İçeriğe geç

Semt Sancısı

Bölüm 6 · 9 dk okuma

Semt Sancısı

Bölüm 6

Bölüm 6

Saat tam 04.00'tü. Mahalle, üzerindeki gündüz karmaşasını sıyırıp atmış, ağır ve derin bir sessizliğe gömülmüştü. Gündüzleri sokak aralarından yükselen çocuk bağırışları, ansızın patlayan araba kornaları, açık pencerelerden dökülen tabak çanak sesleri ve kadınların birbirine seslendiği balkondan balkona sohbetler yerini ürpertici bir sessizliğe bırakmıştı. Binaların çoğunda ışıklar çoktan sönmüş, yalnızca tek tük pencerelerden sokak lambalarının sarı ışığına karışan soluk yansımalar sızıyordu.

Ama o sokaktaki üç katlı mütevazı apartmanın en üst katında, tek bir pencerenin arkasında hayat durmamıştı.

Berat’ın odasında zaman durmuş gibiydi. Çalışma masasının üzerinde duran telefonun ekranından yayılan mavi ışık, karanlık odada Berat’ın yüzünü keskin hatlarla aydınlatıyordu. Gözleri yorgunluktan kan çanağına dönmüştü ama parmakları ekranda durmaksızın kaymaya devam ediyordu. Berat saatlerdir aynı döngünün içinde sıkışıp kalmıştı.

Kıvılcım.

Kıvılcım.

Yine Kıvılcım...

Sosyal medya uygulamalarında açık duran bir profilden diğerine geçiyor, paylaşılan birkaç kelimelik yazıları defalarca okuyor, ardından eski fotoğraflara dönüp tekrar tekrar bakıyordu.

"Bu ne lan?"

Bir fotoğrafa kilitlendi. Kızın arkasındaki mekanı, yanındaki insanları, gülüşündeki o mesafeli ama doğal havayı inceledi. Sonra parmağı kaydı, başka bir fotoğrafa geçti.

"Burada da bambaşka çıkmış..."

Arama çubuğuna başka bir isim varyasyonu yazdı, etiketlerden ve ortak arkadaş ağlarından iz sürerek başka bir hesaba daha ulaştı.

"Bu da mı onun hesabı acaba?"

Bir süre ekrana öylece baktı. Kızın dijital dünyadaki ayak izlerini takip etmek, onun hakkında bir şeyler öğrenmek içindeki o garip ateşi körüklüyordu. Başını koltuğun arkalığına doğru yasladı, gözlerini tavana dikti.

"Ulan..." dedi kendi kendine.

Karanlık odada yankılanan sesi bile ona yabancı geldi. Kendi haline acır gibi hafifçe güldü.

"Ben ne yapıyorum lan gecenin bu saatinde?"

Telefonu masanın üzerine bıraktı. Ekran karardı, oda yeniden zifiri karanlığa büründü. Yüzünü avuçlarının arasına alıp ovaladı, uyumaya karar vermiş gibi derin bir nefes aldı. Ama duramadı. Tam iki saniye sonra eli istemsizce tekrar masaya uzandı, telefonu kavradı.

"Bir tane daha bakayım, son."

Kendi kendine verdiği sözü dakikalar içinde kaçıncı kez bozduğunu sayamıyordu bile. Saat ilerledikçe göz kapakları ağırlaşıyor, zihni bulanıklaşıyordu ama içindeki merak bir türlü son bulmuyordu. Kıvılcım’ın neleri sevdiğini, hangi esprilere güldüğünü, ne tür müzikler dinlediğini, kimlerle arkadaşlık ettiğini anlamaya çalışıyordu. Bütün bu gece yarısı mesaisinin sonunda eline geçen şey yalnızca bir sürü küçük, kopuk ayrıntıydı. Ama Berat’ın kafasında bu küçük ayrıntılar yan yana geliyor, devasa anlamlara, muazzam hikayelere dönüşüyordu.

"Demek bu tarz şeyleri seviyor...

Demek şu şarkıyı dinliyor geceleri...

Demek burayı seviyormuş, sakin yerleri seviyor belli ki..."

Yüzünde farkında olmadan beliren o aptalca, çocuksu gülümseme karanlıkta yeniden yayıldı. Sonra bir anda silkindi, kendi kendine kızdı.

"Ulan oğlum..." dedi başını iki yana sallayarak. "Sen harbi bittin. Yemin ediyorum bittin sen."

Masada duran pakete eli gitti, bir sigara çıkaracak gibi oldu ama sonra vazgeçip paketi masaya fırlattı. Bu içtiği ikinci paket olacaktı. Yerinden kalkıp pencereye doğru yürüdü. Perdeyi yavaşça araladı. Mahalle tam anlamıyla ölü bir sessizlik içindeydi. Berat kenara attığı paketten bir dal alıp yaktı. Ciğerlerine tütün dumanını doldurup derin bir nefes aldı.

