İçeriğe geç

Semt Sancısı

Bölüm 8 · 11 dk okuma

Semt Sancısı

Bölüm 8

Bölüm 8

Öğleden sonra mahalle, kendi ritmine ve o tanıdık, gürültülü hareketliliğine tamamen bürünmüştü. Nermin Kuaför’ün caddeden geçen arabaların sesini bastıran açık kapısından dışarıya, hafif nemli ve sprey kokulu sıcak bir hava yayılıyordu. İçeride fön makinesinin uğultusu yükselirken, kapının önünde plastik sandalyeleri kaldırıma atmış birkaç mahalle kadını ellerinde çay bardaklarıyla günün dedikodusunu yapıyordu.

Birkaç dükkan ötede, Bakkalın önünde iki küçük çocuk yıpranmış bisikletleriyle birbirlerini kovalıyor, sokağın köşesindeki kırk yıllık kahvehaneden şakırdayan okey taşlarının ve bardakta çevrilen kaşıkların sesi yükseliyordu.

Eda, kuaförün basamaklarında durmuş, elindeki küçük not kağıdındaki eğri büğrü yazılara bakıyordu. Nermin teyzesinin alelacele tutuşturduğu eksik listesini bir kez daha kendi kendine okudu.

“Eda, kızım!”

İçeriden Nermin’in fön makinesinin sesini bastırmaya çalışan tiz sesi geldi.

Eda başını kapıya doğru çevirdi. “Efendim teyze?”

“Şu iki sokak karşıdaki markete kadar koşuver bir! Şampuan bitmiş, tezgahtaki tüp boyalardan da iki kutu lazım. Listeye yazdım ya ben sana, unutma sakın!”

Eda elindeki kağıdı hafifçe havaya kaldırdı. “Tamam teyze, gidiyorum şimdi.”

Nermin fönü bir anlığına kapatıp sözüne devam etti: “Yalnız kaybolma oralarda! Aklın yine başka yerlere kaymasın, gözüm üzerinde!”

Eda gözlerini devirerek hafifçe güldü. “Aman teyze, altı üstü iki sokak ötedeki market. Yolumu kaybedecek halim yok ya!”

“Sen yine de dikkatli ol, mahallenin iti kopuğu çoktur bu saatlerde!”

Eda başını iki yana sallayarak kuaförün önünden kaldırıma adım attı.

Tam o sırada sokağın karşı tarafında, güneş görmeyen duvarın dibinde Ünal duruyordu. Elindeki tesbihi parmaklarının arasında ritmik bir şekilde çeviriyor, sırtını hafifçe duvara yaslamış Berat ile laflıyordu. Berat bir şeyler anlatıyor, Ünal ise ona sadece yarım kulak veriyordu. Çünkü gözleri, birkaç dakikada bir çaktırmadan karşı kaldırıma, kuaförün pembe tabelasının altına kayıp duruyordu.

Eda’nın dükkandan çıktığını, elindeki kağıda bakarak yürümeye başladığını gördüğü anda Ünal’ın Berat’ı dinleme oranı tam anlamıyla sıfıra düştü. Bakışları tek bir noktaya kilitlendi, elindeki tesbihin ritmi bile bir anlığına duraksadı.

Berat anlatmayı kesip kaşlarını çattı. Arkadaşının bakışlarını takip etmeye çalışarak sordu:

“Nereye bakıyorsun sen öyle dalgın dalgın?”

Ünal hemen bakışlarını kaçırdı, tesbihi cebine atar gibi yaptı. “Hiç. Yoldan geçen arabaya takıldı gözüm.”

“Kime bakıyorsun oğlum doğru söyle?”

“Kimseye bakmıyorum lan! Ne bakacağım... Ben bir markete kadar gidip geleyim en iyisi.”

Berat şaşkınlıkla gözlerini açtı. “Nereye gidiyorsun oğlum? Bakkalın hemen yanındayız zaten, ne marketi?”

Berat, Ünal’ın biraz önce kitlendiği yöne doğru başını çevirdi. Eda’nın elinde küçük bir kağıt parçasıyla ağır adımlarla yürüdüğünü gördü. Sonra yavaşça dönüp Ünal’ın yüzündeki o ifadeye baktı.

“Hee...” dedi Berat, dudaklarında bıyık altı bir gülüş belirmeden önce.

Ünal kaşlarını çatarak üste çıkmaya çalıştı: “Ne hee’si lan? Ne bakıyorsun öyle imalı imalı?”

Berat sırıtmasını daha da büyüterek yaklaştı. “Tesadüfen mi markete gidiyorsun yani şimdi sen?”

