4. BÖLÜM
“Bazen gerçeklere direnememektir, aşk.”
Bir tatile çıkmanın en güzel tarafı, gittiğin yerde hiçbir sorumluluğunun olmadığını bilmektir. Tek yapman gereken senin için hazırlanış temiz çarşaflarda uyumak, guruldamaya fırsat vermeden mideni sınırsız yemekle doldurmak ve tüm bunları yaparken etrafı dağıtmaktan çekinmemek kadar güzel bir şey olabilir mi?
Başımı kıyafetlerimden oluşan yığına dayamış halde odamın ortasında uzanırken düşündüğüm şey buydu: Tatil.
Henüz bulamadığım ancak odamın bir köşesine sıkıştırıldığından emin olduğum o büyü kağıtları sanki işe yaramışçasına bitkin hissediyordum. Bavullarımı, içlerinde tek bir eşya kalmayana dek boşaltmıştım ancak onları yerleştirme kısmının daha zor ve karmaşık olacağını tahmin edememiştim. Atıldığım öğrenci yurduna yerleşirken, yeni bir şehre taşınmanın verdiği heyecanla çektiğim onca çileyi unutmuş olmalıydım. Şimdiyse unuttuklarımı zor yoldan tekrar öğreniyordum.
Karnım yalvarırcasına guruldadığında elimi karnıma gömdüm ve sertçe bastırdım. “Biraz daha dayan,” diye fısıldadım, göbeğiyle konuşan bir deli gibi göründüğüme emin olurken. Aynı sırada gökten başımın üzerine düşen büyük bir ışık zihnimi berraklaştırdı ve bir fikir parıldadı.
Annemin kilo vermemle alakalı ısrarlarının en büyük sebebi bu olabilir, dedi ışığın altında konuşan Ela. Belki de zavallı kadın delirdiğimi düşünüyordu.
Hafifçe kıkırdadığım sırada kapı çaldı. Gelen kişinin pizzamı getiren kurye mi yoksa Deniz mi olduğunu düşünürken yerimden kalkmak için debelendim. Bu sırada hangisinin gelmesine daha çok sevineceğimi düşündüm.
Beni büyülü evde tek başıma kalmaktan kurtaracak olan Deniz Vurgun mu, yoksa midemin yegâne sahibi pizzacı mı?
Yaşam ile ölüm çizgisi kadar ince bir çizginin iki ucundaki seçeneklerinden birini seçmeme kalmadan kapıyı açtım ve geleni gördüm.
Kurye, içinde bir büyük boy pizza, çıtır tavuk topları ve litrelik kola olan poşeti uzattı.
“İyi akşamlar.”
“İyi akşamlar,” diyerek karşılık verdim ve bir atmaca gibi elindeki poşete saldırdım. Adam, kolunu son saniyede kurtarmış gibi hissederken bir adım geriledi ve tuhaf bir ifadeyle poşetine sarılıp kapıyı kapatmakta olan bana baktı. Ne düşüneceğini dert edemeyecek kadar açtım. Bu gibi zamanlarda fazla düşünme mekanizmamı kapatabiliyordum.
Pizzamı alıp salona gitmek üzereyken hatırladığım şeyle olduğum yerde durdum. Deniz evden gideli epey olmuştu ve her an dönebilirdi. O geldiğinde salonda olmamalıydım.
Adımlarımı, bastığım her yerde bir eşyamı çiğneyeceğime emin olduğum odama çevirdim. Ayak ucumla birkaç kıyafeti iteleyip yatağa ulaştım. Eğer annem, üzerinde koruyucu veya çarşaf olmadan yatağın üzerinde yemek yediğimi görüyor olsaydı beni evlatlıktan reddederdi, diye düşündüm.
Pizza kutusunu açtım ve leziz koku burnuma dolduğunda keyifle gülümsedim. Şimdiden sucukların, sosislerin, mısırların, mantarların ve en sevdiğim pizzacının muhteşem salça sosunun tadını damağımda hissedebiliyordum. Çıtır tavuk toplarına ulaşmak ve kolamı açmak için gereken enerjiyi edinmek üzere bir dilim pizzaya uzandım. Fakat zil, daha önce duyduklarıma kıyasla binlerce kat kötü bir sesle çaldığında durmak zorunda kaldım. Tek gözüm seğirirken elimde tuttuğum ancak kavuşamadığım pizza dilimini yerine bıraktım. Bakışlarım onlara veda ederken sıcaklığını koruması için kutusunu kapatıp odadan çıktım. Pizzam geldiği için biraz daha mantıklı davranarak bu sefer geleni görmek için kapının deliğinden baktım.
