İçeriğe geç

Şekersiz Aşk

Bölüm 2 · 9 dk okuma

Şekersiz Aşk

Bölüm 2

İKİNCİ BÖLÜM

2. BÖLÜM

“Başkasının fark etmediklerine değer vermektir, aşk.”

Üzerimdeki buruşuk tişörtün eteklerinden çekiştirirken hedefimdeki kafeye yaklaşıyordum. Pazar tezgahına benzeyen bavulumun en dibindeki tişörtü giymenin pek iyi bir fikir olmadığını ben de biliyordum. Ancak yurttan atılmadan önce çamaşırlarımı yıkamama izin verilmediğinden, birkaç parçadan oluşan kıyafetlerimin arasındaki en düzgün şeyi seçmek zorunda kalmıştım. O da fosforlu turuncu renginde, üzerinde “Tazmanya Canavarı” olan bir Looney Tunes tişörtüydü. Annemin bana bu dar kesim tişörtü alarak göbeğimi gözüme sokmak istemediğine beni kimse inandıramazdı.

Yeni ev arkadaşımın çizgi filmleri hala sevdiğini umut ederek kafeye vardığımda gözlerim kalabalığı inceledi.

İşlek bir caddede yer alan bu kafede değil boş masa, yorgunluktan ağrımaya başlayan bacaklarımı dinlendirebileceğim bir sandalye bulmak bile imkansızdı. Yorgunluğumun üzerine zaman geçtikçe bana dönen bakışların artması eklendiğinde soğuk terlerin sırtımdan akmaya başladığını sezdim. Arkadaşlarıyla keyifle sohbet eden ve coşkulu kahkahalar atan gençlerin arasında yapayalnız kalmak tedirgin hissetmeme neden oluyordu.

Hızla telefonuma atıldım ve geldiğimi haber vermek üzere Deniz’e mesaj attım. Çok geçmeden yanıt verdi.

Deniz Vurgun: Tazmanya canavarı sen misin?

Yavaşça yutkunurken başımı kaldırıp kalabalığa baktım. O, burada mıydı? Etrafına bir ucube gibi bakınan biriyle ev arkadaşı olmayacağına şimdiden karar vermiş olmalıydı.

Başımı eğip yanıt vermeme kalmadan kalabalığın arasından biri el kaldırdı. Bu kişi; mekânın girişindeki masada oturan, dalgalı koyu renk saçları omuzlarına değen bir erkekti.

Sırtımdan aşağı süzülen soğuk terler giderek dondurucu bir hal alırken nefesim kesildi.

Adı Deniz olan, profil fotoğrafında arkası dönük, uzun saçlı birinin erkek olma ihtimali kaçtı?

Yüzde elli, dedi içimdeki ses. Ve erkekler hayatından öyle soyutlanmış halde ki bu fark edemedin.

Kaldırdığı elini yavaşça indirirken gözleri merakla bana bakıyordu. Trafiğin ve gürültülü sohbetlerin arasında duyamasam da dudaklarından adımı telaffuz ettiğini anladım. Bol pantolonuma rağmen birbirine sürten bacaklarımı ona doğru ilerlemeye zorladım. Bunu yaparken omzumdaki bez çantayı sıkıca kavrayarak stresimi ondan çıkarıyordum.

Bir hemcinsimle aynı evde yaşama fikri bile beni paniğe sürüklüyorken, karşı cinsle bunu nasıl başaracaktım?

Yanına yaklaştığımda ayağa kalktı. Doğrudan yüzüne bakmamak için büyük bir çaba sarf ediyordum. Oysa o beni incelemek için elinde olsa zamanı durdururmuş gibi görünüyordu. Belki de ona adımı söylediğimde aklında benden çok daha güzel bir kız canlanmıştı ve şimdi de beni reddetmek için en iyi bahaneyi düşünüyordu.

Uzattığı elini gördüğümde hızla avuç içimi pantolonuma sildim. Nazikçe gülümsemeye çalışırken elini tuttum. Elimin terli olmamasını dilediğim sırada, “Selam,” dedi.