“Evet oğlum, tesadüfen. Lazım olan bir şey var ki gidiyorum.”

“Ne alacaksın marketten, söylesene bir?”

Ünal zihninde hızlıca bir eşya aradı, aklına gelen ilk şeyi söyledi: “Ekmek.”

Berat derin bir 'cık' çekti. “Bakkalda ekmek var ya lan.”

“Bitti orada,” dedi Ünal kestirip atarak.

“Ulan daha beş dakika önce kasa kasa taşıyorlardı! Hem sen akşamüstü taze almamış mıydın ekmeği?”

“Yenildi oğlum, bitti! Çok yiyoruz biz evde!”

“Oğlum evde iki kişi yaşıyorsunuz, kaç tane ekmek yiyeceksiniz bir öğünde?”

Ünal’ın sabrı tükendi, Berat’ın omzuna hafifçe vurdu: “Berat, siktirme şimdi aklını da mantığını da! Kız yürüyor gidiyor lan, mesafe açıldı!”

Berat kahkahayı patlattı. Bütün sokak ikisinin olduğu tarafa baktı. “Hadi oğlum hadi! Git... Tesadüflerin adamı, koş yakala!”

Ünal cebindeki tesbihi derinlere itip adımlarını hızlandırarak kaldırımda yürümeye başladı. Arkasından Berat’ın yükselen sesi sokağı çınlattı:

“Sakın kızı markete kadar takip ettiğin anlaşılmasın ha! Çok doğal davran!”

Ünal arkasını dönmeden elini havaya kaldırdı, orta parmağını gösterir gibi bir hareket yaptı. “Sen önce kendi çökmüş aşk hayatına bak lan Yıkık!”

Berat bağırmaya devam etti: “Benim aşk hayatım sensin zaten bebeğim! Bırakıp gitme beni!”

Ünal başını salladı: “Allah belanı versin senin Berat...”

Eda birkaç adım ilerlemiş, mahallenin sakin sokaklarından birine sapmıştı ki arkasından gelen tempolu ayak seslerini duydu. Biri sanki çok önemli bir yere yetişiyormuş gibi hızlı adımlarla geliyordu. Yavaşlayıp arkasına döndüğünde Ünal ile göz göze geldi.

Bir an şaşırdı, adımları duraksadı. “Sen?”

Ünal, sanki dünyadaki en sıradan olay gerçekleşiyormuş, kendisi de o caddeden her gün bu saatte geçiyormuş gibi rahat bir tavırla durdu.

“Ben?”

“Nereye gidiyorsun böyle hızlı hızlı?”

Ünal başıyla ilerideki büyük marketin tabelasını işaret etti. “Markete.”

Eda kaşını yukarı kaldırdı, gözlerinde beliren muzip ifadeyle sordu: “A, sen de mi markete gidiyorsun?”

“Evet. Ne var ki?”

“Ne alacaksın bakalım?”

Ünal hiç duraksamadan, daha önce Berat’a söylediği o muhteşem bahanesine sarıldı: “Ekmek.”

Eda gülmemek için dudaklarını birbirine sımsıkı bastırdı. Yanaklarında hafif bir gamze belirdi. “Gerçekten çok zekice, son derece yaratıcı bir bahaneydi Ünal.”

Ünal hafifçe sırıtıp onun hizasına geçti, yan yana yürümeye başladılar. “Sağ ol, o senin zekanın inceliği.”

“İltifat etmedim ki ben.”

“Olsun, ben iltifat olarak aldım kabul ettim.”

Bir süre yan yana, adımlarını birbirine uydurarak yürüdüler. Mahallede ikisini ilk defa yalnız görenler olsa muhakkak dedikodu çıkarırdı ama ikisi de bunu o an pek umursamıyor gibiydi. Yanlarında ne Berat vardı, ne Kıvılcım’ın korumacı ve sert tavırları, ne de ikisinin konuşmasını kesecek başka bir dükkan esnafı.

Eda bunun fazlasıyla farkındaydı. Ünal da içten içe bu durumun gerginliğini ve heyecanını yaşıyordu. İkisinin de kuracak doğru cümleyi aradığı o garip, tatlı sessizlik birkaç sokak lambası boyunca devam etti.

Sonunda sessizliği bozan Eda oldu. “Berat nerede?”

“Mahallede, duvarın dibinde pinekliyor.”

“Onu öylece bırakıp geldin yani?”

Ünal omuz silkti, ellerini eşofmanının ceplerine soktu. “O da beni bırakıp gidiyor bazen. Ödeşmiş sayılırız.”

