İçeriğe geç

SEN BENDE EKSİKSİN 🖋️

Bölüm 16 · 8 dk okuma

SEN BENDE EKSİKSİN 🖋️

Bölüm 16

16. Bölüm

Emir’in evinden çıktıktan sonra doğrudan eve gitmek yerine Duygu ve Ferdane’yle buluşmaya karar verdim.

Aslında Emir’le geçirdiğim sabahın etkisi hâlâ üzerimdeydi. Bunu kendime itiraf etmek istemesem de yüzümden belli oluyordu muhtemelen.

Duygu beni görür görmez kaşlarını kaldırdı.

“Sen niye böyle sırıtıyorsun?”

“Öyle mi?”

“Evet.”

Ferdane de bana bakıp güldü.

“Kesin bir şey oldu.”

“Bir şey olmadı.”

Duygu sandalyeye yaslandı.

“Eda, seni tanıyoruz.”

Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.

“Emir’le kahvaltı yaptık.”

İkisi aynı anda birbirine baktı.

“Evinde mi?” dedi Ferdane.

“Evet.”

Duygu hemen öne eğildi.

“Anlat.”

“Ne anlatayım?”

“Her şeyi.”

“Sabah kahvaltı yaptık. Sonra mutfağı beraber topladık. Ben de çıktım.”

Duygu birkaç saniye sustu.

“Bu kadar mı?”

“Evet.”

“Senin hayatındaki en romantik olayın mutfak toplamak olması çok komik.”

Gülmeye başladım.

“Bence güzeldi.”

Bu kez ikisi de sustu.

Ferdane bana dikkatlice baktı.

“Gerçekten hoşlanıyorsun, değil mi?”

Sorunun basitliği karşısında bir an cevap veremedim.

Eskiden olsa konuyu değiştirirdim.

Şimdi ise sadece başımı salladım.

“Evet.”

Bunu yüksek sesle söylemek garipti.

Ama kötü bir gariplik değildi.

Sanki uzun zamandır içimde duran bir şeyi ilk kez saklamadan kabul ediyordum.

Duygu gülümsedi.

“Tamam. O zaman sana bir şey söyleyeceğim.”

“Ne?”

“Bu akşam hiçbir şey planlama.”

“Niye?”

“Çünkü üçümüz çıkıyoruz.”

“Yine mi?”

“Evet, yine.”

Ferdane hemen ekledi:

“Ve bu sefer Emir yok.”

İstemeden güldüm.

“Ben Emir’i çağırmadım ki zaten.”

Duygu parmağını bana doğru uzattı.

“Bak, bunu özellikle söyledim. Çünkü son zamanlarda her planın bir şekilde Emir’e bağlanıyor.”

Bir an düşündüm.

Haklıydı.

Ama garip olan şuydu; bundan rahatsız değildim.

Yine de Duygu’nun söylediği şeyi anlıyordum.

Emir hayatımda olabilirdi.

Ama hayatımın tamamı olamazdı.

“Tamam,” dedim. “Bu akşam sadece biz.”

“İşte şimdi oldu.”

Akşam olduğunda üçümüz birlikte dışarı çıktık.

Uzun zamandır ilk kez Emir’den bahsetmeden saatler geçirdik.

Güldük, yürüdük, saçma sapan şeyler konuştuk.

Ve gecenin sonunda fark ettim ki Emir’i özlememe rağmen onsuz geçirdiğim zamanın da bana iyi geldiğini hissediyordum.

Belki de doğru olan buydu.

Birini hayatına almak, kendi hayatından vazgeçmek anlamına gelmiyordu.

Tam tersine…

Doğru insan, hayatındaki diğer güzel şeylerin yerini doldurmuyor; onların arasına kendine ait bir yer açıyordu.

Eve dönerken telefonuma bir mesaj geldi.

Emir:
“Bugün seni özledim.”

Mesaja birkaç saniye baktım.

Sonra gülümsedim.

Bu kez hemen cevap vermedim.

Çünkü ilk defa beklemek bana korkutucu gelmiyordu.

Onun orada olduğunu biliyordum.

Benim de kendi hayatımın içinde olduğumu.

Emir’in mesajına cevap vermeden telefonu çantama koydum.

Eve geldiğimde annem salondaydı. Televizyon açıktı ama izlediği pek söylenemezdi. Beni görünce kumandayı kenara bıraktı.

