İçeriğe geç

SECRET

Bölüm 2 · 5 dk okuma

SECRET

Bölüm 2

Bölüm 2

Sabah erkenden uyandım. Zeçaten tüm gece defalarca kez uyanmıştım biraz kendime gelebilmek ümidiyle duşa girdim. Duş alırken dün gece yaşananlar birer birer gözümün önüne geldi. Midem yeniden kasıldı. Aynaya baktığımda yüzümde tanıyamadığım ve hiçte sevmediğim bir ifade vardı yorgun, bulanık, suçlu.

Belki de artık bu işe bir son vermenin vakti gelmişti.

Zaten evimin kredisi bu ay bitiyordu.

Biraz para biriktirip istifa ederim, diye düşündüm.

Belki bu kez, omegaları aşağılamayan bir şirkette çalışabilirdim.

İllaki vardır, değil mi?

Lavabodan uzaklaşıp aynaya son kez baktım.

Evet, dedim kendime sessizce.

“Böyle devam edemezsin”

Şirkette zaman her zamanki gibi hızlı akıyordu. Saat neredeyse üç olmuştu.

Namjoon’un kahve saatiydi.

Ona her zamanki gibi sade bir kahve ve yanına butik ev yapımı kurabiyeler yapan bir pastaneden aldığım birkaç kurabiye hazırladım.

Tepsiyi elime alıp ofisine girdim. Kahve ve kurabiyeyi bıraktığında.“Teşekkürler,” dedi başını kaldırmadan.

Sonra saate baktı, hafifçe kaşlarını kaldırdı.

“Ne ara üç olmuş?”

Gülümsedim. “Yoğun bir gündü, ben de anlamadım nasıl geçtiğini.”

“Başka bir isteğiniz var mı, efendim?” diye sorduğumda, o koltuğuna yaslanıp, gözlerini bana dikti.

“Aslında var,” dedi.

“Hadi alışverişe gidelim. İşler bitti zaten.”

Bir an ne diyeceğimi bilemedim.

“Bu akşam gelmesem olur mu?” dedim nazikçe.

Ayağa kalktı, önüme geçti. Gözleri sorgulayıcıydı.

“Neden? Son zamanlarda bir tuhafsın, jin. Yoksa hayatında biri mi var? Bir omega falan? Eğer öyleyse, dikkatli ol. Omegalara güvenilmez. Onlara fazla yüz verme.”

“Hayır,” dedim hemen. “Öyle bir şey yok.”

Sesim gereğinden hızlı çıkmıştı.

Gülümsedi. “O zaman gidiyoruz. Senin zevkin iyi. Omegalar ne beğenir iyi biliyorsun. Senin seçtiğin takımlarla kaç tanesini tavladım, haberin yok.”

Cevap veremedim.

Her seferinde olduğu gibi, içimden bir şey eksiliyordu.

Omegaları hâlâ birer oyuncak gibi görüyordu.

Ama susmak, artık bir refleks haline gelmişti.

Namjoon masanın üzerindeki araba anahtarlarını alıp, “Hadi çıkalım,” dedi.

Ben de elimdeki fincana boş boş bakarak arkasından yürüdüm.

---

Alışveriş merkezine geldiğimizde hava serinlemişti. Sonbahar tam anlamıyla kendini hissettiriyordu.

Her zamanki mağazaya girdik. Namjoon seçtiği takımları denemek için kabine geçti.

Ben de bana ikram edilen kahveyi yudumluyordum.

Yarım saat geçti ama Namjoon hâlâ ortalarda yoktu.

Sıkıldığımı hissettim.

Vakit geçirmek için birkaç kazak ve pantolon denedim, hatta ödeme bile yaptım.

Ama o hâlâ çıkmamıştı.

Sonunda dayanamadım.

Belki bir şey olmuştu, diye düşündüm. Tansiyonu düşmüş olabilirdi, ya da daha kötüsü…

Kalp krizi mi geçirmişti?

Kafamda en saçma senaryolar dolaşıyordu.

Kendime kızdım. Ben sadece onun asistanıydım.

Ama yine de içimdeki endişe sesini susturamıyordum.

Deneme kabininin kapısını tıklattım.

“Bay Kim? İyi misiniz?”

Cevap gelmedi.

Tekrar seslendim. Bu kez içeriden bir tıkırtı duydum.

Kapı açıldığında karşıma bir omega çıktı.

Bir eliyle saçını düzeltirken, diğer eliyle eteğini çekiştiriyordu.

Gözlerini kaçırarak yanımdan geçti.

Donup kaldım.

Birkaç saniye sonra içeri adım attım.

Namjoon üstünü giyinirken bana baktı ve gülümsedi.

“Sorun ne?” dedi. “O başlattı. Ben sadece fırsatı değerlendirdim.”

Bir şey diyemedim.

Sadece baktım.

İçimde bir yer yandı, ama öfke mi, kırgınlık mı bilmiyordum. Ama ben canımı yakana depilde kendime kızdım canımı yakmasına müsade ettiğim için kendimden nefret ettim

“İşiniz bittiyse, çıkalım mı? Akşam oldu.”

Başını salladı, hiçbir şey olmamış gibi anahtarını aldı.

Otoparka kadar sessiz yürüdük.