Eda gülümsedi. “Siz gerçekten çok yakınsınız ama değil mi?”

Ünal’ın yüzündeki o umursamaz, sert ifade bir anda yumuşadı. Bakışları uzaklara kaydı. “Çocukluktan beri... Beraber büyüdük sayılır.”

“Belli oluyor zaten. Birbirinizin ciğerini biliyorsunuz gibi.”

Ünal hafifçe güldü. “O benim öz kardeşim gibi. Biri ona zarar verse dünyayı yakarım, o da benim için aynısını yapar.”

Eda dönüp ona baktı. Ünal’ın sesindeki o katıksız samimiyet ve korumacı ton dikkatini çekmişti. Mahallede onu çoğunlukla dışarıdan gözlemliyordu. Elinde tesbih sallayan, sokakta yüksek sesle konuşan, her an bir kavgaya karışacakmış gibi duran, rahat tavırlı Ünal... Ama şu an hemen yanında yürüyen adam, o dış kabuğun çok ötesinde, son derece sakin ve içtendi.

Eda onu belki de ilk kez gerçekten, tarafsız bir gözle inceliyordu.

Tam o sırada ara sokaktan gelen bir çocuk sesi ikisinin adımlarını kesti.

“Ünal Abi! Ünal Abi baksana bir!”

Kaldırımın kenarında, paslı bir çocuk bisikletinin başında iki küçük çocuk çaresizce duruyordu.

Ünal durakladı, kaşlarını çatıp çocuklara baktı. “Ne oldu lan yine? Ne bağırıyorsunuz sokak ortasında?”

Çocuklardan daha küçük olanı, siyah gres yağına bulanmış elleriyle bisikletin zincirini gösterdi. “Zincir attı abi ya... Dönmüyor tekerlek.”

Ünal hiç tereddüt etmeden çocukların yanına gitti. “Ver bakayım.”

Eda da birkaç adım geride durup onları izlemeye başladı. Ünal, üzerindeki eşofman altının dizlerinden tutup kumaşı yukarı doğru çekti, kirlenmesin diye kasıklarına doğru toplayıp yere çömeldi. Ellerinin yağlanmasını veya kirlenmesini hiç umursamadan, parmaklarını zincir dişlisinin arasına soktu.

Çocuk merakla baş ucunda duruyordu. “Oldu mu abi? Çalışır mı?”

Ünal odaklanmış bir şekilde zinciri oturtmaya çalışırken mırıldandı: “Dur lan, sabret iki dakika. Hemen bitmez bu işler.”

Bir iki dakika boyunca ustaca hamlelerle uğraştı. Yağlı zinciri dişliye oturttuktan sonra bisikletin arka gövdesini havaya kaldırdı, pedala eliyle sertçe vurdu. Tekerlek, arasına sıkıştırılan pet şişeyle 'tır tır' dönmeye başladı.

“Tamamdır, canavar gibi oldu.”

Çocuğun yüzü bir anda aydınlandı, gözleri parladı. “Gerçekten oldu be! Sağ ol Ünal Abi!”

Ünal ayağa kalkıp çocuğun kafasındaki saçları dağıttı. “Oldu tabii. Ama sen bu aleti niye böyle hor kullanıyorsun lan? Kaç kere dedim sana sert basma şu pedala diye.”

Çocuk hemen yanındaki arkadaşını işaret ederek gülümserce sırıttı: “Ben yapmadım ki abi, bu sürerken kaldırımdan atladı!”

Diğer çocuk panikle öne atıldı: “Yalan söylüyor abi valla! Kendi sürüyordu!”

Ünal kahkahayı bastı. “Hah! Suçlu kendini ele verdi.”

Bisikletin sahibi olan çocuk hemen seleye atladı. “Kaçtım ben! Sağ ol abi!”

“Hadi git şimdi. Bir daha o zinciri koparıp gelirsen gözünün yaşına bakmam, tamir etmem ha!”

Çocuk sokağın sonuna doğru pedal basarken Ünal arkasından bağırdı: “Yavaş git lan! Mahalle kalabalık!”

Sonra yavaşça arkasına döndü. Eda hala olduğu yerde durmuş, dudaklarında ince bir gülümsemeyle ona bakıyordu. Ünal bunu fark edince bir an duraksadı, gres yağı olmuş ellerini eşofman altının arkasına silmeye çalıştı.

“Ne oldu? Niye öyle bakıyorsun?”

Eda başını hafifçe iki yana salladı. “Hiç...”

“Hiç gibi bakmıyorsun ama. Bir şey var yüzünde?”