Tam o sırada masadaki telefonun titreşimi ahşap yüzeyde aralıksız zırıldamaya başladı. Ekranın ışığı tavana vurdu.

Ünal arıyordu.

Berat döndü, ekrana baktı. Açmadı. Telefon birkaç saniye sonra sustu. Odada yeniden sessizlik hakim oldu. Ancak iki saniye geçmeden telefon tekrar aynı kararlılıkla çalmaya başladı. Yine Ünal. Berat gözlerini devirdi, bıkkınlıkla soludu.

"Ulan bu da neyin peşinde gecenin dördünde?"

Yine açmadı. Telefon bir kez daha sustu. Ama karşı taraftaki adam vazgeçecek gibi değildi; ekran bir kez daha aydınlandı. Berat bu kez telefona doğru yürüyüp cihazı ters çevirdi, masaya yüzüstü bıraktı.

"Yeter be adam, dur zaten kafam çorba."

Sokağın öteki tarafındaki iki katlı evin üst katında ise Ünal yatağın üzerinde bağdaş kurmuş oturuyordu. Saatlerdir elinde telefonla Berat’ı arıyordu ama her seferinde cevapsız arama tonuyla karşılaşıyordu. Ünal’ın içini gittikçe büyüyen kötü bir his kaplamıştı. Çünkü Berat’ı çocukluğundan beri tanıyordu; onun bir kıza gerçekten kafayı taktığında nasıl mantığını bir kenara bırakıp kendi kendini tükettiğini çok iyi biliyordu. Ve bu seferki durum, geçmişteki hiçbir şeye benzemiyordu.

Ulan var ya... Ben korktuğum şeyin başıma geleceğini biliyordum zaten, diye geçirdi içinden.

Ekranı tekrar tuşladı, bir kez daha aradı. Yine uzun uzun çaldı ve kapandı. Cevap yoktu.

Ünal hırsla telefonu yatağın üzerine fırlattı. "Bu çocuk kesin saçmalıyor yine. Baktı fotoğraflara, kendi kendine gelin güvey oluyor."

Birkaç dakika sinirle odanın içinde dolandı. Sonra dayanamayıp telefonu tekrar eline aldı, arama tuşuna bastı. Yine cevap yok.

"Berat! Aç şu telefonu lan!" dedi odada kendi kendine fısıldayarak.

Telefon üçüncü arayışta da yanıtsız kalınca Ünal sinirle yataktan fırladı. Pencerenin önüne gidip perdeyi hafifçe araladı. Karşı sokaktaki binanın en üst katına, Berat’ın odasına baktı. Odanın sarı ve mavi karışımı ışığı hala tül perdenin arkasından sokağa vuruyordu.

Ünal’ın gözleri büyüdü, çenesindeki kaslar kasıldı.

"Lan..." dedi sinirle. "Uyumuyor bile şerefsiz."

Saat 04.17.

Berat’ın masadaki telefonu bu kez masayı sarsacak bir kararlılıkla yeniden çalmaya başladı. Berat artık bıkkınlığın son radddesindeydi. Masaya yaklaştı, telefonu eline alıp ekrana baktı.

Turbo Ünal

"Tamam lan, tamam..." diye mırıldandı. Parmağını yeşil simge üzerinde kaydırdı.

"Alo?"

Daha telefon kulağına tam oturmadan Ünal’ın sesi ahizeden patladı:

"Lan amına koduğumun gevşeği, telefonu niye açmıyorsun sabahtan beri?!"

Berat telefonu kulağından biraz uzaklaştırarak yüzünü buruşturdu. "Bağırma lan gecenin bir yarısı. Mahalleliyi ayağa kaldıracaksın."

"Sen niye telefonu açmıyorsun oğlum?"

"İşim vardı."

"Ne işin var lan gece saat dörtte? Ne işi bu?"

Berat sustu. Cevap vermedi. Karşı tarafta Ünal bir süre bekledi, hırıltılı nefesi telefondan duyuluyordu.

"Ne işi diyorum Berat?"

Berat kestirip atmak istedi: "İşim var işte, ne uzatıyorsun?"

"Ne işi lan?"

"Sana ne oğlum, sana ne!"

"Ulan Berat! Oraya gelirsem belanı sikerim senin ha! Düzgün cevap ver bana!"

Berat gözlerini kapatıp şakaklarını sıktı. "Ünal, gece gece kafamı sikme gözünü seveyim."

"Ben senin kafanı mı şişiriyorum lan? Saat üçten beri darlık arıyorum seni, telefonlara bakmıyorsun!"

Berat odasındaki saate göz kaydırdı. 04.18.

