Uyarı: Bu bölümde t*cizden bahsedilmekte tetikleyici unsurlar bulunmaktadır.
Keyifli okumalar...
Hawke, on kardeşten yedincisiydi. Siyah saçları, kahve gözleriyle herkes gibi sıradandı. Köhne, küf kokulu iki odalı bir ev de yaşarlar her gün yemek için ağır işlerde çalışırlardı. Babaları ayyaş bir adam, anneleri ise umursamaz bir kadındı. Hatıralarında annesi hep asık surat, kızgın ve memnuniyetsiz ifadesiyle var olurdu. Hoş o da artık silinmek üzereydi zihninden. Kardeşlerini ise hiç hatırlamıyordu artık.
Küçük yaşta saraya satılmış ve hamallık yapar olmuştu. Ancak uyumaya vakti oluyor, küçücük boyuna bakılmadan ağır işler yükleniyordu. En azından bu halinden mutluydu çünkü ne kadar yorgun olursa olsun kendi yatağına sırtı pek karnı tok giriyordu. Zamanla ise utana sıkıla hayal kurmayı öğrenmişti. Hala çekiniyor kimseye düşüncelerinden özgürce bahsedemiyordu çünkü hayal kurmanın karın doyurmadığını öğretmişlerdi ona. Ama yine de umut ediyordu bir gün onun da kızıl ay askeri olacağını.
Kızıl erlerin talimlerini gördüğü her seferde gözleri parlayarak izler, ayakları çivilenmişçesine olduğu yerde kalakalırdı. Parlak kılıçları göğe salladığını hayal eder, rakibiyle kapışmanın hayali bile kanını kaynatırdı. Gide gele eğitimden sorumlu olan şövalye de onu fark etmiş ve eğitimini üstlenmişti. İşlerinin yanında kılıç eğitimi de alıyor, günlük birkaç saat uyusa bile hedefinden vazgeçmiyordu. Azimli, çalışkan ve istekliydi. Güçlü kızıl erlerden biri olacağına hatta günün birinde komutan olacağına da inanıyordu. Lakin bu kendine olan öz güveni heyecanla girdiği sınavda kızıl leydiyi görmesiyle yerle bir oldu.
Kızıl saçlı leydi sınav alanındaki bir avuç leydiden sadece biriydi. İlk dikkatini çeken sımsıkı topladığı alev gibi saçlarıydı. Asıl onu büyüleyen şey ise ilk sınavda gösterdiği güç gösterisiydi. Dakikalar içerisinde kendisinin kaç katı olan adamı yere sermiş ve silahını ustalıkla alıvermişti. Sahada ki çoğu kişi sınavı bırakmış ve onu izlemişti. Hawke da onlardan biriydi. Hayran olmamak elde değildi elbette ama onu asıl etkileyen şey son sınavda gösterdiği akıllılığı ve cesaretiydi. Panikleyen insanları bir araya kısa sürede toplayabilmiş, hemen örgütlemişti. Sonra Hawke'a döndürdüğü sert gözleriyle gözcü kulesine çıkmasını emretmişti. O an onu sorgulamamış hemen istediğini yapmak için sorgusuz sualsiz harekete geçmişti. Kendini savaş meydanında komutandan emir alan bir er gibi hissetmiş, içi cesaretle doluvermişti.
Leydinin gözü pek tavırlarıyla duvarın üstünde koştuğunu gördüğünde ise hayranlıkla bakakalmış, işte o an kendi içinde onun akıl hocası olmasını istemişti. Bu nedenle çok çalışmış ve üsteğmenin gözüne girmek için varını yoğunu ortaya koymuştu.
Şimdi ise onun bölüğünde en iyilerden biriydi. Bu gizli göreve seçildiğinde oldukça gururlanmış, işini titizlikle yürütmüştü.
Küçük taşlı yolda at arabasını yavaşça ilerleterek arka beyaz kapının önünde durdu. Ön bahçeye bağlı olan bu gösterişsiz küçük avlu ana kapıdan uzak sol tarafta kalıyordu. Çimlerden başka bir yeşillik olmadığı gibi sıvasız taş duvarlarda binanın bir hayli eski olduğunu gösteriyordu. Girişteki muhafız onu buraya yönlendirdiğine göre hizmetlilerin girişi olmalı diye düşündü. Arabadan inerek üsteğmeni beklemeye başladı. Tam vaktinde geldiğinden teğmeninde onu bekleteceğini düşünmüyordu. Gerginlikle dikilirken heyecanı sabırsızca ayağını yere vurmasına neden oluyordu.
