İçeriğe geç

Şekersiz Aşk

Bölüm 3 · 6 dk okuma

Şekersiz Aşk

Bölüm 3

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

3. BÖLÜM

“Onun için çabalamaktır, aşk.”

Mezun olana kadar bir daha bu bavullara elimi sürmeme yeminleri ederken Deniz’in kapısında durdum.

Yeni evimin kapısında.

Garip kuş sesleri çıkaran zil sustuğunda ve elim bir kez daha bu işkenceye katlanmak için havalanmışken adım seslerini duydum. Apartmandaki kırmızı kapılı tek dairenin bizimki olduğunu düşünürken bir çift sert tabanlı terlik yere sürtülerek kapıya yaklaştı. O kapıyı açarken ben de yüzüme en sıcakkanlı gülümsemelerinden birini yerleştirdim. Deniz, üzerine en az iki beden büyük gelen lacivert eşofman takımıyla göründüğünde gözlerimi birkaç defa kırpmam gerekti.

Eğer hayatınız boyunca bir tane yakın erkek arkadaşınız olduysa ve ona da yıllarca platonik olduysanız, iyi görünen bir erkekle aynı evde yaşama fikri kalbinizi olması gerekenden hızlı çarptırabilirdi.

Kapıyı sonuna kadar açarken, “Hoş geldin,” dedi, nazikçe.

“Hoş buldum!” diye karşılık verdim, coşkuyla. Bunu yapar yapmaz kendimden bir miktar utandım. Olması gerekenden daha hevesli görünmek istemiyordum.

“Hadi, içeri gel.”

Bavullarımdan birini kavradığım gibi evin içine atacağım sırada Deniz, elini bavulumun üzerine koydu. “Sen içeri gir. Bunları ben hallederim.”

Elimi usulca geri çektim ve minnettar bir tavırla başımı salladım. Yakışıklı olmasının yanında bir de kibar mıydı? Hayatımın büyük bir bölümünde yalnız olduğumdan, mükemmel olmak için çaba sarf eden insanları gözlemleyecek epey vaktim olmuştu. Ancak Deniz onlara benzemiyordu. Çabasız bir mükemmeliyete sahipti ve kıskanmayı beklerken yalnızca imrendiğimi hissediyordum.

“Erken geldiğim için kusura bakma,” dedim spor ayakkabılarımı çıkarıp içeri ilk adımımı atarken. Bunun sorumlusu, saat henüz dokuz bile olmamışken odamı boşaltmaya zorlayan pansiyon yetkilisiydi.

Gözlerim arkasına basmaktan ezilmiş spor ayakkabımdan çıkan çorabıma takıldığında yüzümü buruşturdum. Üzerinde muzlar olan bir çorap yerine kesinlikle daha iyisini seçebilirdim.

Deniz, iki bavulumu evin holüne bıraktıktan sonra kapıyı kapattı. “Ben zaten erken uyanırım,” dedi bana dönerken.

Sağlıklı beslenmek, güne erken başlamak, düzenli spor yapmak… Daha kaç tane zıt yönümüz olacaktı?

“İçim rahatladı…”

“Sana odanı göstereyim.” Arkasını dönmek üzereydi ki iki koca bavulu yüklenmeye hazır olan beni fark edip duraksadı.

Hafifçe kıkırdarken, “Belini sakatlamak için özellikle uğraşıyor gibisin,” dedi alayla. “Onları ben odana getiririm.” Yeniden arkasını dönüp yeni odama doğru yürümeye başladığında yavaşça yutkundum. Görmeyeceğinden ya da duymayacağından emin olsaydım yanaklarıma iki tane patlatırdım!

Beni sokakta kalmaktan kurtaran bu kişiye olan sözümü unutmamalıydım. Bu evde bir hayalet gibi gezmeli, gözden uzak olmalıydım! Bunun anlamı Deniz’le mümkün olduğunca az iletişim kurmaktı ki bu beni kesinlikle rahatsız etmemeliydi. Olması gereken buydu. Anlaşmamıza sadık kalmalıydım.