Gözlerimi kaçırmayı bırakıp titrek boynumu havaya kaldırdım ve göz göze gelmemize izin verdim. Açık kahve, hafif çekik gözleri, donuk bir bakışla çerçevelenmişti. “Selam,” Diye mırıldandım.

Elini ilk çeken o oldu. “Otursana.” Dedi, yanında durduğum sandalyeyi işaret ederken. Muhtemelen mekânın tek boş sandalyesiydi.

Söylediğini yapıp oturdum ve çantamı sandalyenin koluna astım. Ellerim dizlerimin üzerindeyken parmaklarım coşkulu bir ritim tutmaya başladı.

“Nasılsın?”

Sorusuyla kendime geldim.

Bir erkekle aynı evi paylaşmak planlarım arasında olmasa da bunun tek şansım olduğunu unutmamalıydım. Ya onu ev arkadaşım olmaya ikna edecektim ya da okulumu dondurup ailemin yanına dönecektim. Bu kesinlikle savaşmaya değer bir sebepti.

“İyiyim. Siz?” diye sordum, enerjik çıkmasına özen gösterdiğim sesimle.

“Ben de iyiyim. Resmi konuşmana gerek yok.” Sözlerinin ardından uzanıp soğuk kahvesinden birkaç yudum aldı.

“Olur.” Dedim nefesimi dışarı verirken. Resmiyeti bir kenara bırakmak beni biraz olsun rahatlatabilirdi.

Kahvesini yeniden masaya bırakırken, “İçecek bir şeyler alacak mısın yoksa hemen şartları konuşmaya başlayalım mı?” diye sordu. Hareketlerinden tez canlı olduğu anlaşılıyordu. Belki de sadece yetişmesi gereken bir yer vardı.

“Başlayabiliriz.” Dedim başımı sallarken. Yerimden kalkıp kendime en şekerli ve kremalısından bir içecek almak güzel olabilirdi. Fakat muhtemelen sırtıma yapışan tişörtüm terden koyulaşmıştı ve bunu görmesini istemiyordum.

“Pekâlâ.” Deyip, arkasına yaslandı. “Öncelikle odayı aldın,”

Konuşmaya devam edecekken sözünü kestim. “Aldım mı?”

“Evet.”

Oldukça kesin bir dille verdiği bu cevap beni birkaç saniyeliğine afallattı. Odanın kirasını bile söylememişken odayı aldığımı nasıl söyleyebilirdi? Payıma düşen kısmı karşılayabileceğimden nasıl bu kadar emin olabilirdi?

“Mesajlarda sorduğun sorularla mı karar verdin?” diye bir soru yönelttim bu sefer de. Belki de şansımı fazla zorluyordum.

“Kısmen.” Dedi, sakin bir tonda. “Ama sana orada sorduğum her şeyi tekrar sormak istiyorum. Sonradan bir anlaşmazlık çıkmasını istemem.”

Heyecanla başımı salladım. “Tabii.” Dedim, içten bir sesle.

Neredeyse bal rengi diyebileceğim gözlerini gözlerime sabitledi. İnsanlar bunu yaptığında kendime engel olamadan gözlerimi kaçırsam da bu sefer içimdeki bu hisse direndim.

“Günün büyük bir çoğunluğunda okulda veya işte olduğunu varsayıyorum. Geri kalan zamanında odanda vakit geçirmeyi sevdiğini söyledin. Bunları yalnızca odayı almak için söylemedin, değil mi?”

Gözlerimi, gözleri hariç herhangi bir yere çevirme arzumu umursamayarak, “Tabii ki de hayır!” dedim hızla.

“Güzel.” Dedi, başını sallarken. “Heykelcilik okuduğunu söylemiştin. Ablam da aynı bölümden mezun. Ne kadar yoğun olabileceğinin farkındayım.”

Niçin bu kadar kolay seçildiğimin sebebi belli olmuştu. Heykeltıraşların atölyeden erken ayrılabilecekleri bir gün olmazdı. Ev arkadaşının evde olmamasını istiyorsa bir heykeltıraştan daha iyisini bulamazdı.

