Lina
Bazı insanların sessizliği huzur verirdi.
Bazı insanlarınki ise soru işareti bırakırdı.
Atlas’ın sessizliği ikinci türdendi.
Onun yanında oturduğumda bazen ne düşündüğünü merak ederdim.
Ama garip olan şuydu ki…
Bunu sormaya hakkım varmış gibi hissetmeye başlamıştım.
Oysa daha birkaç hafta önce tanımıyordum bile.
Hayatıma giren çoğu insan gibi gelip geçeceğini düşünmüştüm.
Ama Atlas öyle olmamıştı.
Bir insanın hayatında kısa sürede yer edinmesi garipti.
Hele o insan Atlas gibi biriyse.
Mesafeli.
Soğuk.
Kendi dünyasında.
Ama nedense benim yanımdayken o duvarların bazı taşları yerinden oynuyordu.
Bunu fark etmek hoşuma gidiyordu.
Ama aynı zamanda korkutuyordu.
Çünkü Atlas’a yaklaşmak, onun sakladığı şeylere de yaklaşmak demekti.
Ve bazı sırlar insanı değiştirebilirdi.
“Bugün çok sessizsin.”
Mira’nın sesiyle başımı kaldırdım.
Elindeki tabağı masaya bırakırken bana bakıyordu.
“Ben mi?”
“Evet, sen.”
Gülümsedim.
“Ben zaten bazen sessizim.”
Mira kaşlarını kaldırdı.
“Lina, senin sessiz halin bile başkalarının normal konuşmasından daha fazla ses çıkarıyor.”
Gülmemi engelleyemedim.
“Abartıyorsun.”
“Hayır.”
Yanıma oturdu.
“Bir şey olmuş.”
“Hiçbir şey olmadı.”
“Atlas.”
İsmini duyunca refleks gibi baktım.
Mira bunu kaçırmadı.
“Bak.”
“Ne bak?”
“Adını duyunca bile tepki veriyorsun.”
Gözlerimi devirdim.
“Çok saçmasın.”
“Belki.”
Sonra yüzündeki ifade ciddileşti.
“Peki sen iyi misin?”
Bu soru beklemediğim yerden geldi.
Mira bazen şaka yapmayı bırakıp gerçekten beni görürdü.
Ve bu yüzden onu seviyordum.
“İyiyim.”
“Gerçekten mi?”
Bir an sustum.
Sonra başımı salladım.
“Evet.”
Ama ikimiz de bunun tamamen doğru olmadığını biliyorduk.
Çünkü Atlas’ı düşündüğüm zaman içimde oluşan şey sadece merak değildi artık.
O gün Atlas gelmedi.
Bunu fark etmemem gerekiyordu.
Ama fark ettim.
Saatler geçti.
Kapı her açıldığında istemsizce baktım.
Her seferinde başka biri çıktı.
Bunun neden canımı sıktığını bilmiyordum.
Sonuçta gelmek zorunda değildi.
Benim için gelmiyordu.
Pastane için geliyordu.
Belki de sadece kahve içmek için.
Bunu düşünmek mantıklıydı.
Ama kalbim mantıkla çalışmıyordu.
Akşam kapanışa yakın telefonuma bir mesaj geldi.
Atlas.
Sadece bir cümle yazmıştı.
“Bugün gelemeyeceğim.”
Mesaja uzun süre baktım.
Bu kadar basit bir şey neden yüzümü güldürmüştü?
Çünkü haber vermişti.
Bana.
Bunu düşününce daha da garip hissettim.
“Tamam.”
diye cevap verdim.
Sonra telefon elimde kaldı.
Bir süre sonra yeni mesaj geldi.
“Kızgın mısın?”
Kaşlarımı kaldırdım.
Atlas bunu neden sormuştu?
“Hayır. Neden kızayım?”
Cevabı hemen geldi.
“Bilmem.”
Gülümsedim.
Atlas gibi biri bile bazen ne diyeceğini bilmiyordu.
“Sadece merak ettim.”
Bir süre cevap gelmedi.
Sonra:
“Yarın geleceğim.”
Kalbim yine saçma bir şekilde hızlandı.
“Tamam.”
Telefonu kapattım.
Ama artık biliyordum.
Atlas gelmediğinde fark ediyordum.
Ertesi gün geldiğinde ilk fark ettiğim şey yüzündeki yorgunluktu.