Deniz, ikinci kez zile bastığında yerimde sıçradım ve kapının kulpunu indirdim.
“Kusura bakma! Beklettim, “dedim, içeri girmesi için geri çekilirken.
Gülümsedi ve ayakkabısını çıkarıp içeri girdi. “Önemli değil. Güvende hissetmen için anahtarı evde bırakmıştım. Sen gelmeden önce onun yedeğini çıkarmamak benim hatam.”
İç çektiğimi fark etmemesi için omuzlarımı sabit tutmaya çalıştım. Bu kadar iyi ve düşünceli olurken yorulmuyor muydu?
Kapıyı kapattığım sırada birkaç defa kuvvetle nefes aldığını işittim. Sebebini düşünecek fırsatım olmadan, “Pizza mı sipariş ettin?” diye sordu.
Nedenini anlayamadığım bir biçimde suçluluk duygusuyla doldum. “Evet,” dedim, çekingen bir sesle. “Ama henüz yemeye başlamadım. İstersen,” duraksadım ve kelimeleri zorla çekip çıkardım, “seninle paylaşabilirim.”
Bunu gerçekten teklif etmiş olduğuma inanamıyordum! Pizzamı paylaşmaya hevesli olmam kıyametin habercileri arasındaydı.
Deniz, nazikçe gülümsediğinde bu olağanüstü teklifimi reddedeceğini anladım. “Teşekkür ederim ama tokum,” dedi, düşüncemi onaylayarak. “Ama aç olsaydım da pizza yiyeceğimi sanmıyorum.”
Tebessüm etmeye devam eden yüzüne bakarken kaşlarımı havaya kaldırdım ve unuttuğum gerçeği anımsadım. O asla sağlıksız şeyler yemezdi.
“Doğru ya!” dedim, gülerken. Bu evde yemeğimi asla paylaşmayacak olmam içimi rahatlatmıştı. Teklif edip cevabını bekleyeceğim gerginlik dolu dakikalar bile yaşamayacaktım!
Omuz çantasını başının üzerinden çıkarırken, “Sana afiyet olsun,” dedi.
Kokusu hala burnuma dolan pizzamı düşünürken,“Teşekkür ederim,” diye konuştum hızla.
Adımlarım odama doğru çevirdiğim sırada,“Yerleşebildin mi peki?” diye sordu.
Savaş meydanına benzeyen odam gözlerimin önünde canlandı.
“Neredeyse…” diye, mırıldandım, geveleyerek. “Yalnızca birkaç işim kaldı.”
Ona bütün gün bir odayı temizleyip, iki bavulu yerleştiremediğimi söyleyemezdim.
“Güzel,” dedi, başını sallarken. “Öyleyse ben salondayım, sen de kalan son işlerini hallet veya yemeğini ye.” Sözlerini içten bir gülümsemeyle bitirdiğinde ve gülüşüne karşılık verdiğimde kendimi bir yabancıyla değil de uzun zamandır tanıdığım biriyle sohbet ediyor gibi hissettim. Ve bu his hiç tanıdık değildi.
Arkasını dönüp salona gideceği sırada duraksayıp, baktı. “Bu arada, “dedi mutfağı işaret ederken. “Buzdolabına ne koyulursa ortaktır. Üzerinde isim etiketlerinin olduğu paketler görmeye artık dayanamıyorum.”
“Tamamdır!” deyip, başımı salladım. En nefret ettiğim şeylerden birisi de kendim için aldığım bir yiyeceğin bir başkası tarafından izin alınmadan yenmesiydi. Öyleyse buzdolabına koyduklarıma çok dikkat etmeliydim.
Deniz, salona girerken ben de sabırsız adımlarla odama döndüm. Beni tazecik ve sıcacık bekleyen pizzama kavuşmadan önce kapımı kapattım.