“Nasıl bakıyorum ki?”

Ünal omuz silkti, gözlerini kaçırdı. “Ne bileyim... Sanki beni ilk defa görüyormuşsun gibi.”

Eda’nın gülümsemesi biraz daha derinleşti. “Belki de ilk defa gerçekten görüyorumdur Ünal.”

Ünal bir an için ne diyeceğini bilemedi, sustu. Bu cümle, beklediğinden çok daha derin bir yere dokunmuş, hoşuna gitmişti. Ama mahalle abisi tavrını bozmamak için hemen kendini topladı, boğazını temizledi.

“Eee... Markete gidiyorduk değil mi biz? Yolda kaldık.”

Eda başıyla onayladı. “Evet, gidiyorduk.”

Birlikte tekrar yürümeye başladılar. Sokak biraz daha sessizleşmişti. Eda yan gözle Ünal’ın ellerindeki siyah yağ izlerine baktı.

“Sen mahallede herkese böyle yardım eder misin?”

Ünal bir an düşündü. “Herkese değil.”

“Kimlere edersin peki?”

“İhtiyacı olana. Bir de laftan anlayana.”

Eda’nın yüzündeki o sıcak gülümseme biraz daha büyüdü. “Biliyor musun, ben seni dışarıdan çok daha farklı sanıyordum.”

Ünal’ın yüzündeki o hafif sırıtış yerini meraklı bir ciddiyete bıraktı. “Nasıl sanıyordun ki?”

Eda hafifçe omuzlarını kaldırdı, doğru sözcükleri seçmeye çalıştı. “Bilmem... Daha...”

“Daha ne?”

“Daha sert. Daha ulaşılmaz. Hani her an birine bağırıp çağıracakmış gibi.”

Ünal hafifçe güldü, başını salladı. “Sertimdir zaten. Mahallede yumuşak durursan tepene binerler.”

“Ama göründüğün gibi sert bir adam değilsin aslında.”

“Neyim peki?”

Eda dönüp doğrudan gözlerinin içine baktı. “Bilmiyorum... İçeride başka biri var gibi.”

Ünal birkaç saniye sessiz kaldı. Yolun kenarındaki taşlara bakarak konuştu: “Bazen... Bu mahallede dışarıya öyle görünmek gerekiyor Eda.”

“Neden peki? Kendin gibi olmak yetmiyor mu?”

Ünal yine omuz silkti. “Alışkanlık belki de. Kendini koruma mekanizması. Zayıf görünürsen ezerler.”

Eda’nın aklına birden mahallede birkaç kez duyduğu o lakap geldi. Merakına yenik düşerek sordu:

“Bu arada...”

“Efendim?”

“Sana neden mahallede 'Turbo' diyorlar?”

Ünal’ın yüzü anında değişti. Yüzündeki o kendinden emin ifade bir anda yok oldu. Bir an sağa baktı, sonra sola baktı, sanki kaçacak bir yer arıyor gibiydi.

“Şey...” dedi kem küm ederek. “O eski bir mevzu ya. Boş ver.”

Eda durup ona baktı, kollarını göğsünde birleştirdi. “Evet? Dinliyorum, motorla falan mı alakalı?”

Ünal tutunacak bir dal bulmuş gibi hemen atıldı: “Ha! Evet, evet! Motorla alakalı tamamen.”

Eda şaşkınlıkla baktı. “Senin motorun mu var ki?”

“Yok.”

“Ee, o zaman nasıl motorla alakalı oluyor?”

Ünal’ın alnında stres kırışıklıkları belirmeye başladı. “Var da... Eskiden vardı.”

“Şimdi nerede peki o motor?”

Ünal iyice köşeye sıkışmıştı. Yüzü hafifçe kızardı. Gerçek sebebi söylemesine imkan yoktu. Mahallede ne zaman büyük bir kavga çıksa, mahalleli toplanıp olaya müdahale etmeden önce ortamdan en hızlı kaybolan, ara sokaklara ışık hızıyla sapan kişi kendisi olduğu için arkadaş grubu arasında dalga geçilerek 'Turbo Ünal' adının takıldığını Eda’ya nasıl anlatabilirdi ki? Karizma tamamen sıfırlanırdı.

Ünal sonunda derin bir nefes alıp saçma bir yalan uydurdu: “Çok hızlı yürürüm. Ondan takıldı lakap.”

Eda bir anda tutamadığı devasa bir kahkaha patlattı. Sokağın ortasında sesi yankılandı.

“Evet kızım, ne gülüyorsun? Bacaklarım uzun benim, hızlı adımlarım vardır.”

