Birkaç gün geçmişti. İnsanın ömründen öylece akıp giden sıradan üç beş gün... Ancak Berat için bu birkaç gün, Kıvılcım adındaki o fırtınalı kızı tanımak ve haritasını çıkarmak adına yeterince uzun bir süreydi. En azından kendi zihninde kurduğu o ısrarcı dünyada böyle düşünüyordu.
Çünkü Berat artık Kıvılcım hakkında küçük, önemsiz gibi görünen ama hayati detaylar öğrenmişti. Hangi saatlerde Nermin Kuaför’ün kapısından içeri adım attığını... Ne zaman elinde küçük bir poşetle markete doğru yürüdüğünü... Akşamüstü havanın serinliği çöktüğünde ne zaman tek başına yürüyüşe çıktığını... Hatta bazı günler kuaförden çıkıp eve dönerken hangi kestirme sokakları tercih ettiğini bile ezberlemişti.
Berat bu duruma kendince zararsız ve kaderci bir isim koyuyordu: “Denk gelmek.”
Ünal ise mahalledeki çay ocağının önünde tesbihini parmağına dolarken buna çok daha yalın ve resmi bir isim koymuştu: "Takipçilik."
Ama Berat bu ağır kelimeyi asla kabul etmiyor, vicdanını rahatlatacak savunmalar üretiyordu.
"Oğlum takip falan etmiyorum ben kızı," dedi Berat, duvara yaslanıp sigarasından derin bir nefes çekerken. "Mahalle burası, aynı havayı soluyoruz. Nereye gitsem orada."
Ünal tek kaşını havaya kaldırdı, gözlerini süzdü. "Kızın 24 saatlik günlük yaşam programını ajandaya yazmış gibi ezberlemişsin lan sen. Neresi denk gelmek bunun?"
"Tesadüf diyorum sana. Kader."
"Öyle mi?" Ünal oturduğu yerde öne doğru eğildi. "Sabah kaçta geliyor kız kuaföre?"
"On buçuk," dedi Berat hiç düşünmeden.
Ünal bir an duraksadı, gözlerini gökyüzüne dikti. "Akşam kaçta çıkıyor dükkandan?"
Berat cevap vermeden önce gözlerini kaçırdı, zihnindeki saatleri tarttı. "Yediye doğru... Bazen Nermin Teyze iş uzatırsa yedi çeyrek."
Ünal iki elini beline koyup ayağa kalktı. "Sen hala bunun masum bir tesadüf olduğunu mu iddia ediyorsun yani bana?"
Berat, yüzündeki o sarsılmaz, ciddi ifadeyi bozmadan yanıtladı: "Evet. Mahalle küçük, saatler denk geliyor."
Ünal başını ''senden adam olmaz" der gibi iki yana salladı. "Senin kafanın içindeki devreler gerçekten yanmış oğlum. Sen basbayağı kafayı takmışsın bu kıza."
Berat ise onun bu uyarılarına hiç oralı olmadı. Çünkü kafasında, her aşaması ince ince planlanmış bir "karşılaşma" planı vardı.
Kıvılcım, Eda’yla birlikte kuaföre doğru ağır adımlarla yürüyordu. Eda bir yandan saç modellerinden, kuaföre gelecek yeni boya markalarından bahsediyor; Kıvılcım ise aklı başka yerlerde, yarım yamalak dinliyordu.
Tam dükkana yaklaşacakları sırada, köşedeki bakkalın önünde duran o tanıdık silüeti fark etti. Berat. Sırtını sararmış duvara yaslamış, bir eli cebinde, diğer elindeki sigarayla sokağın boşluğuna dalarak bakınıyordu.
Kıvılcım’ın adımları istemsizce yavaşladı. Yüzündeki gerginlik anında arttı. Berat, adımların sesini duymuş gibi başını kaldırdı. Sanki dünyanın en doğal, en sıradan karşılaşmasını yaşıyorlarmış gibi rahat bir edayla gülümsedi:
"Günaydın."