Lavaboya giderken atacağı tek bir bakışta odamdaki dağınıklıkla karşılaşmasını istemiyordum. On beş dakikanın sonunda bir büyük boy pizzamı bitirmiş, çıtır tavuk toplarının keyfini sürüyordum. Bundan beş dakika sonra ise artık boş kutuları katlayıp poşete koymakla meşguldüm.
Telefonumu elime aldım ve saate baktım. Bu odanın uyumam ve gece tuvalete kalktığımda takılıp bir yerimi kırmamam için toparlanması gereken minimum seviyeyi hesapladım. İşe koyulmadan önce belimi esnettim ve odama yerleşirken yaptığım her şeyin spor sayılacağını düşünerek motive oldum.
Bir buçuk saatin sonunda terden ıslanmış tişörtümle sırtımı bazaya yaslamış halde yerde oturuyordum. Temiz çarşaflarımı şimdiden kokutmaya hiç niyetim yoktu çünkü çarşaf değiştirmekten daha beter bir şey olamazdı.
Bedenim, sıcak bir duş için adeta yalvarırken kayıtsız kalamadım.
Oturduğum yerden kalktım ve banyoya yerleştirmek üzere ayırdığım birkaç kişisel bakım ürünü ile havluyu aldım. Kişisel bakım ürünlerimin diş fırçası, diş macunu, şampuan, saç kremi ve eski oda arkadaşlarımın “lütfen çöpe at” diye yalvardığı hindistan cevizi kokulu duş jelinden oluştuğunu ise belirtmemde fayda var. Ondan niçin bu kadar nefret ettiklerini hala anlaşmış değildim.
Yanıma aldığım eşyalarımla beraber odadan çıktım ve banyoya girdim. Banyodaki dolap raflarından birkaçını benim için boşalttığını gördüğümde gülümsedim. Ondan bunu istemeye çekineceğimi biliyordum.
Boş raflardan birine diş fırçası ve diş macunumu yerleştirdim. Kendine daha fazla yer ayırabileceğini ona söylemeliydim.
Banyoda hem duşakabin hem de küvet oluşu bu evin kirasının Deniz’in söylediği fiyata inanmamı güçleştiriyordu. Ev sahibi ya onu gerçekten çok seviyordu ya da bir milyarderdi ve bu evden alacağı kira umurunda değildi.
Banyonun kapısını kilitledim ve sıcak suyu açtım. Küveti doldurup keyif yapmak için henüz erken olduğunu düşünerek banyoyu fazla meşgul etmemeye karar verdim. Üstelik gördüğüm kadarıyla evde yalnızca tek banyo vardı ve ona haber vermeden duşa girmiş olmam biraz kabalık sayılırdı.
Suyu kapattım ve uzanıp havlumu aldım. Battal boy havlu tüm bedenimi bir battaniye gibi sararken evin içinden gelen seslere kulak kabarttım.
Başlangıçta işittiklerimin kaynağının bir film olabileceğini düşündüm. Ancak sonra Deniz’in film repliklerine karşılık vermeyeceğini düşünerek bu fikirden uzaklaştım.
İyice kurulandım ve hızlıca kıyafetlerimi giyindim. Banyodan ayrılmadan önce her yeri düzenledim ve sonunda içimdeki merakı gidermek üzere kapıyı açıp koridora çıktım.
Artık evde Deniz dışında birileri olduğundan emindim. Keyifle ettikleri sohbete bakılırsa bunlar Deniz’in eve sık sık çağırdığını söylediği arkadaşları olmalıydı. Dünkü konuşmamızda evde gürültü yapmalarına sesimi çıkarmayacağımın sözünü verdiğimi biliyordum. Fakat yarın sabah erkenden uyanıp gitmem gereken bir işim vardı. Kısacası iyi bir uyku uyumalıydım ve bunu onlara söyleyemiyorsam, en azından anlamalarını sağlayabilirdim.
Adımlarımı salona doğru yönelttiğim ilk birkaç saniye boyunca kararlı hissediyordum. Yanlarına gidecek, selam verecek ve sonra yarın ne kadar meşgul olduğumdan ve yorgunluğumdan bahsedecektim. Biraz abartırsam eğilip ayak bileklerime uzanarak sabahtan beri ağrıyan belimi kütletebilirdim.
