İçeriğe geç

Şekersiz Aşk

Bölüm 5 · 9 dk okuma

Şekersiz Aşk

Bölüm 5

BEŞİNCİ BÖLÜM

5. BÖLÜM

“Unutulan güzel hisleri hatırlatmaktır, aşk”

İlk aşkımın adı Ali’ydi.

Onun o sürekli akan sevimli minik burnu, koşmaktan kızaran yanakları ve Güneş’te sarıya çalan saçlarına hayran olmamak elimde değildi. Zaten her zaman söyleyecek tatlı bir şeyi olan bu ufak oğlana kreşteki diğer tüm kızlar da aşıktı.

Küçükken de şimdi olduğu gibi kendi köşesine çekilen ve olan biteni uzaktan seyretmeyi seven tombul bir kızdım. Uslu durduğum zamanlarda elime tutuşturulan kakaolu keke ulaşmanın tek yolunun önce yaramazlık yapmak olduğunu keşfettiğimden beri de arkadaşlarım tarafından hiç sevilmemiştim.

Yaygaracı, oyunbozan ve soğuktum.

Tüm bu özellikler beş yaşındaki bir çocuk yerine bir yetişkinde olsaydı kimsenin onunla arkadaşlık etmemesine şaşırılmazdı elbette. Fakat ben yalnızca beş yaşındaydım. Mükemmel ablalarının yanında hiç de ufak sayılamayacak bir kusurdum. Akrabalarımızın, komşularımızın veya parktaki herhangi bir ebeveynin gördüğü anda, “Büyüyünce düzelir,” dediği bir çocuktum.

Boyum uzadığında kilomun normale dönmesi beklendi mesela. Ergenliğe girdiğimde yaşıtlarım gibi enerjimi süslenmeye harcayacaktım, böylece yaramazlıktan uzak dururdum. Sosyalleşmem için kolumdan sürükleyerek götürdükleri kulüplere gitmeye devam edersem de insanların içinde boğuluyormuş gibi hissetmekten vazgeçerdim, şımarıklığı geride bırakırdım.

Bunların hiçbiri olmadım, ben yalnızca koca bir hayal kırıklığı oldum.

Her yıl daha fazla kilo aldım. Kilo aldıkça yalnızlaştım. Yalnızlaştıkça asabileştim. Asabileştikçe insanlara tahammül edemedim. Bir gün doktorum artık sağlığım için kilo vermek zorunda olduğumu ve hayatımı bu şekilde devam ettiremeyeceğimi söylediğinde biraz olsun kendime geldim.

Kreşte âşık olduğum, ilkokulda yanına oturabilmek için canım çıkarcasına ağladığım, ortaokulda ondan hoşlanan her kıza gizli tehdit mektupları gönderdiğim, lisede benimle arkadaş olmaması gerektiğini söyleyip ağladığım Ali’ye bağlandım.

Doktorun belirlediği kiloya düşersem, üniversiteye başladığımızda Ali’nin beni bir arkadaştan daha fazlası olarak göreceğine inandım. Spor yaptım, diyet yaptım, bayılarak yediğim patates kızartmalarına veda ettim.

Benimle aynı üniversite tercihini yaptığını söyleyen Ali, sonuçların açıklandığı gün hoşlandığı kızla aynı üniversiteye gidebilmek için tercihlerini değiştirdiğini itiraf ettiğinde yıkıldım.

O sevdiği kızla Ege kıyılarındaki bir şehre uçtu, bense tek dostumu da geride bırakarak kalabalık ancak yalnız bir şehre düştüm.

On üç yıllık dostluğun dahi kolayca silinip atılabileceğini gördüğümden beri kimseyle arkadaş olmaya tenezzül etmedim. Kimsenin fark etmediği, öylece yanından geçip gittiği herhangi biri olmak için asabiyetimi geride bıraktım.

Sessizleştim.

Yeniden denemek için sebep bulamayacağımı düşünüp durdum. Bu düşünceye sarılırken düşüncelerimi bastırdım; fikirlerimi kendime sakladım.

Zamanla onların duyulmaya değer olmadıklarına inandım.

Fakat Deniz Vurgun, bana aksini düşündürtmeyi başarmıştı.

Bunu itiraf etmek şimdilerde dişlerimi birbirine kenetlememe neden oluyordu ancak o, arkadaşlığı yeniden keşfetmeye hazır olduğumu hissettirmişti. İki günden kısa süren bir histi bu fakat uzun zamandır yoksunluğunu çektiğim şeye kendimi kaptırmamam mümkün değildi.