Dün gece ona çok gizli bir bilgi getireceğine dair mesajı iletmişti. Elbette ki çok büyük bir av yakalamış, Alacurd'a büyük bir darbe indirmek için sabırsızca bekler olmuştu. En sonunda üsteğmen göründüğünde kıpırdanıp durmayı bırakarak selam durmaktan son an da vazgeçti. Sırf basit bir selamlamadan bile görevi tehlikeye girebilirdi.
Üsteğmen siyah beyaz hizmetçi üniformasının içinde dimdik yürüyor, sımsıkı topladığı siyah saçları gergin yüzünü daha geriyordu. Sert, hoşnutsuz ve kızgın görünüyordu. İster istemez titredi Hawke. Üsteğmenin pek çok kez sert tavırlarını görmüştü elbette ama bu haline bir türlü alışamıyor ne zaman o gözlere baksa titremekten kendini alamıyordu. Hazır ola geçerek "Efendim" dedi.
Reanna astının selamını baş sallamayla kabul etti. Astı Hawke cesur, zeki ve atikti. En önemlisi ise tıpkı Caleb gibi Reanna'ya sadıktı.
"Efendim dün iki alacurd adamına rastladım." Reanna ismi duymasıyla daha da gerildi ama sesini çıkarmayarak Hawke'ın konuşmasını bitirmesini bekledi. "Alacurd adamı olduklarına eminim. Boyunlarının arkasında ki dövmeleri kontrol ettim." Dedi kısık ama coşkulu bir sesle. O gece kasabın yanından geçerlerken konuşmalarına şahit olmuş ve onları takip etmişti. Meyhaneye girdiklerini görünce çıkmalarını beklemiş ve sarhoş oldukları için kıskıvrak yakalayıp izbe bir kulübeye götürmüştü. At arabası kullandığından kimse dikkat etmemiş, et dağıttığını düşünmüştü.
"Cesetleri ne yaptın?" dedi Reanna aniden sakin bir ifadeyle. Hawke'ın yüzü ifadesiz kalsa da gözleri şaşkınlıkla büyüdü. Bariz bir şekilde 'Nasıl bildiniz?' ifadesi okunuyordu yüzünde.
"Bir Alacurd'u canlı bırakmayacağını biliyorum Hawke." Onun bu şaşkın haline ufak bir gülümsemeyle bakmaktan alıkoyamadı kendini. Sonra gülümsemesi silinerek yerini acımasız bir ifadeye bıraktı. "Önemli olan onlardan tüm bilgileri alabilmiş olman."
Hawke, boğazını temizleyerek ciddi bir ifade takındı. Komutanı haklıydı. Düşmanlarını nerede nasıl olursa olsun alaşağı etmek için eğitilmişti. Masumun ahını alan zalimi yok etmek, ülkesini canı pahasına korumak aklına işlendiği gibi ruhuna da işlenmişti.
"Onları ormanın dibinde bir yere bıraktım." Sonra kafasını kaldırıp güneşe baktı. "Çoktan vahşi hayvanlar tarafından yenmiş olmalılar" diyerek tekrar aynı ciddiyetle Reanna'ya döndü. Reanna takdir edercesine memnuniyetle kafasını salladığında Hawke'ın içi sevinçle doldu. Komutanı onu övmüştü ve bu hayatında aldığı en güzel hediyeydi.