“Geldin mi?”

“Geldim.”

“Duygu’yla mıydınız?”

“Evet, Ferdane de vardı.”

Annem başını salladı.

Sonra yüzüme biraz fazla dikkatli baktı.

“Senin keyfin yerinde bugün.”

Ayakkabılarımı çıkarırken gülümsedim.

“Yerinde.”

“Güzel.”

Başka bir şey sormadı. Belki de sormasına gerek olmadığını düşündü.

Odama geçtiğimde üstümü değiştirip yatağın kenarına oturdum. Telefonumu elime aldım.

Mesaj hâlâ oradaydı.

Emir:
Bugün seni özledim.

Parmaklarım klavyenin üzerinde birkaç saniye bekledi.

Sonra yazdım.

Ben:
Ben de seni özledim.

Gönderdikten sonra telefonu yatağın üzerine bıraktım.

Birkaç saniye sonra ekran yeniden yandı.

Emir:
Bunu senden duymak güzel.

Gülümsedim.

Ben:
Çok şımarma.

Cevabı hemen geldi.

Emir:
Geç kaldın.

Kahkaha attım.

Tam telefonu bırakacaktım ki yeni mesaj geldi.

Emir:
Yarın seni görebilir miyim?

Bu kez düşünmeden cevap verdim.

Ben:
Görebilirsin.

Emir:
Bu kadar kolay mı?

Ben:
Ne bekliyordun? Üç gün düşünmemi mi?

Emir:
Belki biraz.

Ben:
Yok.

Bir süre cevap gelmedi.

Sonra:

Emir:
Yarın seni almaya geleyim.

Mesaja baktım.

Eskiden olsa hemen plan yapmaya çalışırdım. Saat, yer, ne yapacağımız…

Şimdi sadece:

Ben:
Olur. Ama nereye gideceğimize ben karar vereceğim.

Cevap gecikmedi.

Emir:
Anlaştık.

Telefonu kenara koydum.

Yatağa uzandığımda gün boyunca yaşadıklarım aklımdan geçti.

Sabah Emir’in evinde kahve içmemiz…

Duygu ve Ferdane’yle geçirdiğim akşam…

Sonra Emir’in mesajı…

Her şey birbirine karışmadan, kendi yerinde duruyordu.

Belki de ilk defa bir şeyleri kontrol etmeye çalışmadan yaşayabiliyordum.

Emir’i seviyordum.

Onu görmek istiyordum.

Ama aynı zamanda arkadaşlarımla gülmek, kendi planlarımı yapmak, yalnız kalmak, kendi hayatımı yaşamak da istiyordum.

Ve bunların hiçbirinin birbirine engel olmadığını yeni yeni öğreniyordum.

Ertesi sabah uyandığımda telefonuma baktım.

Emir’den tek bir mesaj vardı.

Emir:
Hazır olduğunda haber ver. Bugün senin günün.

Mesaja bakıp gülümsedim.

Sonra yataktan kalktım.

Çünkü bugün nereye gideceğimize gerçekten ben karar verecektim.

Dolabın karşısında birkaç dakika öylece durdum.

Bugün nereye gideceğimize ben karar verecektim ama nedense kıyafet seçmek, yer seçmekten daha zor geliyordu.

Sonunda fazla düşünmeden rahat bir kombin yaptım. Saçlarımı toparlayıp çantamı aldım.

Tam odadan çıkarken telefonum çaldı.

Emir arıyordu.

“Efendim?”

“Hazır mısın?”

“Hazırım.”

“Gerçekten sen mi karar verdin bugün nereye gideceğimize?”

“Evet.”

“Merak ettim.”

“Sabırlı ol.”

Güldü.

“Tamam. Beş dakikaya oradayım.”

Telefonu kapattığımda nedense içimde küçük bir heyecan vardı.

Annem mutfakta kahve hazırlıyordu.

“Çıkıyor musun?”

“Evet.”

“Emir mi?”

Bir an durdum.

“Evet.”

Annem gülümsedi ama bu kez soru sormadı.

“İyi eğlenceler.”

“Sağ ol.”

Kapının önüne çıktığımda Emir çoktan gelmişti.

Arabadan indi.

“Günaydın.”

“Günaydın.”

“Eee?”

“Eee ne?”

“Plan?”

“Önce kahve.”

“Bunu bekliyordum.”