Bu son derece ikna edici bir hareketti ancak salona yaklaştıkça kalbim sakinliği terk ederek paniğe sarıldığında zihnimdeki tüm planlar uçtu.
İçeride kaç kişinin olduğunu bile bilmezken öylece ortaya çıkmam ne kadar doğruydu? Üstelik, insanlarla tanışırken ne söylemesi gerektiğini bilen tiplerden de değildim. Hatta genellikle zorunda kalmadıkça hiç kimseyle konuşmazdım bile.
Ya kendimi utandıracak saçma laflar edersem, diye düşündüm. Ortamda derin bir sessizlik oluşturacak cinsten tuhaf sözler etmekte üstüme yoktu nasıl olsa!
Bu düşünceler beni korkutmaya yetmezmiş gibi daha kötüsü aklıma düştü.
Ya Deniz’i utandıracak bir şey söylersem? Ya benim gibi utanç verici bir insanla ev arkadaşı olmak istemezse?
Gözlerim yuvalarından çıkacakmışçasına açıldı ve koca bir adımla arkamı dönüp gerisin geriye atıldım. Büyük bir stresin koynundan kurtulmanın verdiği rahatlamayla yüzümde geniş bir gülümseme oluşurken ardımdan bir ses duydum.
“Selam?”
Olduğum yerde durdum ve gözlerimi kapadım. İşittiğim bu ince sesin bir hayal olduğuna inanmak istedim. Korkularım benimle alay etmek için beynimi ele geçirmiş olmalıydı.
“Seninle konuşuyorum.”
İnce ses bir kez daha kendini belli ettiğinde yağlarımdan değil ancak korkudan sıkışan kalbim ağrıdı. Yüzümdeki gülümseme çoktan silinmişti ancak saniyeler boyunca tek kelime etmeden sırtımı izlettiğim kişiye donuk bir ifadeyle de bakamazdım.
Yeniden gülümsemek için kendimi zorladım ve hızla arkamı döndüm. Omuzlarının bir karış altında biten sarı saçları, büyük mavi gözleri ve (neden hep böyle olmak zorundalar) ince beliyle genç bir kadın karşımda duruyordu. Yüzü tuhaf bir biçimde tanıdık geliyordu.
“Selam!” dedim, coşkuyla. Biraz önceki garip anı hemen unutmasını diliyordum. Oysa o önce duymazdan gelip sonra sevinçle onu selamlayan kızdan pek hoşlanmamış gibiydi.
Elimle karnımı işaret ettim ve “Regl sancısı…” dedim, yalandan bir kıvranmayla. “İnsanı olduğu yere saplıyor.”
Sarışın kızın bakışları yavaşça düzeldiğinde doğru kelimeleri bulduğumu anladım. “Benim de çok ağrılı geçer. Birkaç defa hastanelik olduğumu hatırlıyorum.”
“Ben de!” diye atıldım, heyecanla. “Bir keresinde yanıma fazladan ped almayı unutmuştum ve serumun bitmesini beklerken alt tarafımda hiç hoş olmayan işler dönmeye başladı. Bütün hemşireler, doktorlar erkekti ve benim de utangaçlığım tuttu. Sonrası facia.”
Asıl bu anlattıkların facia! Yeni tanıştığın insanlara regl hikayeleri anlatma!
Mavi gözleri afallamış bir ifadeyle yüzüme bakmaya başladığında üzerinde durduğum halıya karışmak ve kazınsam dahi oradan çıkmamak istedim.
Hakkımda düşünebileceği onca kötü ve aşağılayıcı fikirler zihnimde dönmeye başladığında yüzümü ellerimle örtüp odama koşmamak için kendimi zor tuttum. Ancak o, sıcakkanlı bir ifadeyle hafifçe gülmekle yetindi. Sanki gerçekten de alay etmiyordu ve anlattığım şeyler onu güldürmüştü. Geçmişte yaşadıklarımdan sonra buna inanmak o kadar güçtü ki…
Gözlerini hafifçe kısıp düşünceli bir ifadeyle yüzümü incelediği sırada, “Seni bir yerden tanıyor gibiyim,” diye mırıldandı. “Güzel Sanatlar’da mısın?