Ve bir kez daha kendimi kaptırdığım şey tarafından yaralanmıştım.

Gri bulutlar yavaşça kayarak İstanbul’un üzerini örterken kulaklıklarım takılı, elimde bir kitap, F1 hattına geçiyordum. Bir sabah işe giderken ilk aşkımı düşünüp dertleneceğimi hiç hayal etmemiştim. Üstelik bunu son derece hareketli bir parçanın eşliğinde yapıyordum. Acılarımı neşeyle gizlemekte ustaydım. Beni üzen ne varsa onları yoğurup ayrı bir form vermek, heykelci ruhuma da yakışıyordu.

Yolculuğum tamamlandığında ve çalıştığım kafenin kasasına oturduğumda kulaklıklarımı çıkardım ve rahatlayarak derin bir nefes aldım. İşteyken bir şeyleri düşünecek zamanımın olmayışını seviyordum. Müşterileri rahatsız etmeyecek, dikkatimi dağıtmayacak bir müzik açıp bütün gün kendimi ona teslim etmek bir çeşit terapiydi benim için. Dört saat süren mesaim sona erdiğindeyse gerçek hayat tüm acımasızlığıyla bana el sallıyordu. Belki de onu sevmek için biraz çaba gösterseydim her şey daha kolay olurdu.

Feyyaz amca, müşterilerin yerlerini değiştirdiği sandalyeleri düzeltirken duraksayıp bana döndü. “Sen hala gitmedin mi?” diye sordu, yaşlı adam kaşlarını çatarak. Torunlarını sevmesi gereken yaşta, ihtiyacı olmamasına rağmen tek başına bir kafeyi yönetecek kadar seviyordu burayı.

Bileğimdeki saate baktım. Mesaim biteli neredeyse yirmi dakika olmuştu.

“Aylin hala gelmedi. Kasaya kim bakacak?”

“O gelene kadar ben bakarım kasaya. Zaten hele bir gelsin ona iki çift lafım olacak.” Huysuzlukla dile getirdiklerinden Aylin’i nazik bir konuşmanın beklemediği anlaşılıyordu.

“Birazdan çıkarım öyleyse,” dedim. “Kasayı kontrol edeyim mi?”

Yaşlı adam elini geçiştirircesine salladı. “Bırak, git. Gelince o kontrol etsin.”

Kalan son birkaç sandalyeyi düzeltmek üzere arkasını döndüğünde ben de üzerinde “FeyzCo Cafe” yazan şapkamı çıkardım. Kıyafetlerimi değiştirmek için depoya gideceğim sırada cebimdeki telefonun titrediğini hissettim. Gelen mesaja bakmak üzere telefonun ekranını açtım.

Deniz Vurgun: Neredesin?

Kaşlarım havaya kalkmış bir halde mesaja bakmayı sürdürdüm. Kalbim, ihanet edercesine hızla çarpmaya başladığında derin bir nefes alıp düşüncelerimi toparladım.

Ela: Çalışıyorum.

Hemen cevap vermeyeceğini düşünerek telefonumu cebime koyup depoya doğru ilerledim. Ancak henüz birkaç adım atmıştım ki telefonum tekrar titredi. Ya Deniz Vurgun bugün sohbet etme havasındaydı ya da evle alakalı bir şeyler olmuştu.

Deniz Vurgun: Evden o kadar erken çıkacağını sanmıyordum.

Kesinlikle sohbet etme havasındaydı. Ancak bir gün öncesinde aramıza sınır koyup ertesi sabah gündelik bir sohbet başlatması doğru değildi. Bunu alışkanlık haline getirmişse etrafındaki insanların dengeleri şaşıp duruyor olmalıydı. Fakat Ela Lalezar ona bunu söyleyecek kadar yürekli değildi.

Ela: Pazartesileri böyle oluyor.

Deniz Vurgun: Diğer günler?

Ela: Çarşamba, Cumartesi ve Pazar da bu şekilde. Okul açıldığında ders programıma göre diğer günler de erken çıkabiliyorum.

Deniz Vurgun: Gerçekten de evde olmayacakmışsın.

Ela: Yalan söylediğimi mi sanıyordun?

Deniz Vurgun: Genelde öyle yapıyorlar.

Ela: Dürüstlükle tanışmanın vakti gelmiş.

Birkaç saniye boyunca cevap vermesini bekledim. Oysa bir soru sormamıştım veya sohbeti devam ettirebilmesi için özel bir şey söylememiştim. Buna rağmen cevap bekliyor olmam, yanlış yolda olduğumu gösteriyordu. Dün akşam olduğu gibi canımı yakacak, yüreğimi dağlayacak bir hataydı bu.