Deniz, konuşmaya devam ederken dikkatimi yeniden ona verdim. “Ben odamda pek vakit geçirmem. Genelde salonda takılırım. Ev büyük sayılmaz. Bu yüzden sürekli evde olmayacak olman ikimiz için de iyi.”

Söylediklerinin bir kısmına katılmamla birlikte anlattığı şeyler yalnızca onun için iyiydi. Benim içinse bu durum, pratik yapmak ve oldukça düşük bir maaşla çalışmaktan kendime vakit ayıramamak anlamına geliyordu. Ancak bunları ona söyleyemezdim. “Kesinlikle,” diye onayladım düşüncelerimi bastırarak.

Ona hak vermem içini rahatlatmış gibi görünüyordu. Yine de suratında gülümsemeye dair en ufak bir mimiğe yer olmaması canımı sıkmıştı.

Kendine has gözleri, uzun ince burnu ve ufak dudaklarıyla tıpkı bir heykeli andıran duru bir ifadesi vardı. Bu kadar sakin bakabilmek için ayna karşısında kaç saat çalışmıştı? Muhtemelen onun yarısı kadar kendime özen gösterseydim şu anda modellik yapıyor olurdum.

Bu düşünce aniden onun vücudunu incelememiş olduğumu hatırlattı. Beden eğitimi ve spor yüksekokulunda okumuyor muydu?

Ara vermeksizin gözlerine bakmaktansa bakışlarımı birkaç saniyede bir aşağı indirmeye karar verdim. Kaslı kolları ve geniş omuzları, onlara baktığım için utanmama değerdi.

“Eve sık sık arkadaşlarımı çağırırım.” Diye devam etti sözlerine. Bakışlarımı yeniden onun o muntazam çehresine sabitledim. “Bazen gece geç saate kadar oturduğumuz olur. Haliyle gürültü yaparız. Bundan rahatsız olacak birini ev arkadaşı olarak istemem.”

Amacı beni vazgeçirmek miydi? Görüşmeye çağırıp reddetmenin ayıp olacağını düşünerek odayı aldığımı söyleyip, şimdi de onu reddetmemi mi istiyordu? Eğer amacı buysa üzülerek söylemeliyim ki bunu başaramayacaktı.

“Telefonda da söylediğim gibi gürültüden rahatsız olmam.” Dedim gülümseyerek. “Ben evime birilerini davet etmekten hoşlanmam. Bu sebeple sen benim hakkımı da devralabilirsin!”

Başını sallamakla yetindi. Kahvesinden bir yudum aldıktan sonra, “Temizlik ve yemek olaylarını da bölüşmemiz gerekecek.” Diye konuştu.

“Tabii ki!” diyerek atıldım. “Evde kahvaltı yapmak için zamanım olmaz ama çok güzel yemek hazırlarım.”

“Harika. Tüm yemek görevini tek başına üstlenmeni beklemiyorum. Aslında ben de yemek yapmayı severim. Kimin zamanı olursa mutfakla ilgilenebilir, diyebiliriz sanırım.”

“Olur.” Ardından hoşuna gideceğini düşünerek ekledim. “Hamburgerlerim ve dürümlerim meşhurdur. Seveceğine eminim.”

Cümlemi tamamlar tamamlamaz, “Fast-food olmaz,” demesi bir olduğundaysa kaşlarımı havaya kaldırarak bir süre sessizce baktım.

“Hiç mi?” diye sorarken buldum kendimi. Sesim neredeyse ağlamaklı çıkmıştı.

“Hiç.” Dedi kesin bir dille.

“Neler yemekten hoşlanırsın peki?”

“Sebze ve et. Hatta sebzeleri daha çok severim.”

Boğazıma oturan yumru bir süreliğine nefes almamı engellediğinde konuşabilmem birkaç saniyemi aldı.

“Sebzeleri daha çok mu seversin?”

“Evet. Sen sebze hiç yemez misin?”