"Sorguladığım da dediklerine göre Arum malikanesinde yedi gün sonra gece yarısında Alacurd'un beş kurucu liderinin toplandığı gizli bir davet olacakmış. Ay da bir gerçekleşiyormuş ve sadece gizli davetiye alan yüksek soyluların girişine izin veriliyormuş. Bu soyluların kim olduğunu parmaklarını kırdığım halde bilmediklerini söylediler." Dedi gözlerini kaçırarak. Komutanına eksik bilgi verdiği için mahcup olmuştu. "Alacurd üyeleri ise malikane arazisine koruma olarak yerleştiriliyormuş. Başka bir şey söyledi ama ağzı kanla dolu olduğu için konuşamadan bayıldı." Dedi hafifçe omuz silkerken. Umursamaz bir ifadeyle devam etti. "İkisi de sadece bunu söylediler ve ben etlerini keserken durmam için yalvarıp başka bir şey bilmediklerine dair yemin ettiler. Ben de işe yaramayacaklarını anlayıp boğazlarını kestim. Piyondan başka bir şey değiller efendim."
Derin sessizlikte etrafta çıt çıkmıyordu. Hawke komutanının düşüncelerini bölecek diye nefes dahi almıyordu. Reanna ise öğrendiklerini düşünürken kaşları çatılmış ve eli her zaman ki gibi çenesine gitmiş ovuşturuyordu. Demek Alacurd'un özel toplantısı yaklaşmıştı ve beş lider orada olacaktı. Kökünü kurutamasalar bile büyük bir darbe için oldukça karlı bir zamanlamaydı. Elini çenesinden çekti ve kafasını hızla kaldırıp Hawke'ın suratına baktı. Kaşları çatık gözleri sert bir ifade barındırıyordu.
"Leo'ya davetten bahset ve soyluların arabacılarıyla sohbet etmesini söyle. Meyhaneye götürüp sarhoş etsin ve kendi efendisinden yakınsın. Böylece diğerleri de efendilerinin sırlarını bir bir dökecektir. Dary ve Micheal Alacurd'un şehir içindeki sığınaklarını araştırsın. Her bir üyeyi tek tek takip etmeleri gerekse bile tüm yerlerini istiyorum. Lark'a ise daveti araştırmasını söyle." Derin bir nefes aldı ve kısık sert bir sesle devam etti. "Senden son bir isteğim var Hawke. Krala kuzgunumla bir mesaj yollamanı istiyorum. Muhafızları hazır bulundurmasını söyle ve şunu da ekle..." dudakları kulaklarına kadar gerilerek vahşi bir gülümsemeyle kıvrıldı. Gözleri bir kurdun avına baktığı gibi gizli bir tatminle ışıl ışıldı. Zamanını bekliyordu. Vakti geldiğinde ise keskin dişlerini boyunlarına geçirecekti.
"Yedi gün sonra Davonier güneşin ateşiyle yakıp kavrulacak."
Üç gün sonra Sophia her zaman ki gibi sağ kanadının ikinci katındaydı. Kullanılmayan misafir odalarını temizliyor, koridorlarda ki pek pahalı vazoların tozunu alıyordu. Gözleri ise sürekli kilitli olarak kalan kapıdaydı. Anahtarı bulmak için Kelain'in yatak odasına girmeyi denemişti ama etrafta o kadar göz vardı ki dikkat çekmeden üst kata adım atmak imkansızdı. Vakit bulduğu her fırsatta denemesine rağmen kapı açılmıyor, yine de uğraşıyordu. Bugünde o deneyeceği günlerden birindeydi ki gittikçe yaklaşan konuşmaları duydu. Kelain ve kahyanın sesleri fazla gürültülü, tınıları rahatsız ediciydi.
"Sana dediğimi yap" diyordu Kelain sert emredici bir tonda. Sonra kendisi göründü. Yine günlük takımını giymiş göbeğini zar zor örten yeleğinin cebine saatini iliştirmişti. Gümüş saatin zinciri sarkıyor ışıl ışıl parlıyordu. Seyrek saçlarını geriye doğru taramış ablak suratını daha çok ortaya çıkarmıştı. Tiksinmeyle çarpılan ince dudakları kızgın yüzünü tamamlıyordu.
Kafasını çevirip Sophia'yı görmesiyle ince dudakları sinsi bir gülümsemeyle kıvrıldı. Küçük gözleri ise sapık zihniyetini yansıtırcasına aç bir ifadeyle parladı. Sophia ise utanarak başını eğmiş reverans yapmıştı. Oysa içinden yüzünü yumruklamak kızlara yaptığı gibi tenini lime lime etmek istiyordu.