“Sonra da…”

Bir an durdum.

“Bir kitapçıya gideceğiz.”

Emir’in yüzünde küçük bir gülümseme oluştu.

“Bunu da bekliyordum.”

“Ne demek o?”

“Senin seçtiğin bir günün kitapçıda başlamaması garip olurdu.”

“Ben bu kadar tahmin edilebilir miyim?”

“Hayır.”

Bir an gözlerime baktı.

“Sen sadece seni tanıyan biri için tahmin edilebilir oluyorsun.”

Bu cümle beklemediğim bir anda geldi.

Cevap vermek yerine arabaya bindim.

“Tamam, fazla konuşma. Sür.”

Gülerek direksiyona geçti.

İlk durağımız küçük bir kafeydi. İçeri girdiğimizde cam kenarındaki masalardan birine oturduk.

Emir menüyü bana uzattı.

“Bugün seçimler senin.”

“Her konuda mı?”

“Her konuda.”

“Sonra pişman olma.”

“Olmam.”

Kahvelerimiz geldiğinde bir süre dışarıyı izledik.

Sonra Emir sessizce sordu:

“Mutlu musun?”

Sorunun basitliği beni şaşırttı.

“Neden sordun?”

“Bilmiyorum. Son zamanlarda seni izliyorum.”

“Beni mi izliyorsun?”

“Yanlış anlama.” Gülümsedi. “Davranışlarını.”

Başımı salladım.

“Mutluyum.”

“Gerçekten?”

“Gerçekten.”

Bir an sustum.

“Eskiden mutluluğu bir şey olacakmış gibi bekliyordum. Şimdi ise bazen zaten olmuş olduğunu fark ediyorum.”

Emir bana baktı.

“Mesela?”

Kahvemden bir yudum aldım.

“Şu an gibi.”

Gülümsedi.

“Ben de şu an gibi.”

Kahvelerimizi bitirdikten sonra kitapçıya geçtik.

İçeri girer girmez Emir başka tarafa yöneldi.

“Sen bak,” dedi. “Ben biraz dolaşacağım.”

Rafların arasında ilerlerken arada onu uzaktan görüyordum.

Bir kitabı eline alıyor, arka kapağına bakıyor, sonra yerine bırakıyordu.

Sonunda yanıma geldi.

Elinde ince bir kitap vardı.

“Bunu daha önce okudun mu?”

“Hayır.”

“Al.”

“Sen niye alıyorsun?”

“Çünkü ilk sayfasını okudum.”

“Ve?”

“Bence seversin.”

Kitabı elime aldım.

“Ya sevmezsem?”

“İade ederiz.”

“Kitabı mı?”

“Beni değil.”

Gülmeye başladım.

“Sen gerçekten çok konuşmaya başladın.”

“Senin yanında rahatladım.”

Bu kez cevap veremedim.

Kitabı çantama koydum.

“Tamam,” dedim. “Bunu alıyorum.”

Kitapçıdan çıktığımızda hava biraz serinlemişti.

Emir ellerini cebine koydu.

“Şimdi sırada ne var?”

Gülümsedim.

“Yürüyüş.”

“Nereye?”

“Hiçbir yere.”

Emir birkaç saniye bana baktı.

Sonra başını salladı.

“En sevdiğim plan.”

Yan yana yürümeye başladık.

Bu kez gerçekten hiçbir yere yetişmemiz gerekmiyordu.

Ve belki de son zamanlarda en çok ihtiyacım olan şey tam olarak buydu.

Yürürken nereye gittiğimizi gerçekten bilmiyorduk.

Ama ilk defa bunun bir önemi yoktu.

Emir bazen kaldırımdaki vitrinlere bakıyor, bazen bana bir şey anlatıyor, bazen de hiç konuşmadan yanımda yürüyordu.

Bir süre sonra önümde küçük bir park gördüm.

“Buraya girelim.”

Emir hiç düşünmeden başını salladı.

“Tamam.”

Parkın içindeki banklardan birine oturduk. Hava serinlemişti ama üşütecek kadar değildi.

Emir bir süre sessiz kaldı.

Sonra bana döndü.

“Bugün farklısın.”

“Nasıl?”

“Daha rahatsın.”

“Belki sen de beni rahat bırakıyorsundur.”

Güldü.

“Olabilir.”

Ben de gülümsedim.

