İçeriğe geç

Şefkat

Bölüm 5 · 12 dk okuma

Şefkat

Bölüm 5

Anneliğin Yüceliği

İsmail durgunlaştı. Sanki şeytan istediği günaha kılıfıyla birlikte gelmişti. Ama öyle hemen cevap vermedi. "Salih Bey sen torunun için burdasın al git deyeceğim ama sübyandır daha, anasız yaşayamaz. Sütü nereden bulup vereceksiniz?"

Salih Bey derdin içinde kavrulmuş gibi başını salladı. "Bilmiyorum İsmail. Canı veren Allah sıhhatini de korur inşallah oğlumun emanetine bir şey olmaz. Bu yüzden derim işte Şefika'da gelsin. Anasız bebe olmaz."

"Aa senin dediğin iş farklıdır."

Salih Bey kendinden emin konuştu. Öyle lafının gelişi konuşmamıştı. "Sanki hiç duyulmamış iş değil ya. Kayına nikha düşmez mi?"

"Buncacık kayına düşer mi?"

Ortada yadsınamaz bir gerçek vardı. Erkek olmayacak kadar küçüktü, Ahmet bir oyun parçasına eş olabilecek bir yaştaydı. İsmail aklını devşiriyordu. İşe olmaz gözüyle bakıyordu ama bakmak istediğinden değildi. En baş ağırtmaz yol bu gibiydi. Şefika hiç kocası ölmemiş ve geri dönmemiş gibi gidecekti.

Bir yandan milletin ne diyeceğini içinden geçiriyordu. Salih Bey gelinini ortada koymadı derlerdi ama İsmail için kızını geri yolladı, bir parça çocuğa eş etti diyebilirlerdi. O sözü işitirdi ama kızının evli olması daha önemliydi.

İnsan Doğuda doğar evlenir ölürdü. Hayatı tamamlama noktalarından biriydi. Birinin hükmüde hayatının oluşumu da bu evlilik kısmında var oluyordu.

Herkes kızına elin malı, gelinine evin gülü derdi. Bu kültürün içindeki derin bir izdi; öyle kolay kimse silmez ayrıca silmeyi de akıl edemez. Yol alanı yolundan etme niyetinde değillerdir. Doğuda insan başını eğmeyi bilirdi. Elden gelmeyene kader derler ama elini uzatmamayı gördüğü için yeltenmeyen kadercilik ile boyun eğmek doğunun silüetiydi. Öğrenilmiş çaresizlik rolü içinde yaşarlar. Kendilerinden değil kimseden kalan acılarla dertlerle yaşayıp giderler.

Salih Bey’in fikride daha önceden duyulmuş, başkasının çaresizlik dediği duruma daha önceden bulunan bi çözümdür. Misal verecek kişilerin ismini hatırlamasa bile bilmem kimin neyi diyerek daha önce böyle bir evliliğin olduğunu anlatabilirdi.

"Er kişidir sonuçta erken pişer. Hem bakma onun öyle olduğuna, ağabeyi hasta iken hep onu yanıma aldım. Küçük evet ama üç beş seneye sen gör bak ben nasıl adam ediyorum."

İsmail başını salladı, Salih Bey’i bilirdi. Hem akrabası olduğundan hemde civarda tanıdığından... Salih Bey’in olacak deyipte yapmadığı iş yoktu.

"Senden yana şüphem yok evelalah. Ama aklım çok kesmedi bu işi." Kendi aklındaki dertler aslından Salih’in çözümü ile ortadan kalkıyordu. Şefika evlenmiş ve bebekte anasız kalmamış oluyordu. Derin bir nefes aldı. Şefika’nın evlenememe ihtimalini düşündü. Bu iyi olmazdı.