Her zamanki gibi duruyordu.
Ama gözleri farklıydı.
Daha uzak.
“İyi misin?”
Soru ağzımdan çıkar çıkmaz durdum.
Çünkü Atlas’a ilk defa bunu sormuştum.
Bana baktı.
“İyiyim.”
Bu cevabı bekliyordum.
Ama bu sefer inanmadım.
“Yalan söylüyorsun.”
Kaşları hafifçe kalktı.
“Bunu nereden çıkardın?”
“Çünkü iyi olan insanlar öyle bakmaz.”
Sessizlik oldu.
Atlas bana baktı.
Uzun süre.
Sonra sandalyesine yaslandı.
“Sen herkesi böyle mi inceliyorsun?”
“Hayır.”
“Beni neden?”
Bu soru karşısında durdum.
Çünkü cevabı çok basitti.
Ama söylemeye çekindim.
“Çünkü seni merak ediyorum.”
Atlas’ın yüzündeki ifade değişti.
Çok küçük bir değişimdi.
Ama gördüm.
Sanki bu kelime ona yabancıydı.
“Bugün antrenman vardı.”
Sonunda konuştu.
“Yorucu muydu?”
“Evet.”
“Maç yüzünden mi?”
Başını salladı.
“Yaklaşıyor.”
“Hazır mısın?”
Bir süre düşündü.
“Bilmiyorum.”
Şaşırdım.
Atlas her konuda emin görünürdü.
“Sen?”
“Ne?”
“Her zaman kazanacağına inanan biri gibi görünüyorsun.”
Bakışlarını kaçırdı.
“Öyle görünmek zorundayım.”
Bu cümle içimde bir şeyleri değiştirdi.
Çünkü ilk defa Atlas’ın gücünün gerçekten güç mü yoksa bir maske mi olduğunu düşündüm.
“Kim için?”
Sorumdan sonra sessizlik oldu.
Uzun bir sessizlik.
Atlas’ın ellerine baktım.
Sargılıydı.
Yaralıydı.
Ama en çok da yorgun görünüyordu.
“Eskiden…”
Söze başladı.
Sonra durdu.
Devam edip etmeyeceğini bekledim.
“Eskiden biri bana güçlü olmam gerektiğini söylerdi.”
“Kim?”
Gözleri uzaklara gitti.
“Babam.”
İlk defa ailesinden bahsetmişti.
“Babanla aran…”
Cümleyi bitiremedim.
Çünkü yüzündeki ifade değişti.
“Yok.”
Tek kelime.
Ama içinde kocaman bir hikâye vardı.
“Sevmez miydi seni?”
Bu soruyu sorunca pişman oldum.
Ama Atlas kızmadı.
Sadece dışarı baktı.
“Sevgi göstermeyi bilmiyordu.”
Bu cevap daha ağırdı.
Çünkü bazen birinin seni sevip sevmediğini bilmemek kadar zor bir şey yoktu.
O gün Atlas giderken ona ilk defa farklı baktım.
Sadece boksör olarak değil.
Sadece güçlü biri olarak değil.
Çocukken bazı şeyleri taşımak zorunda kalmış biri olarak.
Kapıdan çıkmadan önce durdu.
“Lina.”
“Efendim?”
“Bugün fazla soru sordun.”
Gülümsedim.
“Rahatsız oldun mu?”
Birkaç saniye düşündü.
“Hayır.”
Sonra ekledi.
“Sadece alışık değilim.”
“Alışırsın.”
Bu cümle ağzımdan kolayca çıktı.
Atlas bana baktı.
“Buna da mı eminsin?”
Gülümsedim.
“Evet.”
Başını hafifçe salladı.
“Garipsin.”
“Bunu iltifat olarak alıyorum.”
Bu sefer gerçekten güldü.
Ve ben anladım.
Atlas’ın gülüşünü görmek kolay değildi.
Ama bir kere gördün mü unutamıyordun.
O gittikten sonra dükkânı toparlamaya başladım.
Ama aklım hâlâ ondaki küçük itirafındaydı.
Atlas güçlü görünmek zorundaydı.
Ama belki de ilk defa biri onun güçlü olmasını beklemiyordu.
Belki de sadece Atlas olmasını istiyordu.
Ve ben…
Bunu isteyen kişi olmaya başlamıştım.