Lina
İnsan bazen bir şeyi merak ettiğini kabul etmek istemezdi.
Çünkü kabul ederse, o şey önem kazanırdı.
Ben de Atlas’ı merak etmiyordum.
En azından kendime böyle söylüyordum.
Sadece…
Onun neden hep yalnız olduğunu.
Neden herkesin yanında sessiz kaldığını.
Neden bir anda gülümseyip sonra hemen eski haline döndüğünü.
Bunları merak ediyordum.
Sadece bu.
Mira karşımdaki sandalyeye oturmuş, beni izliyordu.
Elindeki meyve suyunu karıştırırken gözlerini benden ayırmıyordu.
“Bir şey söyleyeceğim.”
Başımı kaldırdım.
“Ne?”
“Sen aşık olunca nasıl oluyorsun acaba?”
Elimdeki çatal havada kaldı.
“Ne alakası var?”
“Hiç.”
“Ciddi misin Mira?”
“Gayet ciddiyim.”
Gözlerimi devirdim.
“Atlas’tan bahsediyorsun.”
“Ben isim söylemedim.”
“Yüzünden belli.”
Mira gülümsedi.
“Tamam, Atlas.”
Derin bir nefes aldım.
“Biz sadece konuşuyoruz.”
“İnsanlar genelde hoşlandıkları kişilere böyle der.”
“Hoşlanmıyorum.”
“Peki.”
O kadar kolay kabul etmesi sinirimi bozdu.
“Niye hemen kabul ettin?”
“Çünkü birazdan kendin kabul edeceksin.”
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
Mira beni çok iyi tanıyordu.
Belki de fazla iyi.
Tam o sırada telefonum titredi.
Ekrana baktım.
Bilinmeyen bir numaraydı.
Mesaj vardı.
“Bugün maçım var.”
Sadece dört kelimeydi.
Ama kimden geldiğini biliyordum.
Atlas.
Kalbimin gereksiz bir şekilde hızlandığını hissettim.
Mira hemen fark etti.
“Kim?”
“Kimse.”
“Lina.”
Telefonu elimden çekmeye çalıştı.
Kaçırdım.
“Göster.”
“Hayır.”
“Kesin Atlas.”
Cevap vermeyince güldü.
“Bazen gerçekten çok kolay anlaşılıyorsun.”
Mesaja tekrar baktım.
Atlas maçından bahsetmişti.
Neden bana söylemişti?
Yani…
Sadece haber vermek için mi?
Yoksa gelmemi mi istiyordu?
Bu düşünce aklıma gelir gelmez kendime kızdım.
Bir insanın maçına gitmek neden bu kadar büyük bir olay olsun ki?
Ama yine de…
Gitmek istiyordum.
Akşam olduğunda kendimi spor salonunun önünde buldum.
Bunu nasıl yaptığımı bilmiyordum.
Sadece gelmiştim.
Kapının önünde birkaç saniye bekledim.
İçeriden sesler geliyordu.
İnsanların konuşmaları.
Ayak sesleri.
Ve ringden gelen o sert ses.
İçeri girdiğimde ilk fark ettiğim şey Atlas değildi.
Herkesin ona bakıyor olmasıydı.
Salonun ortasında ring vardı.
Ve Atlas ringin içindeydi.
Daha önce onu sadece sakin biri olarak görmüştüm.
Pastanede kahve içerken.
Sessizce otururken.
Ama burada…
Bambaşkaydı.
Duruşu değişmişti.
Bakışları değişmişti.
Sanki bütün dünya durmuş ve sadece karşısındaki rakip kalmıştı.
Üzerinde siyah bir tişört vardı.
Ellerinde eldivenler.
Yüzünde alıştığım o sakin ifade yoktu.
Sadece odak vardı.
Bir an onu izlerken nefesimi tuttuğumu fark ettim.
Mira yanımda durdu.
“Vay.”
Baktım.
“Ne?”
“Senin neden etkilendiğini anladım.”
Dirseğimle ona vurdum.
“Sus.”
Ama gözlerim hâlâ ringdeydi.
Atlas hareket etti.
Hızlıydı.