Telefonumun sesini kapattım ve depoya yürüdüm. Karanlık, küf kokan odada bluzumu değiştirdim ve eşyalarımı çantama sıkıştırıp kafeden çıktım.Sokağa adımımı attığımda beni şehirden uzaklaştıracak bir parça bulma umuduyla telefonumu çıkardım. Çalma listeme ulaşamadan Deniz’den gelen mesajların bildirimini gördüğümde şehrin beni yutmasını diledim.

Parmaklarım ikinci kez düşünmeme fırsat vermeden bildirime tıkladığında mesajlar önüme döküldü.

Deniz Vurgun: Dün akşam sana kendini kötü hissettirdiysem özür dilerim.

Deniz Vurgun: Seni orada istemediğimden değildi.

Deniz Vurgun: Rahatsız olacağını düşündüğüm içindi.

Deniz Vurgun: O sırada gerçekten yorgun olmalıydın.

Turistlerin omuzlarımı morartması pahasına olduğum yerde durdum ve okuduklarımı sindirmeye çalıştım. Az önce biri, beni üzmüş olma ihtimali yüzünden benden özür mü dilemişti? Yalnızca bir ihtimale dayanarak?

İlkokulda yaşıtlarımdan daha iri olduğum için her oyunda beni kızlar takımı yerine erkekler takımına alan sınıf arkadaşlarımı düşündüm. İnsanların içinde yalnızlığımı daha çok hissetmemek için katılmadığım lise gezilerini hatırladım. Geçen yıl grup ödevi için 84 kişilik sınıfta beni grubuna dahil etmek isteyen bir grup bile bulamadığımı anımsadım. Üstelik dörder kişi olmaları gerekiyordu ve beni almadıklarında mutlaka bir grup eksik kalıyordu.

Hiçbir zaman, hiç kimse benden özür dilememişti.

Üç aydır hoşlandığı kız için on dört yıllık arkadaşını görmezden gelen Ali bile özür dilememişti.

Ama Deniz Vurgun… O kimseye benzemiyordu.

Ela: Dediğin gibi dün çok yorulmuştum. Dinlenmem gerekiyordu. Özür dilemene gerek yok. Her şey yolunda.

Henüz gönderdiğim mesaja bakıyorken cevap verdi.

Deniz Vurgun: Yine de benim içim rahat etmeyecek. Acaba dünün telafisi olarak bir parti mi versek?

Sanırım bir partiye en son on beş yaşındayken gitmiştim. O da halamın doğum günüydü. Yılbaşı parti sayılıyorsa o zaman on yedi yaşıma ulaşabilirdik. Gerçi ailemle ondan geriye sayana dek kuruyemiş yediğimiz o geceyi partiye benzetmek, diğer tüm partilere haksızlık olurdu.

Düşüncelerimin arasına Deniz’in partiye kimleri davet edeceği sorusu düştü. Ve tıpkı tahmin ettiği gibi rahatsız olduğumu hissettim.

Ela: Bize kimler eşlik edecek?

Deniz Vurgun: Yalnızca no:16 sakinleri.

O ve ben.

Ela: Dün olanlar yüzünden böyle bir plan yapmana gerek yok. Ev arkadaşınla fazla vakit geçirmek istemediğini biliyorum.

Ela: Yani kendini zorlama.

Mesajımı gördükten sonra cevap vermedi ve hatta uygulamadan ayrıldı. Belki de söylediğim şeyden sonra alınmıştı veya rahatlamıştı. Her iki ihtimalde de iki kişilik partimizin iptalini işaret ediyordu.

Yalnızca vicdanını rahatlatmak için olsa bile teklifini reddetmemem gerekiyordu, diye düşünmeye başlamam uzun sürmedi. Tam anlamıyla içinden gelmiyor olsa bile aynı evde yaşadığı kişiyle arasının soğuk olmasını istememiş, durumu düzeltmenin yolunu aramıştı. Yaptığım şey düpedüz kabalıktı ve taş çatlasın yetmiş metre karelik bir evde yaşayan iki kişi için hiç hoş olmayacak bir davranıştı.

Telefonum normalden farklı bir biçimde titremeye başladığında arandığımı anladım. Arayan kişinin Deniz olduğunu gördüğümdeyse kalbime saplanan acıyla nefesimi tuttum. Sanki birisi karnıma sağlam bir yumruk atmışçasına gövdemde ağrı hissediyordum.