"İyi, arama o zaman kardeşim. Kapat telefonu. Meşgul etme beni."

Ünal hattın öbür ucunda birkaç saniye duraksadı. Sesindeki o sert, öfkeli ton yerini daha sakin ama derin bir endişeye bıraktı.

"Sen iyi misin Berat?"

Berat’ın yüzündeki o umursamaz gülümseme bir anda kayboldu. Ses tonu düştü.

"İyiyim."

"Harbi mi?"

"Harbi iyiyim."

"Ne yapıyorsun orada tek başına?"

Berat gözlerini masadaki küllüğe, ardından kulağından biraz uzaklaştırdığı telefonun ekranına kaydırdı. Ekranda hala Kıvılcım’ın adı ve profil fotoğrafı açık duruyordu.

"İşim var dedim ya Ünal."

Ünal telefonun ucunda derin, sıkıntılı bir iç çekti. "Tamam..." dedi.

Berat telefonu kulağından çekip kapatmaya hazırlanırken Ünal son bir kez seslendi:

"Berat."

"He?"

"Saçmalama oğlum."

Berat birkaç saniye sessiz kaldı. Karanlık odaya, sokağın sessizliğine baktı.

"Tamam," dedi sadece. Ve telefonu kapattı.

Karşı tarafta Ünal kararan ekrana baktı. "Kapattı yüzüme..."

Bir süre yatağın kenarında öylece oturdu. Kafasının içindeki düşünceler susmuyordu. Sonunda pes eder gibi bir hareketle askılıktaki ceketini kaptı, kapıyı sessizce açıp merdivenlerden aşağı indi.

Berat’ın oturduğu dairenin dükkan kapısı gibi olan demir dış kapısının tokmağı hafifçe ama kararlı bir şekilde çalındığında saat 04.30'u çoktan geçmişti.

Berat başını masadan kaldırdı, kaşlarını çattı. Sigarasını telaşla küllüğe bastırıp arkasını döndü. "Kim lan bu saatte?"

Kapı bir kez daha, bu kez tıklatır gibi çalındı. Berat oturduğu sandalyeden kalktı, koridordaki parkeleri gıcırdatmamaya özen göstererek kapıya yürüdü. Deliğe bakmadan kilit mekanizmasını çevirdi ve kapıyı araladı.

Karşısında Ünal duruyordu. Saçları her zamanki gibi suyla arkaya taranıp yapıştırılmamıştı; dağılmış, hafif havaya kalkmıştı. Üzerinde aceleyle geçirilmiş bol bir eşofman altı ve siyah bir hırka vardı.

Berat şaşkınlıkla arkadaşına baktı. "Niye geldin oğlum sen bu saatte?"

Ünal cevap vermeden Berat’ı hafifçe kenara iterek içeri girdi. "Senin yüzünden geldik herhalde."

"Ne yaptım lan ben?"

Ünal doğrudan Berat’ın yatak odasına doğru ilerledi. Odanın kapısında durup içeriye göz attı. Masa, masanın üzerinde yanan telefon ekranı, oda kokusuna karışmış hafif sigara dumanı ve sabaha kadar uyanık kalmaktan gözleri çökmüş bir Berat...

Ünal yavaşça başını iki yana salladı. "Ben sana ne dedim?"

Berat kapıyı arkasından kapatıp odasına döndü, duvara yaslandı. "Ne dedin?"

"Bir kıza kendini bu kadar hızlı kaptırma demedim mi ben sana?"

Berat hafifçe güldü, savunmaya geçti: "Kaptırmadım ki oğlum, ne alakası var?"

Ünal dönüp ona baktı. "Lan saat dört buçuk!"

"Ee?"

"Sen hala ayaktasın."

"Uykum yoktu, oturuyordum."

"Telefonun hala elinde, ekran açık."

"Olabilir, geziniyorum internette."

"Ben seni üç saattir arıyorum ulan!"

Berat gözlerini kaçırdı. "Duymadım."

Ünal kaşlarını kaldırdı, alaycı bir edayla baktı: "Duymadın mı? Telefon masada tir tir titriyordu lan. Karşıdan ne yaptığını görüyoruz herhalde."

Berat yanıt vermedi, sustu. Ünal da daha fazla üzerine gitmedi, gidip yatağın kenarına çöktü. Ellerini dizlerine dayadı.

"Berat..."

Berat karşısına geçti, kollarını göğsünde birleştirdi. "Ne?"

"Sen bu kıza harbi aşık mı oldun lan?"

Odadaki sessizlik bir anda kurşun gibi ağırlaştı. Berat’ın yüzündeki o savunmacı gülümseme yavaşça eriyip gitti. Bir süre bakışlarını halının üzerindeki desenlere dikti. Omuzlarını hafifçe silkti.

"Bilmem..."