Genelde bu tarz soruların ardından karşımdaki kişinin üstten bir tavırla vücudumu incelediğine şahit olurdum. Ancak o bunu yapmadı. Yalnızca gözlerime bakarak cevabımı bekledi. Sanki görünüşümden bihaberdi.

“Çok sayılmaz.” Dedim, burun kıvırarak.

Konuşmamız boyunca ilk kez gülümsedi. “Orta yolu bulacağımızdan eminim.”

Bakışlarından mı yoksa ses tonundan mıdır bilinmez, sözlerinde mutlak bir doğruluk vardı. Tanıştığımız andan itibaren ona söylediğim onca yalana rağmen onun bana dürüst olduğuna inanmamı sağlayan bir şeyler saklıydı.

Deniz, aramızda geçen ufak sessizliğin ardından konuşmaya devam ederken, ben de biriyle ev arkadaşı olmanın düşündüğüm kadar kötü olmayacağını düşünüyordum.

“Ortak alanları genellikle ben kullanacağım için günlük temizlik işlerini hallederim. Ama tüm evi her hafta sırayla detaylıca temizlememiz gerekir. Bu sana uyar mı?”

“Uyar.” Hiç duraksamadan verdiğim bu yanıtla onu etkilemiş gibiydim. Böylece zihnindeki görünmez listesine bir tik daha atmasına yardımcı oldum. Ancak etkilenmiş bakışları hızla ciddiyete kavuştuğunda, listesinde söylemeye çekindiği bir maddesi daha olduğunu anladım.

“Bak…” Bu başlangıç iyi şeylerin habercisi olmamalıydı. “Odayı aldığında yalnıza ev arkadaşı olacağız. Ev içerisinde beraber vakit geçirme zorunluluğumuz olmayacak. Demek istediğim şeyi anladın mı?”

Elbette anlamıştım. Benimle arkadaş olmak istemeyen ilk kişi değildi sonuçta. Buna benzer şeyler işittiğimde kırılmayı geride bırakmıştım.

“Tabii.” Dedim, birbirine bastırdığım dudaklarımın arasından. Her şeyin yolunda olduğunu belli etmek istercesine hafifçe gülümsedim.

“O zaman her konuda anlaşmaya vardığımızı söyleyebilir miyiz?” diye sordu bu sefer de.

“Ev nerede?”

Sanki unutmuş gibi kaşlarını havaya kaldırıp başını salladı. “Doğru ya… Ev burada. Kafenin hemen üzerindeki apartman. Üçüncü kat.”

Başımı çevirip oturduğum kafenin bulunduğu caddeyi inceledim. Burası epey pahalı bir mahalle olmalıydı. Okula yakın olduğu söylenemezdi ama Kadıköy hiçbir zaman ucuz olmazdı.

“Peki kira?” diye sordum bu sefer de. Cevap vermesini beklediğim birkaç saniye içerisinde tuttuğu evin kirasının ortalamanın nispeten biraz altında olmasını diledim. Bunca şey konuşmuşken kira yüzünden anlaşamamaktan korkuyordum. Ancak söyleyeceği kira piyasanın ne kadar aşağısında olursa olsun, yurda verdiğim ücretin yakınından geçmeyeceğinden emindim. Böyle bir mahallede oturmak için en az dört kişiyle bir evi paylaşmam gerekirdi.

Ondan duymaya korktuğum fiyatı vermesini beklerken, “Önceden ne kadar ödüyordun?” sorusuyla karşılaştım. Afalladığımı fark ettiğinde, “Söylediğin rakamın aşağısını vermemek için numara yapmıyorum.” Diye savundu kendini.

“Öyle düşünmemiştim!” diyerek karşı çıktım hemen.

“Çünkü muhtemelen bu zaten mümkün değil.”

Duyduğum şeyle birlikte düşüncelerim doğrulanmıştı.

“Önceden yurtta kalıyordum.” Diye açıkladım. “Aylık 7500 lira ödüyordum.”

Yurttan neden ayrıldığımla alakalı soru sormaması için içimden yalvarıyordum. Ona başka bir yalan daha söylemek istemiyordum.

