“Buyurun, dekontunuz.”
Banka görevlisinin uzattığı kağıdı elime aldığım anda, göğsümde bir şeyler düğümlendi. Dekonta öyle uzun süre baktım ki, neredeyse oracıkta diz çöküp ağlayacak kadar mutluydum. Ama kendimi toparladım. Sadece sakin bir gülümsemeyle dekontu katlayıp ceketimin iç cebine yerleştirdim. Başımı kaldırıp kıza kısa bir teşekkür ettim.
Görevli ayağa kalktı, elimi sıktı. “Kredi ödemeniz bittiği için üzgünüm,” dedi, dudaklarının kenarında hafif bir tebessümle. “Artık sizi göremeyeceğim.”
Sözleri beni şaşırttı. Omega kız belli ki benden hoşlanmıştı. Artık bu role alışmıştım: Alfa olmak... Keşke en başından tanrı beni alfa olarak yaratmış olsaydı, diye düşündüm. O zaman bu kadar omeganın ilgisi belki eğlenceli olabilirdi. Ama şimdi? Midemi bulandırıyordu.
Belki bir de araba alırım, diye şaka yollu gülümsedim. Kızın gözleri bir anda parladı.
“Hemen sizin için yeni bir kredi planı hazırlayayım,” dedi, heyecanla. “Genel merkezden size özel oran alırım!”
Nazikçe gülümsedim. “Teşekkür ederim."
Kızın çocukça sevinci içimi ısıtmıştı. İnsanların mutlu olması beni de mutlu ediyordu. Vedalaşıp bankadan çıktım. Kapıdan adımımı atar atmaz derin bir nefes aldım. Borcum bitmişti. Artık tamamen bana ait bir evim vardı. İşsiz de kalsam, savaş da çıksa, hasta da olsam... O ev benimdi. Kimse beni oradan çıkaramazdı. İlk defa kendimi bu kadar güvende hissetmiştim.
Banka şirkete yakındı. Yürümeye karar verdim. Zaten bir saat iznim vardı, tadını çıkarmalıydım.
Kaldırımda yürürken aklıma geldi. Elimi cebime atıp telefonumu çıkardım. Ekran birkaç kez titreyip açıldı.
— “Alo?”
— “Hyung, akşam sana soju ısmarlayayım mı? Barbekü de yaparız.”
— “Bitti mi?”
— “Bitti.”
— “Seninle gurur duyuyorum. Neyse, kapatmam gerek. Bugün çok yoğunuz.”
— “Tamam, sana konum atarım.”
— “Tamam, görüşürüz.”
Telefon kapanınca ekrana bakakaldım. “Soğuk serseri...” diye mırıldandım gülümseyerek. Yoongi hep böyleydi. Az konuşur ama kurduğu birkaç kelime insana bir babanın ya da abinin şefkatini verirdi. Garip bir aurası vardı. Eski dostumdu… Hatta tek dostum.
Hani bazı insanlar vardır; sık sık aramazsın ama aradığında seni hiç suçlamazlar, hep yanında olurlar ya… İşte Yoongi benim için oydu.
Şirkete vardığımda fazla oyalanmadan odama çıktım. Masamın çekmecesini açtım; dosyamın içinden dekont klasörünü çıkardım. Son dekontu diğer yirmi üç tanesinin yanına büyük bir özenle yerleştirdim. Yirmi dört dekont… Hepsi tamamlanmıştı. O an, içimden büyük bir yük kalkmış gibi derin bir nefes aldım.
Tam o sırada başkanın kapısı açıldı. Kapının eşiğinde Namjoon belirdi.
“Ne oldu? Bitti mi?” diye sordu.
Başımı kaldırıp ona baktım. “Evet efendim,” dedim sakince. “Bitti. Son krediyi de ödedim.”
Namjoon’un kaşlarının arasında beliren çizgi kayboldu, hafifçe gülümsedi.
“Tebrikler,” dedi. “Disiplinine hayranım doğrusu. Her ay aynı gün, aynı saatte o bankaya gitmek bile başlı başına bir başarı.”
Haklıydı. Tüm bunları internetten ya da bankanın mobil uygulamasından ödeyebilirdim. Ama elimle dekontu alıp teslim etmeyi seçmiştim.
“Yaptığım her işe özen gösteririm,” dedim.
Namjoon başıyla onayladı. “Bu akşam kutlayalım,” dedi. “Birlikte güzel bir yemek yiyelim.”
Kibarca başımı eğdim. “Teşekkür ederim ama… başka bir randevum var bu akşam.”
Gözleri bir anlığına kızıl renge döndü. Çok kısa sürdü, dikkat etmeyen biri fark etmezdi bile. Kurdu kısmen ortaya çıkmıştı.
“Efendim… kızgınlığa mı giriyorsunuz?” diye çekinerek sordum.
Namjoon ellerini cebine soktu. “Hayır,” dedi umursamaz bir tavırla. “O da nereden çıktı? Daha çok var.”
“Gözleriniz,” diye fısıldadım. “Ve feromonlarınız ağırlaştı.”
Namjoon ya beni duymamıştı ya da duysa bile önemsememişti. Bir süre sessiz kaldı. Sonra aniden sert bir ses tonuyla kükredi:
“Kiminle randevun var? Kendine bir omega mı buldun? Zaten hangi alfa lavanta kokar ki?”
Bir adım öne çıktım. “Hayır!” dedim telaşla. Patronum yalanı affetmezdi; her şeyin doğrusunu kabul ederdi ama yalanı asla. Bu yüzden, gerçeği söylemekten çekinmedim.