Onun kafası kadını baba evinde değil evliliğin içinde bir yerde görüyordu. Evlenmeyip burada kalsa bile ne olacaktı Şefika’ya. Kardeşleri evlenip gidecek eve gelinler gelecekti. Şefika ortada kalacaktı. Ya gelinlerle anlaşmazlık olursa, sonuçta görümce dediğini kim evde ister ki. Kadın milletinin zülmüde sessiz ama keskin olur diye geçirdi aklından. Evinde olacak huzursuzluğu aklında tasarladı.

Salih Bey onun durgunluğunu ve kararsızlığını eleştirdi. O üstten konuşmasıyla kendini sezdirmeyen bir ifade ile...

"Danış eşine. Bak bakalım Ana Hanım ne der."

İsmail sevmezdi öyle işi. Kendi sözü birdi başkasını hele ki kadını katmazdı. Kadına danışıldığı nereden görülmüş üslübu ile kalın kaşlarını kaldırarak gözlerini büyüttü.

"Benim aklımın ermediğini o ne bilecek. Hem kadın milletini bilmez misin? Ne iş olsa önce yok deyip ağlamaktan başka bir şey bilmezler. Sonra olunca Allah'a şükrederler."

Salih Bey aceleye getirdiğini hissettirmeden yanaştı. Oturuşunu değiştirdi.

"Peki ne dersin bu işe?" İsmail hızlıca ayaklandı.

"Bekle ben gelirim." diyerek odadan çıktı. İnsanın dünya derdi kadar dermanı da meşrudur, kıyamete ulaşmadıkça her derde bir yol bulunabilir. İsmail ağır aksak adımlarla avluya çıkınca onu peçesini yarım örtmüş karısı bekliyordu. Misafirliğin sebebi kadar akıbetini de merak ettiği içim kapı eşiğinden dinlemeye çalışmış ama bir yandan da yemek yapması gerektiği için konuyu anlayamamıştı.

"Şefika!” Önce kızına bağırdı sonra ses gelmeyince ona bakan karısına sordu. “Şefika nerede?"

Ana Hanım soruyu bile garipsedi; bu vakitte her zaman ahırda olurdu. İnek ve davar sürüsü gelmiş onların sütleri sağılıyordu. Bunu bilmiyormuş gibi sorması tuhaftı. Nasıl aklı bulandıysa vakti ve işi bile unutan kocasına cevap verirken soğuktu. "Ahırda davarları sağmaya gitti."

İsmail sesi gür bir şekilde emrederek konuştu. Bir bakıma konuşmasını içeride oturan Salih Bey’e duyurmaya çalışıyordu. "Git de, Salih Bey geldi torununu almaya. Gelsin kızı versin."

Ana Hanım hemen yanına sokuldu, sesini kıstı ama ifadesi yüce bir keskinlikle ona karşı duruyordu.

"Sen ne dersin? Nasıl versin el kadar bebeyi. Yapma İsmail, yapma. Günahtır." Gözlerinde yalvarma varsa bile içinden öfke geçiyordu. Aslında içinden çok şey geçerdi ama yıllar ve zaman onları hiçbir zaman umursamadığı için Ana Hanımda kendi içindekileri görmez olmuştu.

İsmail karısına diklendi, her şeyi o kadar basit bir şekilde kendi kafasında halletmiş görünüyordu ki mantık aranmaya gerek duyulmayacak kadar sapıttığı belliydi.

"O zaman o da gitsin."

Ana Hanım olduğu yerde sendeledi yüzünü buruşturarak geri çekildiğinde suçlayan ifade kuşku duyulmayacak şekilde kendini belli ediyordu.

"Sen kızını kapıya mı atmak istersin?” Kültürel düzeninde ego ve narsizmin üzerini örtüp adet diyerek yerleştiği bir toplamda lider görülen kişinin can evi olan itibardan kıymetlisi yoktur. Nasıl biri olduğu değil diğerleri tarafından nasıl göründüğü önemlidir. İnsanları sevmek narsizmi engeller ama insanların kafasının içindeki kendini sevmek narsizmi var eder.