Konuşmamız boyunca ikinci kez gülümsediğini gördüğümde benimle alay ettiğini sandım. Ancak gerçeği öğrenmem uzun sürmedi. “Ödemen gereken de tam olarak bu.”

Kaşlarım çatıldı. “Gerçekten mi?” diye sordum şüpheyle.

Başını salladı. “Evet. Bu dairede uzun süredir kalıyorum. O yüzden ev sahibi bana karşı biraz ılımlıdır. Çok şanslısın.”

O uzanıp kahvesinden bir yudum alırken ben de bu tesadüfün ihtimalini düşünüyordum. Şanslı olduğum söylenemezdi ama belki de hayat bir kez olsun yüzüme gülmeye karar vermişti. Fakat ödeyeceğim kira ile okulun dedikodu sayfasındaki ilanı düşündüğümde, tek başvuran kişinin ben olduğuma inanamıyordum. Onca olası ev arkadaşı arasından en iyi aday ben miydim?

Henüz çözemediğim şeyler olsa da yaşanan bu gelişme beni büyük bir yükün altından kurtarmıştı. Okuluma gidebilecek, yarı zamanlı işimde çalışabilecek ve eve döndüğümde internetten satmak için birkaç seramik süs eşyası yapabileceğim odam olacaktı.

Hafifçe kıkırdamama engel olamadım. Hatta bir de peşine derin bir nefes alıp verdim. Sırtımı geriye yaslayıp pantolonumun sıkıştırdığı göbeğimi kurtardığımda artık tam anlamıyla huzura ermiştim.

“Ne zaman taşınacaksın?”

Sorusuyla kalbim mutlulukla çarptı. Yarım saat öncesine kadar evsizken şimdi yeni evime ne zaman taşınacağım konuşuluyordu.

“Sen ne zaman müsaitsen,” dedim, hevesli bir tavırla.

“Yarına ne dersin?”

Bunu beklemiyordum. “Süper!” diye karşılık verdim, coşkuyla. Pansiyona yalnızca bir gece daha katlanmalıydım.

Oturduğu yerde kıpırdandı. “Eğer senin için de uygunsa bu buluşmayı biraz erken sonlandırabilir miyiz?”

“Tabii! Hiç sorun değil.” Dedim oturduğum yerde dikleşirken.

“Banka öğle molasına girmeden yetişmem gerekiyor. Sonrasında evi senin için hazırlayacağım.”

Geniş bir gülümseme yüzüme yayıldı. “Tamamdır.” Dedim, dişlerimi gizlemek için dudaklarımı birbirine bastırırken. Bunu yapmazsam diş etlerimi ortaya serecek devasa bir sevinç kahkahası atacağımı biliyordum.

Sandalyesinden kalkarken ona eşlik ettim. Gitmeden önce son kez elini uzattığında uzanıp elini tuttum.

“Hayırlı olsun. Umarım iyi anlaşırız.” Dedi, onda nadiren göreceğimi düşündüğüm gülümsemesiyle.

“Hayırlı olsun. Umarım.” Diye yineledim.

Elini geri çekip kafeden uzaklaşmak üzere birkaç adım attıktan sonra duraksadı ve arkasına baktı.

“Bu gece günceme yazacağım.”

Söylediği şeyle kalbimin hızla çarpması bir oldu.

“Neyi?” diyerek yaptığı şeyi devam ettirdim.

“İyi bir ev arkadaşı bulduğumu.” Ardından hafifçe güldü ve arkasını dönerek uzaklaştı.

O giderken ben de sandalyenin koluna astığım bez çantamı elime aldım. Kaldırıp üzerindeki Oscar Wilde’ın Dorian Grey’in Portresi adlı romanından alıntıyı okudum.

“Bu gece günceme yazacağım.”

“Neyi?”

“Ateşten eli yananın ateşe doymadığını.”

Keyifle gülümsedim. Belki de evi almamın sebebi ilgili bir adamın keskin gözleri ve iyi bir kitaptan ibaretti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.