"Sophia" dedi yumuşak bir ses. Sonra çenesinin altında tombul bir parmak hissetti. Buz gibi tenine değen sıcak ten iğrenmeyle irkilmesine neden oldu.
Oysa Kelain bu titremenin heyecandan olduğunu düşünmüş dişleri kamaşıp ağzı sulanmıştı. "Çalışma odama çay getir." Diyerek geri çekilmiş ve kız başını sallayıp aceleyle yanından uzaklaşırken gözlerini ondan bir an olsun ayırmamıştı.
Sophia çayla geri döndüğünde masasında oturmuş davetiyeyi inceliyordu. Simsiyah zarfa işlenen altın harfler kısa ve özdü. Kırmızı mühür ise kimden geldiğini imza olmasa bile ayan beyan ortaya koyuyordu. Sophia çayı masasına koyduğunda dikkati dağılarak kafasını kaldırıp genç güzel yüze baktı. Utangaç gözler ona bakamıyor sürekli sağda solda oyalanıyordu. Yüzü utançtan kızarmış dolgun dudakları dişlemekten yara bere olmuştu. Beyaz teni ise sağlıklı bir pembeliğe sahipti. Ona dokunduğu o kısacık anlarda bunu hemen fark etmişti.
Geriye doğru yaslandı ve küçük kuzu kaçıp gitmeden onunla biraz oynamaya karar verdi. Genç kadın kendi gölgesinden bile korkuyora benziyordu. Bırakın kocasına söylemeyi tepki bile koyamayacak kadar acizdi. Eğer kocasına söylerse de sorun olmazdı. Para ve güç onun elindeydi. İstediği vakit o küçük böceği yeryüzünden silebilirdi. Bu genç kadın ise onunla küçük mahzeninde vakit geçiriyor olurdu.
"Buraya gel" dedi yumuşak bir sesle gülümseyerek. Sophia alık bakışlarla ona baktıktan sonra yavaşça yanına yaklaştı. Kelain yanında duran genç kadını bileğinden tutarak dibine kadar çekti. Çiçek kokusu dört bir yanını sararken gözlerini kapatıp derin derin soludu bu tatlı kokuyu. Acaba tadı da böyle midir? Diye yavaşça sordu içindeki ses mest olmuş bir ifadeyle. 'daha iyisidir' dedi sese 'bal gibidir' tatmin bir mırıldanmayla onu onayladı arzu.
"Efendim" dedi kız kekeleyerek ama Kelain ona bakmıyordu. Sağ elini çevirmiş parmak uçlarıyla avucunun içinde yumuşak dokunuşlarla daireler çiziyordu.
"Sophia bana sevdiğin bir şey söyle." Dedi yumuşak kısık bir sesle. "Sana vereceğim" dokunuşlar artık gömleğin kolunun altına kaymış bileğini ovuyordu parmak uçlarıyla. Yumuşacık ten satene dokunmak gibiydi.
Kadınları kontrol etmek hep kolay olmuştu. Arzularını harekete geçirir hediyelerle gönüllerini hoş tutardı Zamanla ise ağzına layık bir ava dönüşürlerdi.
"Yok" dedi kız buğulu bir sesle. Ağzı aralanmış gözleri yarı aralık olacak şekilde kapanmıştı. Rahatlamış görünüyor, göğsü hızla inip kalkıyordu. Kelain gülümseyerek yavaşça elini geri çekti. Dikkatli ve en önemlisi sabırlı olmalıydı. Parmak uçlarıyla dudağını okşayarak konuştu.
"İstediğin bir şey olursa bana söyle. Sana kocanın veremediği her şeyi verebilirim" yavaşça gülümsemiş ve arzu dolu bakışlarıyla genç kadının vücudunu süzmüştü. Sophia daha da kızarmış ve hayranlık dolu bakışlarını kısa süreli de olsa ona dikmişti.
"Şimdi çıkabilirsin"
Sophia tek kelime etmeden kapıdan çıkıp gitti arkasında ondan bir kez olsun ayrılmayan bakışların varlığıyla beraber.