Ana Hanım el iyisi olan, evinin değilde ev dışındakilerinin düşüncelerini önemseyen kocasını kendi silahı ile vurmak istedi. Yüksek sesle yakınırken feryat etti. “Komşular duyun İsmail kızına bir ekmeği yediremedi kapıya atar." Dövünmeye başladı ellerini dizlerine vurup nefesini sürekli içine çekiyordu.

İsmail, Salih Bey’e karşı küçük düşmek ya da rezil olmak istemediği için hemen karısını kolundan tutup sıkarak sarstı.

"Saçmalama kadın!"

Ana Hanım bu işe engel olmazsa bir ömür dövüneceğini biliyordu. Bağrına bir yara deşilirdi, her nefes alışı yaranın üstüne tuz olurdu. "Bir ekmek fazla geldi! Kızcağız gece gündüz çalışır babama yük olmayayım diye. Millete ağa geçinen İsmail bir ekmek veremedi."

İsmail’in gözleri yuvalarından fırlar gibi büyüdü, kan beynine sıçradı. Az önce söylediği gibi kadınların her işinin ağlayıp sızlanmak olduğunu düşünüyordu. Sözüne kanıt gibi karşısında ağlayan karısı sinirlerini hoplatıyordu.

"Beni dinden imandan çıkarma. Hem ne demek kapıya atmak. Gideceği yer zaten onun evidir."

Ana Hanım iğne oyalı yazmasını iki yana atarak başını salladı. Ev, er olunca sayılırdı. Şefika’nın eri ölmüştü.

"Kocası öldü, nikahı bitti eldir artık orası." İsmail karısını içeriye doğru itip sesini alçaltarak konuştu. Uzlaşmaya yakın olmadığı kısık sesindeki agresiflikten belli oluyordu.

"Melese nikahsa onunda çaresiyle gelmiş Salih Ağa. Diğer oğluna nikahlayacak."

Ana Hanım donup kaldı, başkasının başına gelecek onunda Allah evden ırak etsin diyeceği durumun tam içindeydi. Ne demek koca kızını küçük oğlana vermek. Bir kılıf bulunacak diye kırk yamayla örülmüş bu fikrin başlarına hayır getirmeyeceği gün gibi ortadaydı. Hiçbir şey olmasa Allah çocuklarından sorardı. Tutmuş beddua gibi ah edenin yüreği sönmeden evler harap olmadan nesillerce üstlerine kalırdı.

"Diğer oğlu dediğin sabi sübyan şu kapıdaki bi parça uşak mı?" Ana Hanım’ın sesi ilk kez bu kadar gür ve kızgın çıkmıştı. İsmail bile kaç yıllık nikahlı karısının bu yönünü ilk kez gördü. Ana Hanım olacakları biliyordu, bin acının birini bile kaçırmayacaklarını düşündüğü için bunu engellemeye çalışacaktı. Ne gerekiyorsa yapma isteğiyleydi. Bu evlilik olana kadar Şefika’nın çocuğundan vazgeçmesi gerekiyorsa bile yaptırmalıydı.

İsmail son sözü söylediğini belirtir gibi dikleşti. "Ne bir parçası, erişmiş çocuktur. Sen dediğimi yap yoksa kundağı direkt vereyim mi istersin? Çağır anası gelsin son kez görsün."

Ana Hanım hemen koşup atkısını başına geçirdi. Kızının ne acılar çekeceğini ve yavrusundan vazgeçmesinin ne kadar zor olacağını tahmin ediyordu. Ama bu bir oğlanla evlenmekten daha az kötüydü. Ana Hanım işi koca büyütmek olarak görmüyordu. Şefika bir parça olacak, bir eşyanın en değersiz köşesi. Eskiden gelindi, şimdi bir oyun gibi olacaktı onun varlığı. Baba evinden gidebiliyordu ama koca evinden ölmeden çıkamıyordu. Ana Hanım kızını düşünmekten başka bir şey yapamıyordu. Kocası er değildi ki onu da kadın bilsinler diye geçiriyordu.