Arabaya binerken ben durdum.

“Ben buradan ayrılayım,” dedim. “Taksiyle dönerim.”

Umursamaz bir şekilde omuz silkti.

“Gel, bırakayım. Hem önce bir şeyler yeriz.”

“Hayır,” dedim net bir sesle. “Teşekkür ederim. Aç değilim.”

İtiraz etmedi.

Benimle aynı havayı solumak istemiyormuş gibiydi zaten.

Ve bu düşünce garip bir şekilde yine içimi acıttı.

---

Eve vardığımda kapıyı kapatır kapatmaz içimden bir küfür koptu.

“Lanet olsun alfalarına da, omegalarına da… hepsine!”

Ayakkabılarımı çıkarıp doğruca banyoya gittim.

Sıcak suyun altına girdiğimde bütün sinirimi, bütün utancımı köpüklere karıştırdım. Sanki yıkanan sadece bedenşm değildi ruhumuda temeşzlemeyş umuyordum

Su damlalarıyla birlikte üzerimden bütün günün ağırlığı akıp gitti.

Duştan çıkınca kolumdaki feromon bandını çıkardım.

Lavanta kokusu odaya yayıldı.

Derin bir nefes aldım.

Bu koku… bu bendim.

Gerçek ben.

Mavi pijamalarımı giyip saçımı topladım.

Evimin sessizliği, huzur gibi sarıyordu beni.

Mutfakta biraz oyalanmak istedim.

Dolaptan marine edilmiş eti ve sebzeleri çıkardım, yemeği hazırlamaya başladım.

Kısa sürede bütün evi kekik kokusu doldurdu.

Tabağıma baktım, gülümsedim.

“Sen mükemmel bir omegasın,” dedim kendi kendime fısıldayarak.

Yemeğimi alıp koltuğa geçtim, üzerime battaniyemi çektim. Güzel bir yemek ve en sevdiğim dizinin yeni bölümü işte huzur buydu.

Tam ilk lokmamı ağzıma atmıştım ki, kapı çaldı.

Şaşkınlıkla başımı kaldırdım.

Bu saatte kim olabilirdi?

Arkadaşım yoktu, ailem uzaktaydı.

Apartman görevlisidir, diye düşündüm.

Kapıya gittim ve açtım.

Karşımda Namjoon duruyordu.

Bir an nefesim kesildi.

“Bay Kim? Siz… burada ne arıyorsunuz?”

Gözleri üzerimde gezindi.

Sonra gülümsedi.

“Bir an yanlış kapıyı çaldım sandım,” dedi. “Bu kılık da ne böyle?”

Şaşkınlıktan ne diyeceğimi bilemedim.

“Bir sorun mu var?” dedim, sesim kısık çıkmıştı.

Elindeki torbaları kaldırdı.

“Poşetlerimiz karışmış. Seninkiler bende kalmış.”

Durdu, sonra hafifçe gülümsedi.

“Gerçi seçtiğin kazaklar çok güzel. Yine de getirmek istedim.”

Torbayı aldım.

“Zahmet etmişsiniz, yarın şirkette de değiştirebilirdik.”

Omuz silkti. “Belki. Ama bu vesileyle… güzel kokuların nereden geldiğini de öğrenmiş oldum. Yemek mi yiyordun? Mis gibi kokuyor.”

Refleksle “Evet, buyurun,” dedim, ama kabul edeceğini düşünmemiştim.

O ise ceketini çıkarıp, “Olur,” dedi.

Sanki evim onunmuş gibi koltuğa oturdu.

İçimden derin bir nefes aldım.

“Ben masayı hazırlayayım,” dedim.

“Elzem değil,” dedi. “Burada yeriz. Bu akşam maç da var, izleyelim.”

Ben dizimi izlemek istiyordum ama sustum.

Tabakları getirip yanına oturdum.

İlk lokmasını aldı, gözleri büyüdü.

“Tanrım,” dedi. “Bu harika. Sevgilin mi yaptı? Böyle yemek yapan bir omega bulmuşsan sakın kaçırma.”

Bir an gülümsedim.

“Sevgilim yok,” dedim. “Yemeği ben yaptım. Yemek yapmayı severim."

Yemeğinden kocaman bir lokma aldı dalga geçme dedi benden saklmana gerek yok her tarafta lavanta kokuyor onun feramonumu?

Duraksadım.

“…lavanta benim feromonum.”

Bu cümleyi söylerken içimde garip bir özgürlük hissettim.

Artık bu yalandan bıkmıştım.

Namjoon bana baktı, yüzünde bir şaşkınlık vardı ama bu kez öfke yoktu.

Sadece sessizlik.

Sonra gülümsedi.

“Demek lavanta…” dedi alçak bir sesle. “Yıllardır ilk defa böyle bir koku alıyorum. Hep aynı odun sandal kokulu alfalarla çevriliydim.

Sen… iyi geldin.”

Kalbim bir anlığına hızlandı.

Bu sözler,

yıllardır ondan duymayı beklediğim bir sıcaklığa benziyordu.

Ama hemen ardından kendime kızdım.

O bir alfa.

Ben bir omega.

Ve bazı sınırlar, lavanta kokusuyla bile aşılmazdı.

Bölüm sonu

1 yorum