Gece sırlara ortak olduğu zaman iki kişi malikanenin sağ kanadının koridorlarında sessizce yürüyorlardı. Kilitli büyük kapının önünde durduklarında önde olan anahtarı aceleyle çıkarıp kilide sokup çevirdi. Kapı bir tıkla açılırken karanlık odayı da araladı. Vakit kaybetmeden içeriye girip kapıyı kapatıp kilitledi. Şamdandan yayılan alev az olsa da yetersiz değildi ve çalışma odasını görebilecek kadar alan yaratıyordu.
Geniş ahşap parlak masa tıpkı sandalyesi gibi oldukça büyüktü. Diğer odalar gibi burada da kırmızı halı serilmişti ve adım seslerini yutuyordu. Boydan boya olan Fransız pencereler açıktı ve ay ışığını az da olsa yansıtıyorlardı. Sol tarafta geniş bir kütüphane bulunuyor ahşap kitaplıklar yüksek tavana kadar uzanıyordu. Sağ tarafta ise evin pek çok yerinde olduğu gibi duvarlarda tablolar vardı ve özellikle bir portre duvarın ortasına asılmıştı. Kelain'in portresiydi bu. Kibri resim olsa bile okunuyordu gözlerinde. Yüzünün tiksintiyle buruşmasını engelleyemeyerek bakışlarını tablodan çekti.
"Anahtarı almayı nasıl başardın?" dedi Alastair merakla ona bakarken. Alastair kendi gibi odayı incelememiş, umursamamıştı bile. Reanna'nın tek gitmesine karşı çıkarak peşine takılmış, cehennem evinde onun yalnız dolanmasına izin vermeyeceğine dair bir şeyler gevelemişti.
Reanna masayı hızlıca karıştırırken kısık sesle sakince konuştu. "Ona çay getirdim. Dikkati benimle dağılmışken bir kopyasını çıkarmak için aldım. Çayı alma bahanesiyle tekrar gelip anahtarı o fark etmeden bıraktım." Çekmeceler senetler, tapular ve incelemeye fırsatı olmadığı pek çok belgeyle doluydu. Ama içinden bir ses bu belgelerin oldukça illegal işlerin kanıtları olduğunu haykırıyordu.
"Seninle ile ne demek istedin?" dedi Alastair sabırsız bir sinirle.
"Bana bakmakla meşguldü" Dedi omuz silkerken bir yandan hala masanın çekmecelerini karıştırıyor, davetiyeyi bulmaya çalışıyordu. Kelain, Alacurd'un para kaynağı olduğundan davete çağrılmış olmalıydı. İçeri girebilmeleri için ise davetin bir örneğine ihtiyacı vardı. Böylece taklit edip davete katılabilirlerdi.
"Lütfen sizde kitaplıkları kontrol eder misiniz? Belki oraya saklamıştır." Dedi kafasını kaldırmadan masayı karıştırmaya devam ederken. Alastair homurdanarak dediğini yapıp ilk kitaplığa yürüdü. Onun daha fazlasını duymak istediğini biliyordu ama şuan için Alastair'in pervasızlığının dramının yükünü çekemezdi. Özellikle Alacurd tuzağına yakalanmak üzereyken.
Masanın altına eğilmek üzereyken kapıya giren anahtarın sesini duymasıyla hızla doğruldu. Vakit kaybetmeden şamdanı söndürüp yanına alarak Alastair'in yanına koştu. Kısa mesafeyi hızla kapatıp prensi kolundan tutarak kendiyle beraber kitaplığın arkasına attı. Tam o an da kapı açılarak Kelain'in sesi odayı doldurdu. Halılar yüzünden, geldiklerini daha erken fark edememişti. Eğer kapıyı kilitlememiş olsaydı yakalanacaklar planı zor bir yola girecekti.
Kitaplığın aralığından kapı ve masa görünebilse de karanlık pek de yardımcı olmuyor Kelain'in arkasından giren kişinin yüzü seçilemiyordu. Hoş gündüz de olsa seçilemezdi çünkü simsiyah bir pelerin giyinmiş başlığı yüzünün çoğunu örtecek şekilde çekilmişti.