Bir süre karşıdaki çocukların oyun alanında koşuşturmasını, insanların yürüyüşünü izledik. Her şey sıradandı.

Tam da bu yüzden güzeldi.

“Emir?”

“Hı?”

“Bir şey soracağım.”

“Sor.”

“Sen hiç gelecek hakkında çok düşünür müsün?”

Kaşlarını hafifçe kaldırdı.

“Bazen.”

“Ne düşünüyorsun?”

“Çok uzak şeyleri değil.”

“Mesela?”

Bir an düşündü.

“Bir yıl sonra nerede olurum, ne yaparım… Bunları düşünüyorum.”

Sonra bana baktı.

“Ama son zamanlarda bazı şeyleri düşünürken seni de hesaba katıyorum.”

Kalbim hızlandı.

Bunu belli etmemeye çalışarak yere baktım.

“Beni hesaba katmak ne demek?”

“Mesela bir yere gitmek istesem, ‘Eda bunu sever mi?’ diye düşünüyorum.”

Gülümsedim.

“Bu biraz tehlikeli.”

“Neden?”

“Çünkü alışırım.”

Emir’in yüzündeki gülümseme yavaşladı.

“Belki ben de senin alışmanı istiyorum.”

Başımı kaldırıp ona baktım.

Bu kez ikimiz de birkaç saniye konuşmadık.

Sonra ben sessizliği bozup ayağa kalktım.

“Yürüyelim.”

Emir de kalktı.

“Nereye?”

“Bilmiyorum.”

“Yine mi?”

“Evet.”

Yan yana yürümeye başladık.

Bir süre sonra Emir elini uzattı.

Hiçbir şey söylemedi.

Ben de bir an baktıktan sonra elini tuttum.

O kadar doğal oldu ki üzerine konuşmaya gerek bile kalmadı.

Yolun sonunda küçük bir dondurmacı gördüm.

“Dondurma.”

Emir güldü.

“Bu havada mı?”

“Evet.”

“Sonra hasta olursan?”

“Bana çorba yaparsın.”

“Anlaştık.”

“Gerçekten mi?”

“Gerçekten.”

Dondurmalarımızı alıp dükkânın önündeki küçük masalardan birine oturduk.

Emir bana bakıp başını salladı.

“Seninle bir gün geçirmenin bu kadar kolay olacağını düşünmemiştim.”

“Neden?”

“Çünkü seni ilk tanıdığımda biraz zor biri olduğunu düşünmüştüm.”

“Biraz mı?”

“Tamam. Fazla.”

Gülerek ona hafifçe omuz attım.

“Ben de seni fazla ciddi sanmıştım.”

“Yanılmışsın.”

“Evet.”

Bir süre dondurmamızı yedik.

Sonra Emir sakin bir sesle konuştu.

“Eda.”

“Efendim?”

“Bugün güzel geçti.”

“Ben de öyle düşünüyorum.”

“Bunu tekrar yapalım.”

“Yaparız.”

“Ne zaman?”

Bu kez gülümsedim.

“Sen yine sabırsızlandın.”

“Biraz.”

Başımı yana eğdim.

“Yarın olmaz.”

“Neden?”

“Çünkü yarın Duygu ve Ferdane’yle planım var.”

Emir hiç bozulmadan başını salladı.

“Tamam.”

“Gerçekten mi?”

“Tabii. Senin arkadaşlarınla geçirdiğin zaman da önemli.”

İçimden bir şey yumuşadı.

Çünkü bunu söylerken gerçekten öyle düşündüğünü biliyordum.

“İşte,” dedim. “Bu yüzden senden hoşlanıyorum.”

Emir bir an sustu.

Sonra gülümsedi.

“Bunu bir daha söyler misin?”

“Hayır.”

“Bir kere daha.”

“Şımarma.”

Gülerek ayağa kalktı.

“Tamam. Ama duydum ya, yeter.”

Ben de ayağa kalktım.

Eve dönüş yolunda düşündüm.

Belki de bazı ilişkiler büyük cümlelerle başlamıyordu.

Bazen bir kahveyle.

Bir kitapla.

Plansız bir yürüyüşle.

Ve bazen de birinin senin hayatına girmesine rağmen, kendi hayatının hâlâ sana ait olduğunu hissetmenle başlıyordu.

Emir yanımdaydı.

Ama ben hâlâ bendim.

Ve galiba en güzel tarafı da buydu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.