Kıvılcım gözlerini kıstı, sesine katıksız bir soğukluk yerleştirerek: "Seni görene kadar gün gerçekten aymıştı," dedi.
Berat’ın yüzündeki sırıtış zerre eksilmedi. Eda, Kıvılcım’ın koluna girip kulağına doğru fısıldadı: "Kızım, çocuktan nefret ettiğini bu kadar belli etmek zorunda mısın? Hafifçe kafanı salla geç işte."
"Bu çocuk sabahın köründe her dükkanın önünde bitemez Eda. O burada durduğu sürece ben böyle davranmaya devam edeceğim."
Eda uzaktan Berat’a kısa bir bakış fırlattı. "Yahu mahallede yaşayan, kendi halinde, kimseye zararı olmayan bir çocuk işte. Ne yapacak sana?"
"Eda, gözünü seveyim şunun tipine bir bak... Nerede duracağını bilmeyen bir havası var."
Berat, aradaki mesafeye rağmen fısıltıları sezmiş gibi uzaktan seslendi: "Bir şey mi dediniz?"
Kıvılcım arkasını dönmeden sertçe bağırdı: "Hayır!"
Berat başını hafifçe salladı. "Tamam, ben buradayım zaten."
Sonra hiçbir şey olmamış gibi sigarasından bir nefes daha çekip duvarına yaslanmaya devam etti. Kıvılcım ise söylenerek kuaförün kapısını sertçe çarpıp içeri girdi.
Öğlen saatleri gelip çattığında güneş mahalleyi tam tepeden yakıyordu. Kıvılcım, Nermin Teyzesinin eksik ettiği bir iki malzemeyi almak için kuaförden çıktı. Güneş gözlüğünü takıp kaldırıma adım attı. Ancak iki sokak ilerideki marketin önüne geldiğinde aniden durakladı.
Marketin kapısının hemen yanında, gölgede duran kişi yine Berat’tı.
Kıvılcım’ın şaşkınlıktan gözleri büyüdü. "Yine mi ya..." diye fısıldadı kendi kendine.
Berat onu fark edince elini hafifçe havaya kaldırdı, son derece pişkin bir edayla: "Selam," dedi.
Kıvılcım tek kelime cevap vermeden, rüzgar gibi yanından geçip marketin kapısına doğru yürüdü. Berat arkasından sesini biraz yükseltti: "Çok kızmadın değil mi?"
Kıvılcım kapının önünde durup hışımla arkasına döndü: "Sen kimsin ki sana kızayım ben? Çok mu önemlisin sanki?"
"Bilmem," dedi Berat ellerini cebine sokarak. "Kimim ben senin için?"
"Sana ne! Sana hesap mı vereceğim?"
Berat hafifçe gülümsedi. "İyi bari, en azından konuşuyorsun."
Kıvılcım gözlerini devirerek kendini marketin klimalı soğuk havasına bıraktı. Ancak tam iki dakika sonra, raf aralarında gezerken arkasındaki kapının açılma sesini ve ardından gelen o tanıdık adım seslerini duydu. Dönüp baktığında Berat’ın rafların önünde dikildiğini gördü.
"Sen ne yapıyorsun burada ya?" dedi sesini alçaltarak ama öfkeyle. "Beni mi takip ediyorsun sen?"
Berat gayet istifini bozmadan raflardaki kutuları inceledi. "Alışveriş yapıyorum. Yasak mı?"
"Allah Allah! Ne alacaksın çok merak ettim?"
Berat elini uzatıp rastgele bir çay kutusunu aldı. "Çay alacağım."
"Bakkalda çay mı kalmadı? Bakkalın yanında oturuyorsun sabahtan beri!"
"Bakkalda benim istediğim markadan yoktu... Hem canım market çayı çekti bugün."
Kıvılcım sabır diler gibi başını yukarı kaldırdı, derin bir nefes alıp alışverişine devam etti. Berat da birkaç raf ötede, sanki dünyanın en ilgili çay tüketicisiymiş gibi paketlerin arkasını okuyarak dolaşmaya başladı. Kıvılcım reyonların arasından çaktırmadan ona bakıyordu.