Beklediğimden daha hızlı.
Sanki yaptığı her şey düşünmeden oluyordu.
Ama sonra bir anlığına durdu.
Rakibi ona vuracakken geri çekildi.
Ve kazanmak için değil…
Kontrol etmek için hareket etti.
Bu garip şekilde dikkatimi çekti.
Çünkü o sadece güçlü değildi.
Disiplinliydi.
Maç bittiğinde herkes alkışlamaya başladı.
Atlas kazandı.
Ama yüzünde mutluluk yoktu.
Sadece derin bir nefes aldı.
Sanki kazandığı şeyden çok, bitmesini beklediği bir şey sona ermişti.
Bir süre sonra Atlas’ın yanına gittim.
Beni görünce şaşırdı.
Gerçekten şaşırdı.
“Sen?”
Gülümsedim.
“Beni burada beklemiyordun galiba.”
“Hayır.”
Dürüst cevabı beni güldürdü.
“Mesaj attın ama.”
“Gelmeyebilirdin.”
“Biliyorum.”
Bir an sustuk.
Etrafımızdaki insanlar bize bakıyordu.
Ama Atlas umursamıyor gibiydi.
“İyi dövüştün.”
“Dövüş mü?”
“Evet.”
“Maç.”
“Tamam, maç.”
Başını hafifçe salladı.
“İlk defa izliyorsun.”
“Evet.”
“Nasıl buldun?”
Düşündüm.
“Garip.”
Kaşlarını kaldırdı.
“Garip?”
“Çünkü dışarıda çok sakin görünüyorsun.”
“Ve?”
“Burada tamamen farklısın.”
Bir süre cevap vermedi.
Sonra:
“Buradaki Atlas daha gerçek.”
Bu cümle beni susturdu.
Çünkü ilk defa kendisi hakkında bir şey söylemişti.
“Peki pastanedeki Atlas?”
Bakışları bana döndü.
“Bilmiyorum.”
“Nasıl bilmiyorsun?”
Omuz silkti.
“Belki onu sen görüyorsundur.”
Kalbim bir anlığına hızlandı.
Ama yüzüme yansıtmamaya çalıştım.
“Sen garip konuşuyorsun.”
“Bunu daha önce de söyledin.”
“Çünkü doğru.”
Bu sefer gerçekten güldü.
Kısa ama gerçek bir gülüştü.
Ve ben o an fark ettim.
Atlas’ın gülümsemesi nadirdi.
Ama olduğunda gerçekten güzeldi.
Dışarı çıktığımızda hava soğuktu.
Ben montuma sarılırken Atlas bana baktı.
“Üşüyor musun?”
“Biraz.”
Montunu çıkarmaya çalıştı.
“Hayır.”
Elini durdurdu.
“Ne?”
“Üşümüyorum.”
“Üşüyorsun.”
“Atlas, gerçekten gerek yok.”
Bana baktı.
Sonra montunu tekrar giymedi.
Ama yürürken benim tarafımdan biraz daha yavaş yürüdü.
Sanki rüzgârı kendisi kesmeye çalışıyordu.
Fark ettiğimi söylemedim.
Çünkü bazı şeyler söylenince bozulurdu.
Bazen küçük hareketler, büyük cümlelerden daha fazla şey anlatırdı.
Pastanenin önüne geldiğimizde durduk.
“Teşekkür ederim.”
Şaşırdım.
“Neden?”
“Geldiğin için.”
Basit bir cümleydi.
Ama Atlas gibi biri için belki de çok şeydi.
“Rica ederim.”
Bir süre birbirimize baktık.
Sonra o her zamanki gibi geri çekildi.
“Yarın görüşürüz.”
Gülümsedim.
“Yarın görüşürüz.”
İçeri girdim.
Camdan dışarı baktığımda hâlâ oradaydı.
Sonra arkasını dönüp yürüdü.
Ben ise ilk defa bir şeyi kabul ettim.
Atlas sadece merak ettiğim biri değildi artık.
Onun hayatında küçük de olsa bir yerim olsun istiyordum.
Ve bu…
Beni korkutuyordu.