Sorusuyla, tanıdık gelen bu yüzü daha önce nerede gördüğümü hemen anımsadım. Geçen yıl fakültenin yıl sonu etkinliğinde, tasarladığı büyüleyici elbiseyle defileye çıkmıştı. Yeşil taşların ve transparan detayların onu bir peri kızı gibi gösterdiğini hatırlayabiliyordum. Aynı elbiseyi hiçbir zaman giyemeyecek olduğumu düşünerek iç çektiğimi de öyle.
“Evet,” dedim, başımı sallarken. “Sen de moda tasarım okuyorsun sanırım.”
Işıltılı gözleri keyifle açıldı. “Daha önce tanışmış mıydık?” diye sordu, canlı bir sesle. “Hangi bölümdesin?”
“Heykelcilik,” diye mırıldandım. “Seni defilede görmüştüm. Üzerindeki elbise… çok güzeldi.”
Gurur ve minnettarlık dolu bir ifadeyle gülümsedi. “Teşekkür ederim. Modaya meraklıysan atölyemize uğrayabilirsin.”
İçten davetine bir tebessümle karşılık verdim. Modaya meraklı olmak için en az yirmi beş kilo vermeliydim bana kalırsa. Şimdilik defilelerini uzaktan seyretmekle yetinmek, ruh sağlığım için daha iyiydi.
“Gökçe?” Seslenen kişi Deniz’di.
Sarışın kız arkasını dönüp salona baktı. “Efendim?”
“Ne yapıyorsun orada? Ufacık buzdolabında biraları bulamadın mı hala?”
Gökçe başını çevirip bana baktı. “Yolda bize bahsetmediğin birine rastladım,” dedi, boynunu hafifçe geriye çevirirken.
Görünmez olma planım suya düşerken dudaklarımı birbirine bastırdım. Birkaç saniye sonra Deniz, Gökçe’nin arkasında göründü. Yanakları alkolün etkisiyle hafif pembeleşmişti ancak bakışları onda görmeye alışık olduğum dinginliği barındırmıyordu. Mahcup bir ifadeyle omuzlarımı silktiğimde belli belirsiz başını salladı.
“Tanıştırmayacak mısın?” diye üsteledi, Gökçe ikimizin arasında gidip gelen iri mavi gözleriyle.
“Ela,” dedi, Deniz elindeki boş bira şişesini bana doğrulturken. “Yeni ev arkadaşım.”
Gökçe, kaşlarını kaldırdı ve gülümsedi. Yeniden bana döndüğünde bir adım yaklaştı ve elini uzattı. “Ben, Gökçe.”
Uzattığı eline kısa bir süre baktıktan sonra elini kavradım. “Memnun oldum,” dedim, dudaklarımın arasından.
“Ben de.”
Hazırlıksız olduğum bir anda yeni biriyle tanışmanın verdiği endişe hissinden bir türlü kurtulamıyordum. Birine adımı söylemem ve tokalaşmam için bir gün öncesinden hazırlanmam gerekiyor gibi hissediyordum. Gerçi öyle olsa bile her seferinde paniklerdim.
Deniz, hiçbir şey söylemeden mutfağa yöneldiğinde endişeli hislerimi bir kenara bırakıp gözlerimle onu takip ettim. Terliklerini yere sürterek mutfağa girdiğinde buzdolabının açılma sesini duydum. Bira şişeleri birbirine çarptığı sırada, “Huysuz ev arkadaşınla sana iyi şanslar,” dedi, Gökçe. Ses tonunda herhangi bir iğnelemeye rastlamamıştım. Zira öyle olsaydı bunu o henüz konuşmaya başlamadan önce verdiği nefesten bile anlayabilirdim.
“Huysuz mu?” diye sorarken buldum kendimi. Onun gibi sesimi alçak tutmaya çalışıyordum.
Hafifçe güldü ve dudağını büktü. “Her ay neden boş oda ilanı paylaşıyor sence?”
Gergince yutkundum. Ben diğer ev arkadaşları gibi değildim. Benim bu odaya ihtiyacım vardı.
Gökçe, endişelendiğimi anlamış olacak ki, “Hep aynı şey olacak diye bir şey yok,” dedi, çabucak. “Amacım seni ürkütmek değildi. Deniz fena biri sayılmaz. Sadece, herkes aynı evi paylaştığı kişinin daha iç açıcı olmasını diler.”