"Bu çocuk gerçekten tesadüfen mi her gittiğim yerde bitiyor?"
Zihninde çakan cevap ise son derece netti:
"Hayır. Basbayağı pusuda bekliyor."
Akşam olduğunda havanın o yakıcı sıcaklığı yerini tatlı bir serinliğe bırakmıştı. Mahallenin dar sokaklarında günün koşturmacası azalmış, dükkanların önüne atılan ahşap sandalyelerde çay içip sohbet eden insanların sayısı artmıştı. Kıvılcım, üzerindeki yorgunluğu atmak için tek başına yürüyüşe çıkmıştı.
Kulaklığını takıp sakin sokaklardan birine saptı, köşeyi döndü. Ve tahmin edilmesi hiç de zor olmayan o manzara yine karşısındaydı.
Berat... Bu kez sokak lambasının altındaki taş duvara yaslanmıştı. Yine elinde tüten bir sigara vardı. Ancak bu kez Kıvılcım’ı gördüğü anda elindeki sigarayı hiç düşünmeden yere attı ve ayakkabısının burnuyla sertçe ezerek söndürdü.
Kıvılcım olduğu yerde çakılı kaldı. Berat onu görünce yüzüne o meşhur, sinir bozucu sırıtışını yerleştirdi.
"İyi akşamlar."
Kıvılcım birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden ona baktı. Sonra adımlarını hızlandırıp doğrudan Berat’ın üzerine doğru yürüdü. Berat’ın yüzündeki sırıtış biraz daha büyüdü, kalbinin göğüs kafesini döven ritmi hızlandı.
"Ne oldu?" dedi Berat.
Kıvılcım kollarını göğsünde birleştirdi, tam karşısında durdu. "Sen beni takip mi ediyorsun?"
Berat’ın yüzündeki rahat ifade hiç değişmedi. "Hayır."
"Üç gündür adım attığım her yerde karşıma çıkıyorsun! Bu nasıl bir yüzsüzlük?"
"Mahalle küçük Kıvılcım..."
"Sabah kuaförün önündeydin!"
"Bakkalın önündeydim ben, kuaför karşıda."
"Aynı şey!"
"Değil."
Kıvılcım öfkeyle derin bir nefes verdi. "Öğlen markete gittim, marketin kapısında bittin!"
Berat hiç istifini bozmadan: "Canım çekti," dedi.
Kıvılcım kaşlarını çattı, gözlerini tehlikeli bir şekilde kıstı. "Ne çekti canın?"
Berat, arkasını önünü hiç düşünmeden, gözlerinin içine bakarak cevabı yapıştırdı:
"Seni."
Kıvılcım bir an dondu. Duyduğu şeyin şokuyla sarsıldı:
“...Ne diyorsun lan sen gavat?”
Berat’ın yüzünde hafif, muzip bir gülümseme belirdi. Kıvılcım’ın bakışları ise anında buz kesti. Elini hırsla yumruk yapıp tam Berat’ın suratının ortasına indirmek üzere havaya kaldırdı. Berat tehlikeyi sezdiği an ellerini panikle havaya kaldırdı, geriye doğru bir adım attı:
"Çay! Çay diyecektim valla! Canım çay çekti diyecektim, laf karıştı!"
Kıvılcım elini indirmeden birkaç saniye boyunca Berat’ın o korkuyla karışık yüz ifadesine baktı. Sonra öfkeyle başını iki yana salladı.
"Senin gerçekten acil bir şekilde ruhsal tedaviye ihtiyacın var."
Berat tutamadı kendini, sokağı çınlatan devasa bir kahkaha patlattı. Kıvılcım kendi kendine söylenerek adımlarını hızlandırıp yürümeye başladı.
"Amına koyduğumun delisi ya! Bela oldu başıma!"
Berat da birkaç adım gerisinden, tempoyu bozmadan onunla birlikte yürümeye başladı.