Korkuyordu ve kızını korumak istiyordu.

Ağıla girip elinde süt kovasıyla sağacağı koyunun kuzusunu bulmaya çalışan kızını ayakta gördü. Ah çekti, yüreğini bir rüzgâr aldı diyar diyar gezdirip zülmetti. Zavallı kızını gördükçe tüm dünyadaki acıları çekmiş gibi oldu. Ah bir imkanı olsa, bir inci bulur onu çıkarırda güzel kızını koyardı. Huyu güzel, yüzü güzel kızı... Ne çare bahtı güzel değil.

Olduğu yerde durup koyunların arasında duran kızına ağlayarak bakmaya devam ediyordu. Ciğeri giderek sönüyordu ama alev göğsünde hâlâ diriydi. Yanıyor ha yanıyordu. Kızına seslendi.

"Şefika! Şefika!"

Annesine dönerken yazmasının ucu rüzgarda dolanıp canlanan Şefika’nın mahzun bakışları sesin sahibini buldu. Bıraksalar havaya bir çıtırtı bile bırakmayacak olan kadının kalbini değiş bağırta bağırta ağlatacaklarını nereden bilsin. Annesinin hızlı adımlarıyla ona yaklaştığını görünce telaşı hissetti. Hemen ona doğru yeltendi, koyunların arasında geçip elinde süt kovasıyla ağılın kapısına geldi.

"Ne oldu ana kıza bir şey mi oldu? Susmuyor mu?" Tek aklına gelen fealaketi buydu. Öksüz kızının ağlaması. Zavallı bebesi, kimsesizliğinin farkındaymış gibi sürekli ağlar dururdu zaten. Ana Hanım kafasını salladı, saçma evlilik mevzusundan bahsetmeyip sadece bebek hakkındaki kısmı söyledi.

"Salih Bey geldi. Ben torunumu isterim diye tutturmuş. Baban verecekmiş."

Şefika’nın elindeki süt kovası düştü. Hemen kapının zincirine uzanıp ağılın kapısını açtı. "Neyi veriyor ana? Benim bebemi kime veriyor?" Bu dünyada Şefika’nın bir bebesi vardı. Başka neyi vardı ki? Onu da alacaklar mıydı? Ona can veren Rabbi bile nefesine güç verirken neden tanıdığı herkes onun ciğerini büküyordu. Nefesini tıkıyordu.

Bir yer bilse alır kızını giderdi ama onun gördüğü iki evdi. Baba evi ve koca evi. Kocası gitti ondan gelen ne varsa bitti. Bir kızı kaldı. Onu da babasının evinden barındıramıyordu. Bunu baştan beri hissediyordu.

"Baba. Anam ne der?" derken buna inanmak istemiyordu. Eğer gerçekse ikna edemezdi, sözü kimseye geçmezdi. Kızını alırsalar deliresi gelirdi, delirdi. Her deliden uzak dururlardı ya belki onunda yakasını bırakırlardı.

Eve vardı ama hangi adımı hangi toprağın üstüne attı bilmiyordu. Yazması başından düşmüş, saçları yüzüne doğru sallanmıştı. Kapının önünde öküz arabasını ve yanında duran Ahmet’i gördü. Ahmet yengesini görünce gülümsedi, onu özlemişti. Evden abisinin ölüsü çıkmıştı ama sadece o da değil karısı ve kızı da gitmişti. Ahmet evdeki yastan bir daha hiç kurtulamayacaklarını düşünüyordu. Ama babası ile Şefika’yı eve götürmeye geldikleri için mutluydu. Şefika gelince yas giderdi. Yengesi onu severdi, annesi onu döverken kaç defa elinden almıştı. Ama bu sefer onu görmezde gelip hemen eve girmişti.