Deniz’in peşinden odama giderken gözüme çarpan birkaç eşya adımlarımı yavaşlattı. Koridor boyunca üzerinde The Office replikleri yazan tablolar asılıydı. Ne yalan söyleyeyim, birkaç tanesi favorilerim arasındaydı. Tuvalet kapısının üzerinde kafelerdekine benzer bir tabela olması ise gözümden kaçmamıştı. Onu kendisi mi yoksa eski ev arkadaşı mı astı, diye düşünürken bakışlarım zeminde ve duvarlarda gezdi. Eski ahşap döşemelere ve birkaç yerinden boyaları dökülmüş açık renk duvarları incelediğim sırada Deniz’in önünde beklediği odanın kapısında durdum. Başımı kaldırıp yüzüne baktığımda düşük ve çatılmış kaşlar ile birbirine bastırılmış dudaklar buldum.

Suratındaki mahcup ifadenin nedenini soracağım sırada başımı çevirip odaya baktım. Gördüğüm şeyle beraber aklımdaki sorunun cevabını almış oldum.

“Önceki ev arkadaşım biraz gotikti…” diye açıklama yaptı, bir elini ensesine atıp saçlarını karıştırırken.

“Onu anladım.” İçeriye doğru birkaç adım atıp yeni odamı biraz daha yakından tanımaya karar verdim. Siyaha boyanmış duvarlar, baştan aşağıya siyah mobilyalar, sökülmek için zorlandığı belli olan ama adeta duvarla bütünleşmiş tuhaf posterler ve ne amaçla kullandığından şüphe duyduğum zincirler…

“Elimden geldiğince toparlamaya çalıştım ama maalesef bu kadar oldu.”

Kapının eşiğinde durmaya devam eden Deniz’e döndüm. “Fena sayılmaz.” Dedim, yalandan bir tavırla. Ardından nefesimi dışarıya verip bir kez daha mobilyalara baktım. “Birkaç kutu boyayla halledilebilir gibi görünüyor.”

“İhtiyacın olduğunda yardım etmem için beni çağırabilirsin.” Başımı çevirip yeniden ona baktım. Ses tonundan içten olduğunu anlayabiliyordum ancak bu odayı almamdaki en büyük pay, onu asla rahatsız etmeyecek olmamken ondan duvarlarımı boyamasını isteyemezdim.

“Teşekkürler,” dedim gülümseyerek.

Yüzündeki rahatlamış ifadeye bakılırsa odamı beklediğinden daha iyi karşılamıştım. Açıkçası odada sadece uyuyabilmem için bir yatak olsaydı da sesimi çıkarmazdım.

“Sen evin geri kalanını gez, ben de bavullarını getireyim.” Dedi, holü işaret ederken.

Başımı salladım. “Peki.”

Gideceği sırada duraksayıp tekrar bana baktı. “Bu arada,” dedi bir şey hatırlamışçasına. “Odanın eski sahibi büyülere ve ona benzer şeylere fazla meraklıydı. Evden ayrılırken de biraz kavga ettik. Sağda solda üzerinde Arapça yazılı kağıtlar bulursan benim yapmadığımı ve seni hedeflemediğini bil.” Sözlerini tamamlayıp gözden kaybolduğunda arkasından şaşkınlıkla bakakaldım. İlk şoku atlattığımda boynumu titrek bir hareketle çevirip odaya baktım. En azından büyülerin hedefindeki kişinin ben olmadığımı biliyordum.

Bu düşünceye sıkıca sarılıp içimi rahatlatmak için birkaç defa nefes alıp yavaşça dışarı verdim. Gidecek hiçbir yerim olmadığını kendime bir kez daha hatırlatırken odadan çıktım ve Deniz’in dediği gibi evin geri kalanını gezmeye başladım.

Eski olduğu daha apartmanın merdivenlerinden anlaşılan dairenin içi yakın zamanda tadilattan geçmiş gibiydi. Özellikle banyo ve mutfak hiç kullanılmamış gibiydi. Deniz, bu dairede uzun süre kaldığını söylemişti. Belki de ev sahibi, kirasını düzenli ödeyen kiracısına bir jest yapmak istemiş olabilirdi. Yine de banyo ve mutfaktan önce evin duvarlarını boyatması daha doğru olurdu.

Pek fazla ziyaret etmemem konusunda anlaştığımız salon ise evin en modern alanıydı. Üzerine atladığında içine gömülebileceğin kadar pofuduk antrasit koltuklar, devasa ekrana sahip bir televizyon ve cam kenarındaki langırt ortamı hem konforlu hem de eğlenceli kılıyordu. Salonla ilgili sevmediğim tek şey çok fazla ayna oluşuydu. Kendime bu kadar sık bakmaya alışkın değildim.