Biraz önceki ters davranışımın üzerine telefonu açmamak her şeyi daha kötü bir hale getireceğinden derin bir nefes alıp aramayı yanıtladım.

“Efendim?” Boğazım o kadar kurumuştu ki sesim, yaşlı bir kadın mırıldanıyormuş gibi çıktı.

“Ela?”

Kim olduğumu anlayamayacak kadar kötü çıkmıştı sesim!

Hafifçe öksürdüm ve boğazımı temizledim. “Benim.”

Derin bir nefes aldı. Söylediği ilk şey, “Mesajlaşmaktan nefret ediyorum,” oldu. “Çünkü karşındaki kişinin sözlerinde ciddi olup olmadığını anlayamıyorsun. Kahkaha atan bir emoji atıyorlar ama o sırada belki de telefonun öbür ucunda ağlıyorlar. Kimi kırdığını, üzdüğü veya mutlu ettiğini bilemiyorsun. Bu beni delirtiyor.”

Birbirine bastırdığım dudaklarımı tereddütle araladım. “Eğer merak ettiğin şey ağlayıp ağlamadığımsa ben gayet iyiyim,” dedim, hafif bir şaşkınlığın gezindiği sesimle.

“Ama sözlerimde ciddi olduğumu mesajlarımdan anlayamadın.”

Deniz bunun genel bir durum olduğunu düşünüyordu. Tüm o emojiler, süslü GIF’ler ve konuşmaktan daha kolay gelen mesajlar yüzünden insanların duygularını anlayamamaktan yakınıyordu. Oysa ben bunu, birinin bana iyi davranacağına inanmamak olarak yorumluyordum. Sorun mesaj, GIF veya emoji değildi; Sorun, biri bana altın yaldızlı bir mektup içerisinde kendi el yazısıyla güzel birkaç cümle yazsa dahi arkasında hep bir sebep arayacak olmamdı.

“Sanırım bu doğru,” diyerek itiraf ettim. “Ama görüştüğümüz gün söylediklerini düşünürsek seni yanlış anlamam tuhaf sayılmaz.”

“Haklısın,” dedi, Deniz. “Biraz gergin bir başlangıç yaptık. Hatta kelimeni senden çalayım; Tuhaf bir başlangıç. Ama her şeyi düzeltmek için geç sayılmaz.”

Heyecan dolu bir gülümseme yüzümde açarken kalbim de ona eşlik etti.

“Evet.” Şehrin gürültüsüne rağmen sesim bir rüyadaymışçasına kulaklarımda yankılandı.

Deniz’in hafifçe nefesini dışarı verdiğini işittim. Neşeli bir sesle, “O zaman bu akşam Eve Hoş Geldin partimiz var.”

“Partide ne yiyeceğiz?” diye sordum kıkırdarken. “Marul kemirecek halimiz yok. Hem dün seni bira içerken gördüm. Anlaşılan sağlıklı beslenme düzenine pek sadık değilsin. Öyleyse evi kızartma kokutabilirim.”

“Ayda bir gün kendimi şımartırım. Ayrıca dün beni bira içerken görmedin,

sadece şişeleri taşıyordum.”

Zihnimi zorladım ve onu koridorda gördüğüm anı hatırlamaya çalıştım.

Söylediğinde haklıydı.

“Ama yanakların kızarmıştı!” diye atıldım, bu sefer de.

“Demek o karanlık koridorda bile yüzümü inceleyebildin.”

Utanç duygusu suratıma çarptığında olduğum yerde titredim. “Görmemek imkansızdı! Domates gibi olmuştu yüzün!” diye abartmaya başladım.

Güldüğünde kendimi daha fazla savunma yapmaya hazırladım ancak buna gerek kalmadı.

“Dün içmiştim ama senin için bu ayın hakkını ikiye çıkaracağım. Ev arkadaşı bonusu.”

Kalbim bir kez daha yerinden çıkacakmış gibi atmaya başladı.

“Sana pek yaramayacağım gibi.”

Söylediğim şeye kahkahalarla güldüğünde dudaklarımı büzdüm ve utanç duygumdan sıyrılmak için gözlerimi kapadım.

“Orası belli olmaz.”

Deniz’in sesini duyduğumda gözlerimi araladım ve etrafıma bakındım.

İnsanların bana yalnızca alay etmek için değil, söylediklerimi komik buldukları için gülebileceklerini unutmamalıydım.

“Şimdi kapatıyorum. Akşam görüşürüz, Ela.”

Belki de Deniz Vurgun bana unuttuğum her şeyi hatırlatabilir.

“Akşam görüşürüz, Deniz.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.