Ünal gözlerini arkadaşından ayırmadan konuştu: "Bilirsin. Sen kendini bilirsin."

Berat derin, sıkıntılı bir nefes aldı. Bakışlarını Ünal’a çevirdi.

"Galiba lan... Galiba oldum."

Ünal başını öne eğdi, yüzünü avuçlarının arasına aldı. "Ben de tam olarak bundan korkuyordum işte."

Berat hafifçe güldü. "Niye korkuyorsun oğlum?"

"Çünkü sen birini sevince normal bir insan gibi davranamıyorsun Berat. Kafayı kırıyorsun, kendini unutuyorsun."

"Normalim lan ben, neyim var?"

Ünal başını kaldırıp odanın haline, masaya, Berat’ın göz altlarına baktı. "Tabii, çok normalsin şu an. Maşallahın var."

Berat da etrafına baktı. O anki hallerinin absürtlüğü karşısında ikisi birden tutamayarak gülmeye başladı. Gecenin dördünde, küçük bir odada yaşanan bu durum ikisine de trajikomik geliyordu.

Ünal birkaç saniye sonra ciddileşip ses tonunu ayarladı.

"Bak Berat..."

"He?"

"Hoşlanırsın, seversin, eyvallah... Biz senin arkanda dururuz her zaman. Ama kendini kaybetme oğlum."

Berat sessizce arkadaşını dinledi. Ünal devam etti:

"Kızın peşinden koşacağım, kendimi kanıtlayacağım diye kendi hayatını, duruşunu unutma. Sen Yıkık Berat’sın ama senin de bir gururun, bir yolun var."

Berat başını salladı. "Tamam kardeşim, meramını anladım."

"Bir de..." Ünal’ın yüzünde ansızın alaycı, muzip bir sırıtış belirdi. "Kızın adını öğrendin diye gidip mahallede düğün salonu bakmaya, tarih almaya kalkışma sakın."

Berat kahkahayı bastı, elindeki yastığı Ünal’a doğru fırlattı. "Ulan sus! Ağzını açma yine!"

"Ne var oğlum? Senin sağın solun belli olmaz ki!"

"Bir an ciddi konuşuyorsun sanmıştım ben de."

"Ben ciddiyim zaten lan!"

İkisi tekrar neşeyle güldü. Berat yatağın diğer kenarına, Ünal’ın yanına oturdu. Bir süre odada sakin bir sessizlik hakim oldu. İki eski dost yan yana durup gecenin son dakikalarını paylaştılar.

Sonra Berat, gözleri dalgın bir şekilde hafifçe gülümsedi.

"Ünal..."

"He?"

"Adı çok güzel lan..."

Ünal gözlerini devirip başını geriye attı. "Başladık yine... Yandık ki ne yandık."

"Kıvılcım..." dedi Berat, ismi sanki kırılacak bir şeymiş gibi yavaşça telaffuz ederek.

"Berat..." dedi Ünal sitemle.

"Ne?"

"Uyuyalım artık kardeşim, gözünü seveyim. Yarın dükkanda iş güç var."

Berat başını salladı. "Tamam, haklısın."

Ünal ayağa kalktı. Hırkasını düzelterek kapıya yöneldi. Tam odadan çıkacakken arkasına döndü, parmağını Berat’a doğru salladı.

"O telefonu masaya bırakacaksın."

Berat: "Tamam bıraktım işte."

"Berat."

"He?"

"Gerçekten bırak. Ekranı kapat, ters çevir."

Berat telefonu masanın en uzak köşesine koydu, ekranı kapattı. "Tamam lan, valla bıraktım."

Ünal kapıyı yavaşça açtı. "Sabah konuşuruz detaylı. Benim valide sultanı uyandırmayalım daha fazla."

Berat gülümsedi. "Eyvallah Ünal. Sağol geldiğin için."

Ünal koridordan geçip kapıdan çıktı. Kapı hafif bir tıkırtıyla kapandı.

Berat odada tek başına kaldı. Yatağın kenarında dururken gözü masanın üzerindeki telefona kaydı. Kendi kendine fısıldadı:

"Kıvılcım..."

Bir an duraksadı. Ünal’ın söyledikleri zihninde yankılandı.

"Ulan Ünal haklı galiba... Bayağı bittim ben."

Telefonu eline almak üzere hafifçe hamle yaptı ama sonra kendini tutup vazgeçti. Yatağa uzandı, üzerindeki battaniyeyi çekti. Gözlerini kapattı.

Odanın zifiri karanlığında yüzündeki o durdurulamaz sırıtış hala duruyordu. Çünkü bazı insanlar için aşk, henüz ilk haftasında bile insanın uykusunu tamamen elinden almaya yetiyordu. Ve Berat, o gece bu gerçeğin mahalledeki en canlı kanıtıydı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.