“Hoşuna gitti mi?”

Arkamdan gelen bu soruyla yerimde hafifçe sıçradım.

“Ah…” diye mırıldandım, omzumun gerisine bakarken. Yüzündeki tebessümle bana bakmakta olan Deniz’i buldum. “Çok güzel, “dedim, kendime gelebildiğimde. “Özellikle mutfağa bayıldım. Yemek yapmayı sevdiğini söylemiştin ama bu kadar fazla mutfak eşyan olmasını beklemiyordum.”

İltifatım onu gururla gülümsetti. “Belki bu sayede sana sebzeleri sevdirmeyi başarırım.”

Ufak bir kahkaha attım. Konu sebzeler ve ben olduğunda alaycılığım konuşurdu. “22 yıldır herkesin denediği şeyi sen de deneyebilirsin tabii.”

“Pırasa çorbamı reddeden birine henüz rastlamadım.”

Dudaklarımı birbirine bastırdım ve dehşete düşmüş bir ifadeyle baktım. “Pırasa mı? Bir de çorba?”

Yüzündeki gülümseme giderek solarken sıkı bir mücadeleye girişeceğini anlamıştı. “Sana yalnızca bir ay veriyorum,” dedi, kaşlarını havaya kaldırmışken. “Bir ay sonra patates kızartmasının bile yüzünü görmek istemeyeceksin.”

Sesli bir şekilde iç çektim. Gözlerim yerlerinden çıkacak gibi açılmışken, “Bir keresinde patates kızartmasını düşünürken sınava girmeyi unuttum,” dedim, puslu bir sesle. “Yerken demiyorum, dikkatini çekerim. Düşünürken.”

Deniz, söylediğim şeyde ciddi olup olmadığımı anlamak için bir süre gözlerimin içine baktı. Bakışlarımdaki dürüstlüğü yakaladığındaysa göz bebekleri büyüdü. “Pekâlâ,” dedi omuzlarını silkerken. “Elbet hoşlanacağın bir şeyler bulurum.”

Dudağımın kenarı yavaşça yukarı doğru kıvrıldı. Uzun zamandır birinin benim için çabalamadığını düşündüğümde yüreğim ısındı.

Kısa süren sessizliğimiz kapının kuş cıvıltıları eşliğinde çalmasıyla son buldu. Normalde biriyle sohbet ederken aniden sessizleşmenin rahatsız edici olduğunu düşünürdüm ancak bu sefer beni rahatsız eden kapının çalması olmuştu. Üstelik içimdeki Ela, bunun kuş cıvıltılarıyla alakasının olmadığını söylüyordu. Deniz, “Geç kaldım,” diyerek koşar adımlarla kapıya giderken onu izledim. Megafona bastığında tiz sesli bir kadının sesi evin içine doldu.

“Hemen çıkmıyorsan beni burada bekletme,” dedi, sabırsız kişi. Ardından araba kornalarının sesi duyuldu.

“İniyorum! Kapıda bekle.” diye yanıt verdi, Deniz. Ardından birkaç büyük adımda salonun pervazında durdu. Onları dinlemiyormuş gibi yapmam tuhaf olurdu. “Sanırım şimdi gidiyorsun, “dedim, yerimde sallanırken.

“Evet,” dedi, omuzlarına değen kahverengi saçlarını karıştırırken. “Ben yokken sen de eve alışırsın. Gelirken getirmemi istediğin bir şey var mı?”

Başımı iki yana salladım, “Hayır, yok. Teşekkürler.”

“Tamam o zaman. Görüşürüz, Ela.”

“Görüşürüz.”

Arkasını dönüp holdeki dolabı açtı ve içerisinden spor ayakkabılarını çıkardı. Saniyeler içerisinde evden ayrıldığında yeni evimde, her an bir yerlerden çıkmaya müsait büyülerle başbaşaydım.

Lisedeki sınıf arkadaşlarım içine bir parça Ela karışan her şeyin mahvolduğunu söylerdi. Onlara inanmamak için elimden geleni yapmıştım ancak bir şey ne kadar tekrar edilirse o kadar gerçeğe dönüşürdü. Böylece bu düşünce üzerimden asla atamadığım bir yüke dönüşmüştü.

Yeni evin uğur getireceği söylenirdi ama içinde Ela yaşayan bir ev için bunun geçerli olduğundan emin değildim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.