Şefika kara lastiklerini çıkarıp eşiği atlar atlamaz. Avluda oturan babasına doğru ilerledi. Merhamet dilenecekti ki diğer odadan Salih Bey çıktı.

"Kızım geldin mi?"

Şefika "Hoşgelmişsin, baba." diyerek kayınbabasının eline gitti. Elini öptü başına koydu. Gözleri dolu dolu baktı. Neden geldin dediği gözbebeklerinden okunuyordu.

"Hoşbulduk kızım. Ben emanetimi almaya geldim."

Şefika başını yana eğip aman dilendi. "Senin emanet dediğin benim zihnetimdir. Baba etme!” diye yalvarıp diğer köşede minderin üzerinde oturan babasına da yalvardı. “Etmeyin. Anadan ayrı yaşamaz el kadar bebe."

Salih Bey büyüklüğünü gösterip, beyliğini sunar gibi davrandı. Çenesini hafif yukarı kaldırıp ağır ağır konuştu.

"Seninde başımın üstünde yerin var kızım. Bugüne kadar bir darlık çektin bir üzüntüye düştün mü? Takdiri ilahi ne yapalım kocan ölmüştür. Ama sen benim kızımsın. Var bunun bir çaresi. Gel evimize gidelim. Baba evinde sığıntı mı yaşayacaksın? Seni ere verseler kızım ne yapar diye deliye döneceksin. Bu işin en hayırlı yolu geri dönmendir."

Şefika donup kaldı. Sadece torununu almaya geldi sanıyordu şimdi ondan da gelmesini istiyordu. Daha önce oğlu ölüpte gelinine bakan kişiler elbette vardı. Ama kasaba öyle bir yer değildi. Dul birini adı binbir yalan ve iftira ile her gün milletin ağzında sakız olur. Herkesin sarkıntılık ettiği birine dönüşürdü. İster Salih Bey’İn ister hangi ağanın gelini olsun kasabanın hali öyleydi. İsmail o yüzden kızını orada koymayıp hemen alıp gelmişti.

Orada yularsız ata ve ersiz avrata sapkın olma ahlaksızlığı normalleşmişti. İsmail kendi küçük köyünde birde Şefika’ya mahremsiz erkeklerin yanında kalmasını daha uygun buluyordu ki töre ve adette böyleydi. Bu yüzden Salih’in de sesi çıkmamıştı.

Şefika kekeleyerek konuştu. "Nasıl dönerim baba?"

Salih Bey bakışlarını kaçırıp sanki bunu o da istemiyorda mecburiyetten yapmanın mahcupluğu ile söylüyor gibi davrandı.

"Ahmet ile nikahlanırsın. Adın gelindir ama özün kızımdır. Tek çarede yolda budur. Hızlı düşünesin karanlığa kalmadan yola çıkılmalı, bebe üşütmesin."

Bir tek anası diyor... Ana Hanım yapmayın olur mu öyle şey deyip dil döküyordu. Ama kadın sözü dinler mi er kişi? Onlar erdir bilir her işi. Orada bir tek Ahmet bilmiyor nelerin olup bittiğini. Duysa bile anlayacak yaşta bile değil.

Şefika dip odaya kızının yanına gitti. Uyuyan kızını kundağıyla kucağına aldı. Ana Hanım dışarıda etmeyin diyordu, o kızdıkça kocasıda ona kızıyordu. Durup yalvarıyordu, kimse acımıyordu.

Baktı onlarda iş yok...

Odaya kızının yanına girdi. Ağlarken yavrusunu pışpışlayan kızının önünde diz çöktü. “Kızım, biricik yavrum. Zordur elbet ama ver torunlarını götürsünler. Salih Bey bakar büyütür. Buradan daha iyi olur. He kızım?”

