin için teşekkür ederim.
Emir gülümsedi.
— Rica ederim. Çok güzel bir geceydi.
Seda bana bakıp gülümsedi.
— Eda’yı sana emanet ediyoruz o zaman.
Ben hemen:
— Seda!
Hepimiz güldük.
Emir de bana baktı.
— Merak etme.
Salondan çıkarken yorgundum ama mutluydum.
Arabaya bindik.
Emir motoru çalıştırmadan önce bana döndü.
— Bugün güzeldi.
— Çok güzeldi.
— Ama bir daha eski arkadaşlarınla bu kadar samimi konuşma.
Şaşkınlıkla ona baktım.
Bir saniye sustu.
Sonra gülmeye başladı.
— Şaka yapıyorum.
Gülerek koluna hafifçe vurdum.
— Bir an ciddi sandım!
— Kıskanabilirim ama seni kısıtlamam.
— Bunu biliyorum.
Emir arabayı çalıştırdı.
Ben de camdan dışarı bakarken gülümsedim.
Bugün Emir’in kıskandığını görmek hoşuma gitmişti.
Çünkü ilk kez onun da benim gibi bazı şeyleri fazlasıyla önemsediğini görmüştüm.
Ama daha güzeli şuydu:
Kıskançlığın bile aramızda bir sorun değil, gülüp geçebildiğimiz küçük bir şey olarak kalmasıydı.