"Nereye böyle hızlı hızlı?"
"Yürüyorum!"
"Ben de yürüyorum, ne güzel."
Kıvılcım aniden durup arkasına döndü: "Sen niye benimle geliyorsun pardon? Git az ötede yürü!"
"Ama ben seninle birlikte yürümek istiyorum."
Kıvılcım olduğu yerde kaldı. Berat da onun bir adım gerisinde durdu.
"Sen hayatındaki her şeyi bana göre mi ayarlıyorsun artık?"
Berat birkaç saniye düşündü. Bakışlarını kızın gözlerine dikip dürüstçe yanıtladı:
"Şu an için... Evet."
Kıvılcım gözlerini devirdi, umutsuzca bir nefes verdi. "İnanılmaz bir adamsın gerçekten."
"Sağ ol."
"Bu bir iltifat değildi Berat!"
"Olsun, ben öyle aldım."
Kıvılcım, adamın bu pişkinliği karşısında sinirden istemsizce gülümsedi. Ama hemen toparlanıp yüzünü sertleştirmeye çalıştı. Diliyle yanağının içini bastırarak gülüşünü gizlemeye çalıştı.
Berat o anı kaçırmadı. O küçük, gizlenmeye çalışan gülümsemeyi gördü. Yüzünde kocaman, içten bir zafer gülümsemesi belirdi. Ama ilk defa üzerine gitmedi. Karşısındaki kızı daha fazla sıkmamak için susmayı seçti.
Bir süre yan yana, mahallenin loş sokaklarında sessizce yürüdüler. Ayak sesleri birbirine karışıyordu.
Sonra Kıvılcım, sessizliği bozan taraf oldu: "Cidden... Neden her yerde karşıma çıkıyorsun sen?"
Berat’ın yüzündeki o şakacı, alaycı ifade bu kez yavaşça silindi. Yerini daha somut, daha dürüst bir duyguya bıraktı.
"Çünkü seni görmek hoşuma gidiyor."
Kıvılcım başını çevirip ona baktı. Berat hafifçe omuz silkti.
"Ne yapayım? Yalan mı söyleyeyim şimdi sana? 'Tesadüf' desem inanmıyorsun zaten."
Kıvılcım cevap vermedi. Bir an için sokaktaki rüzgarın sesi duyuldu. Berat ortamdaki o ağırlaşan havayı dağıtmak için hemen konuyu değiştirdi:
"Bu arada..."
"Ne var yine?"
"Yarın da markete gider misin acaba?"
Kıvılcım şüpheci bakışlarla ona döndü. "Niye soruyorsun?"
Berat sırıtarak yanıtladı: "Canım tekrar market çayı çekebilir de ondan..."
Kıvılcım yine sinirinden, kendini tutamayarak hafifçe sırıttı. Bu kez gülüşünü gizleyemedi, diliyle yanağının içine bastırarak başını salladı.
Berat’ın yüzünde o an dünyalara bedel bir mutluluk belirdi.
Kıvılcım durumun farkına varır varmaz hemen kendini topladı, parmağını tehditkar bir şekilde salladı:
"Sakın bu gülmemi yanlış anlayıp bir şeylere yorma."
"Anlamam," dedi Berat ellerini kaldırarak.
"Ciddiyim bak!"
"Tamam dedim ya."
Kıvılcım yürümeye devam etti, Berat da hemen yanında...
Ama bu kez aralarında eskisi gibi sadece Kıvılcım’ın kaçtığı, Berat’ın ısrarla kovaladığı o gergin kovalamaca yoktu. Kıvılcım hala ona alışmamıştı, belki hala gıcık oluyordu, hareketlerini saçma buluyordu. Berat da durumun farkındaydı zaten. Ama şimdilik bu kadarı bile ona yetiyordu. Çünkü Berat için, Kıvılcım’ın hemen yanında, aynı hizada yürüyebilmek bile sadece birkaç gün önce hayal dahi edemeyeceği kadar büyük bir adımdı...