Kızından bir baş sallaması bekliyordu. Ama kızı gözünü bir noktaya dikmiş bir taş gibi duruyordu.

Aklından geçenleri merak ediyordu. Ana Hanım derin bir nefes alıp telaşını yok etmeye çalıştı. “Bak kızım. Canından candır elbet ama ne yapacaksın. Onunda kaderi buymuş. Dedesi nenesi onu göz gibi sakınır. Koca beydir elbet iyi bakacak.”

Şefika gözlerini kaldırıp annesine baktı. Sesi derin bir kuyunun içinden ama gizemsiz sadece çaresiz çıkmıştı. “Yavrumun babası öldü, ecel babasını aldı neden anasıda ölmüş gibi büyüsün.” Gözlerini yine odaklandığı o saçma hiçbir önemi olmayan yere çevirdi. “Neden öyle büyüsün?”

Ana Hanımın nefesi bedenine tesir ediyordu. Başını ellerinin arasına alıp çaresizce olduğu yerde sallanıyordu. Gözlerinden yaş yanağına iniyordu. Kızının kucağında ki bebeğe baktı. Hiçbir şeyden haberi yok. Acıkıyor, uyuyor ve altı temizleniyordu. Ama annesinin boğan iplerin kör düğümüydü. Ana Hanım elleri titreye titreye kundaktaki bebeğe uzandı. Kızı çekti yavrusunu bağrına sakladı.

Avludan bir ses. “Haydi!”

Acele ediyorlar ama hangi belanın içine kimse bilmiyor.

Şefika başını iki yana salladı. Annesi yeniden kucağındaki bebeğe uzandı ama Şefika vermedi, veremezdi. İnsan eceline ömrünü bile verebilirdi ama bir ana evladını nasıl verecekti.

Ana Hanım gördü. Kızının gözlerini ve içini gördü. “Yalvarırım kızım bebeyi ver. Kulun kölen olayın ver bebeyi gitsinler.” Kendi yavrusuna yanıyordu. Kendi yavrusuda yavrusuna...

Şefika yavaşça ayaklandı. Kızını bırakamazdı, kendini ölüme atar, bir ateşse bir azapsa da çekerdi. Ama bebesini bırakamazdı.

Ana Hanım koymadı. Nasıl bıraksın bebesini ateşe, güzel kızını ıstırabın içine...

Şefika durmadı. Nasıl dursun bebesinden ayrı, güzel kızı kimsesizliğin içindeyken ayrı...

Ana Hanım’da bir feryat koptu, kesilmeyen nidalar evi sardı. Kızının ayağına yapıştı. Koymadı, kim ne derse kızı onun gözünde ölüme gidiyordu. Bu işin cezası hep ona kesilirdi.

Şefika başını eğipte paçasındaki annesine bakmaya korkuyordu. Anasının göğsüne sinip ana bizi koru diye ağlamaktan korkuyordu. Çünkü anasınında yapacak hiçbir şeyi olmadığını biliyordu. O da evladından vazgeçmesini istiyordu. Oysa kendine vazgeçemiyordu ki Şefika’dan beklesin.

Şefika korkuyordu ama kızı için güçlü durdu. Varsın kendi için bir hayrı olmasın bu işin. Ne gerek zaten, ona hayır...

O artık sadece kızı için var. Kızı kendi evinde büyüsün. Bilsin baba evini. Gerçi oda bir gün gidecekti, baba evinden.

Bir kadının iki yerde kendi adı ve evi vardı. Biri annesinin karnı diğeri toprağın karnı...

Geri yerler hep bir başkasınındı. Herkes kendilerine almış onlara vermiyordu.

Şefika derin nefes alıp yaşlarını bitirdi. Kendi bir eşikten geçerken öldü. Ne kutludur cenazesi kızı için feda etti kendini. Analığın yüceliği... Kendini mi görür kendi gözü... Kızının yüzü gülsün yeter...

Bölüm sonu

3 yorum