Fısıltılı sözlerini tamamladığı sırada Deniz, elindeki dört şişeyle mutfaktan çıktı. Bense Gökçe’nin Deniz için söylediklerine takılıp kalmıştım. Onu çok iyi tanıdığımı söylemezdim ancak “iç açıcı olmamak” da neyin nesiydi?
Deniz, kapının pervazında dururken önce bana sonra da Gökçe’ye baktı.
“İçeri gelmiyor musun?” diye sordu, sarışın kıza.
Gökçe, bana döndü. “Sen de gelmek ister misin?” diye sordu bakışları üzerimde gezinirken. “Diğerleriyle de tanışırsın.”
Aniden ortaya attığı bu soru kalbimin korkuyla çarpmasına neden oldu. Fakat kendime gelmem uzun sürmedi. Teklifini nazikçe reddetmek için ağzımı açacağım sırada Deniz araya girdi.
“Gelemez.”
İşittiğim bu yanıtla eski okul yıllarımdan anılar gizlendikleri yerden birer havai fişek gibi fırladı. Ancak bu anılar havai fişek gibi insana mutluluk veren türden değildi. Yalnızca geçmiş kalp kırıklarımı hatırlatacak cinsten gürültülülerdi ve hiçbirini hatırlamaya hevesli değildim.
“Neden?” diye sordu, Gökçe. Devam etmemesi için ona yalvarmak istedim.
“Eve bugün yerleşti. İlk günden başını şişirmeyelim.”
Eğer Deniz’le tam şu anda tanışmış olsaydım sözlerinde samimi olduğunu düşünebilirdim. Ancak ben onun gerçekten nazik ve içten olduğunda sesinin nasıl çıktığını biliyordum.
“Evet,” dedim, Deniz’i onaylayarak. “Çok yorgunum. Teşekkür ederim. Belki başka bir zaman.”
Gökçe, sessizce başını sallayıp tebessüm etti. “Pekâlâ,” dedi, omuzlarını silkerken.”Sonra görüşürüz öyleyse.”
Aynı sırada içeriden sabırsız bir erkeğin sesi yükseldi. “Ne işler çeviriyorsunuz orada! Giden dönmüyor!”
Gökçe, gözlerini devirip salona giderken bağırdı, “Abur cubur almaya mecbur kalman için biraları bitiriyorduk, Ceyhun!”
“Biliyordum!” diye haykırdı, Ceyhun. Ardından Gökçe’ye alay dolu birkaç laf etti. Deniz’le baş başa kaldığımız yarı karanlık koridor giderek daha rahatsız edici bir hal alırken, “Ben odama gideyim,” diye geveledim.
Deniz, koyu kahverengiye dönen bal rengi gözleriyle birkaç saniye boyunca sessizce baktı. Bir şeyler söylemek istiyor ancak kararsızlığı ona engel oluyormuş gibi görünüyordu. Konuşması için onu yüreklendirecek değildim. Nitekim biraz önce yaşanan şeyden sonra dudaklarından duymayı reddedeceğim sözcüklerin dökülmesi ihtimal dahilindeydi. Sonunda kararsızlığı galip geldiğinde olduğu yerde kıpırdandı ve “Sabah görüşürüz,” dedi. Ardından yanıt vermemi beklemeden arkasını dönüp salona gitti.
Böylece Deniz Vurgun, geçmişim ile şimdinin asla ayrılmayacak bir biçimde birbirine bağlı olduğunu gösterdi. Eskiden ne olmuşsa şimdi de olacak olan oydu. Daha fazlasını hayal etmek, iyisine göz dikmek benim haddim değildi, hiç olmamıştı.
Kimsenin birbirini tanımadığı bir ortamda bile yanıma gelip, beni tanımak isteyen biri olmamışken bir arkadaş grubuna kolayca dahil olabileceğime inanmak ve gerçeğe direnmek beni yalnızca üzerdi.
Bir şiirde de dendiği gibi;
Ve birisi dese ki yarın öleceksin,
Tabutumu hazırlardım.
Zira bir gerçeğe direnmek,
Ölümü kabullenmekten daha zor.