“Lavanta benim feromonom. Hem… nadir de olsa lavanta kokan alfalar var.”
“Peki kim o halde?” diye sordu, bakışları sertleşmişti. Neden bu kadar üstelediğini anlayamıyordum.
“Eski bir arkadaşım,” dedim. “Evimi ilk aldığım gün söz vermiştim ona. ‘Kredi taksitlerim bitince seni barbeküye götüreceğim, soju ısmarlayacağım’ demiştim.”
“Adı ne?”
Bir an duraksadım. Sonra içimden bir nefes verip doğruca söyledim:
“Min Yoongi.”
“Alfa mı?”
“Evet efendim… alfa.”
Neden bu kadar takıldığını hâlâ anlamıyordum. Neden ona açıklama yaptığım konusunda ise en ufak bir fikrim yoktu.
“Peki,” dedi sadece. Ardından odasına döndü.
Namjoon odasına döndükten sonra gün resmen işkenceye dönüştü. Namjoon her zaman disiplinli bir adamdı işini tirizlikle yapardı ama bu gün başka birine dönüşmüştü. Her şeye bahane buluyor, en ufak hatada sesini yükseltiyordu.
Bir ara kahveyi götürdüğümde, “Bu çok soğuk,” diye tersledi. Yenisiyle değiştirdim, bu kez “Bu da çok sıcak,” dedi. Dosyaların sırasını beğenmedi, evrak tarihine takıldı, kalemin rengini bile bahane etti. Gözlerini kaçırmadan, sürekli üzerimde bir baskı kuruyordu.
Zaman ağır ağır akarken dışarıda hava karardı. Ofisteki ışıklar loşlaşırken herkes birer birer çıktı. Fakat Namjoon hâlâ odasındaydı ve ben, o çıkmadan çıkamazdım. Telefonuma bir mesaj geldi. Yoongi’ydi:
“Seni bekliyorum.”
Altında da konum vardı.
Ekrana bakıp içimden derin bir iç geçirdim. Saat dokuza yaklaşırken nihayet cesaretimi toplayıp kapısını çaldım.
“Gir.”
İçeri adımımı attığımda, masasında oturmuş önündeki dosyaya dalgın gözlerle bakıyordu. O kadar dalgındı ki sanki saatlerin geçtiğini fark etmemiş gibiydi.
“Efendim?” dedim dikkatlice.
Başını kaldırmadan, “Bir sandalye çek, yanıma gel,” dedi.
Donup kaldım. Çıkmak için izin istemeye gelmiştim ama o beni yanına çağırmıştı. Tereddüt ettiğimi fark etmiş olacak ki, ses tonu bu kez daha sertti:
“Sana sandalye çek dedim.”
Boyun eğmekten başka çarem yoktu. Yanına oturdum. Önündeki dosyaya bakmayı sürdürürken birden konuştu:
“Bu anlaşma…” dedi, cümleyi yarım bırakıp sustu.
Sonra başını kaldırmadan, gözlerini dosyadan ayırmadan ekledi:
“Feromon bandını çıkar.”
Ne dediğini bir an anlayamadım. “Ne?” diye fısıldadım şaşkınlıkla.
Bu kez başını kaldırdı, gözleri doğrudan benimkilerle buluştu. “Feromon bandını çıkar dedim. Artık kimse yok, herkes gitti. Neden hâlâ takıyorsun?”
Boğazım kurudu. “Ben… sizi rahatsız etmemek için,” dedim kısık bir sesle.
“Çıkar,” dedi yine. Bu kez daha yumuşak ama kesin bir tonda.
Mecburen gömleğimin birkaç düğmesini çözdüm, omzumda yapışık duran bandı parmaklarımla kaldırmaya çalışıyordum ki, Namjoon yerinden hafifçe doğruldu. Elini uzattı.
“Bırak, ben yaparım,” dedi alçak bir sesle.
Parmakları boynuma değdiğinde irkildim. Dokunuşu hem sıcak hem de ürperticiydi. Yavaşça bandı çıkardı. Eli tenimde birkaç saniye fazladan kaldı… sonra parmak uçları köprücük kemiklerime hafifçe dokundu.
“Bir alfaya göre fazla yumuşak bir tenin var,” diye fısıldadı.
Kalbim deli gibi atıyordu ama dudaklarıma alaycı bir gülümseme yerleştirmeye çalıştım. “Bay Kim, lütfen,” dedim kahkaha atarak. “Benimle dalga geçmeyin.”
Ama o gülmüyordu. Gözleri ciddiyetle yüzümde geziniyordu. Sessizlik uzadıkça boğazım kurudu.
Dayanamayıp, “Tamam, itiraf ediyorum,” dedim. “Cilt bakımı yaptırıyorum.”
Namjoon hiçbir şey demedi. Yalnızca sandalyeye yaslandı ve gözlerini benden ayırmadan, “Bu akşam gitme,” dedi. “Mesai yazarım. Bu gece çalışalım birlikte.”
Başımı iki yana salladım. “Olmaz. Söz verdim. Arkadaşım beni bekliyor.”
Bu kez göz kırpmadan baktı. Dudakları kımıldadı:
“Peki. Git o halde.”
Ayağa kalktım. “İyi akşamlar,” dedim hafifçe eğilerek. Kapıya doğru yürüdüm. Elim kapı koluna uzandığında son bir kez arkamı dönüp baktım.
Namjoon’un gözleri dalgın dalgın boşluğa bakıyordu ve o anda hiç beklemediğim birşey yaptı yavaşça elini kokladı.
Görmemiş gibi yaptım. Ve koşar adımlarla odadan, sonra binadan çıktım.