“O yüzden mi sana Turbo diyorlar yani?”

“Aynen öyle. Başka ne sebebi olacak?”

Eda gülerek gözlerinin içine baktı. İkisi sokağın ortasında göz göze geldiler. Ünal merakla ve hafif bir korkuyla onun ne diyeceğini bekliyordu.

Eda başını salladı: “Biliyor musun Ünal...”

“Neyi?”

“Bu söylediğin bana hiç ama hiç inandırıcı gelmedi.”

Ünal da tutamadı kendini, Eda’nın o neşeli gülüşüne katılarak gülmeye başladı. “Nesi inandırıcı gelmedi ya?”

“Bence bu işin arkasında bambaşka bir gerçek var.”

“Yok canım, ne olacak başka?” dedi Ünal durumu toparlamaya çalışarak.

Eda muzip bir edayla yürümeye devam etti. “Nasıl olsa bir gün gerçeği öğrenirim ben.”

Ünal ona baktı, içindeki o sıcaklığın yayıldığını hissetti. “Belki birileri anlatır... Belki de ben anlatırım bir gün.”

Eda’nın yüzündeki gülümseme bu kez çok daha farklı, çok daha yumuşaktı.

Daha önce Ünal’a bakarken çoğunlukla onun yakışıklılığını, sokaktaki o havalı tavırlarını ve kendine olan aşırı güvenini görüyordu. Şimdilerde ise o görünür kabuğun altındaki başka şeyleri fark etmeye başlamıştı: Sokaktaki çocukların yardımına hiç düşünmeden koşan, elleri yağ içinde kalsa bile gülümseyen bir adam... Berat hakkında konuşurken arkadaşına, kardeşine gerçekten değer veren, onun için endişelenen bir dost...

Eda’nın zihninden sessizce, kendini bile şaşırtan bir düşünce geçti:

"Ben bu çocuğu sanırım daha fazla tanımak istiyorum..."

Ünal’ın sesi Eda’nın derinleşen düşüncelerini bir bıçak gibi kesti.

“Eda?”

“Efendim?”

“Markete geldik.”

Eda etrafına bakındı. Gerçekten de marketin önünde duruyorlardı. Zamanın nasıl geçtiğini hiç anlamamıştı.

“Aa... Geldik mi hemen?”

Ünal sırıttı, gözlerini kıstı. “Daldın gittin yine yolda. Ne düşünüyordun öyle kara kara?”

Eda ona baktı. Bir an içinden geleni, tam olarak zihninden geçeni söylemek istedi: "Senin aslında hiç de sandığım gibi biri olmadığını düşünüyordum..."diye.

Ama bunun yerine hafifçe gülümseyip lafı değiştirmeyi seçti: “Senin aslında hiç de Turbo olmadığını düşünüyordum.”

Ünal’ın yüzü anında düştü, çocuksu bir sitemle elini salladı: “Ya kapatalım şu konuyu, valla!”

Eda gülerek market kapısından içeriye adım attı. “Hadi bakalım, gir içeri Turbo.”

Ünal birkaç saniye kaldırımda, kapının önünde öylece kaldı. Eliyle ensesini kaşıdı, ardından kendi kendine engel olamadığı kocaman bir gülümsemeyle fısıldadı:

“Ulan...”

Ardından o da Eda’nın peşinden markete girdi. İçerideki klimalı soğuk hava yüzlerine vururken Eda elindeki not kağıdına bakıp rafların arasına doğru ilerledi. Ünal hemen onun yanındaki yerini aldı.

“Bu arada...” dedi Ünal raflardaki şampuan kutularına bakarmış gibi yapıp.

Eda başını kaldırdı. “Ne?”

“Turbo’yumdur gerçekten. Hafife alma beni.”

Eda ona baktı, gözlerini devirdi. “Tabii tabii, eminim öyledir.”

“Gerçekten bak. İnanmıyor musun?”

“Tamam Ünal, inandım.”

“Ciddiyim. Görmek ister misin ne kadar hızlı olduğumu?”

Eda gülümseyerek başını iki yana salladı, raf arasından gerekli şampuanı aldı. “Aynen aynen... Gerçekten çok hızlı yürüyorsun şu an.”

Ünal da onun bu hallerine gülümsedi. İçinden sessizce geçirdi: "Bana Turbo demesi bile ayrı bir güzelmiş lan..."

Eda ise mahallede ilk kez bir adama sadece yüzünün güzelliğine veya havalı duruşuna bakarak değil; elindeki gres yağına, yüreğindeki samimiyete ve yaptıklarına bakarak böyle içten gülümsüyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.