"Nasıl öğrenmişler?" dedi Kelain bir kez daha sinirli bir sesle ama bu sefer sesi boğuk geliyordu. Büyük ihtimalle Reanna'nın bakmak üzere olduğu masanın altına girmişti. Pelerinli kişi ise Kelain'in söylenmelerine rağmen sesini çıkarmıyor put gibi duruyordu. İri yarı bir vücuda sahipti. Görünen tek yeri olan kaliteli deriden çizmeleri onun değersiz bir köleden daha fazlası olduğunu gösteriyordu. Tehlikeli bir enerji yayıyordu etrafına öyle ki Reanna'nın tüylerini diken diken ediyordu. Rakip olsalardı onu bir hayli zorlayabilirdi.
"Sana söyledim ben değildim" dedi Kelain elindeki siyah zarfı adama uzatırken. Adam ne zarfı aldı ne konuştu ama aniden elini kaldırıp Kelain'in boğazına sarmasını kimse beklemiyordu. Hareketi o kadar hızlı ve olağan yapmıştı ki Kelain'in hazırlıksız yakalanması şaşılacak iş değildi.
"Haddini bil küçük domuzcuk" dedi hırıltılı derinden gelen sesiyle. Kısık sesle konuşsa bile baskısı o kadar fazlaydı ki Reanna dahi yutkunmuştu. "Aksi halde karnını deşer köpeklerin önüne atarım." Kelain'in gittikçe moraran yüzü birazcık bir baskıyla her an öleceğini gösteriyordu. Nefes almak için ağzı bir açılıp bir kapanıyor tombul elleri sert kemikli elleri can havliyle kavrıyordu. En sonunda hızla kafasını salladı sarf ettiği fazla enerjiyle.
Adam onu bıraktığında ise yere yığılarak öksürmeye başladı. Derin derin soluyor hırıltılı nefeslerinin arasında öksürüyordu. Adam zarfa göz ucuyla bile bakmamış yavaş adımlarla odayı dolanmaya başlamıştı. Kitaplığa yaklaştığını fark edince kalbi korkuyla tekledi. Hemen kafasını eğerek resmen Alastair ile burun buruna geldi. Onu bu kadar yakınında beklemediğinden şaşkınlıkla bakakaldı. Yakalanacaklarından o kadar korkmuştu ki kitaplığın arkasına nasıl sığındıklarına dikkat etmemişti.
Alastair'in sırtı kitaplığa dayanmış oturur vaziyetteydi. Bacaklarını uzatarak kaykılmış, Reanna ise o bacaklara resmen tünemişti. Vücudunu geniş gövdesine yaslamış, aralıktan bakabilmek için kollarını omuzlarına dayamıştı. Anın heyecanıyla fark edemese de Alastair'in yüzü aralıktan baktığı sürece boynuna oldukça yakındı ve şimdi kendini geri çektiği için yüzleri bir kağıdın anca geçebileceği kadar mesafedeydi. Karanlık kısımda olduklarından Alastair'in yüzünü göremiyordu ama sertleşen bedenine bakılırsa bu durumdan hiç de memnun değildi. Gergin kasları vücudunun altında gittikçe daha kasılıyor, kaskatı duruyordu. Konuşamasa da yüzüyle üzgün olduğunu söylemek istedi ama o da onu göremiyor olmalıydı.
Kucağından kalkıp yana oturmak için kıpırdandığında Alastairden kısık acı dolu bir inleme yükseldi. Reanna gayri ihtiyari elini Alastair'in dudaklarına götürüp kapatarak hareketsiz kaldı. Tek temennisi adamın bunu duymamasıydı. Gözleri tekrar aralığa kayarken adamın arkasının dönük olduğunu fark etti. Kelain ona bir şeyler söylüyor olmalıydı. Boğazı ağrımış olmalıydı ki sesi kısık ve kesik kesikti. Daha dikkatli dinlemek için tüm dikkatini topladı.
"Size söyledim muhbir ben değilim. Kraliyetin daveti nasıl öğrendiğini bilmiyorum."
Reanna nefesini tutmuş duyduklarını sindirmeye çalışıyordu. Bu çok gizli bilgi demek ki düşmanlarına sızmıştı. Dudakları ince çizgi halini alıp haykıracaklarını yutmasını sağlarken içinde öfkeden kuduruyordu. Demek Alacurd kraliyetin baskın yapacağını öğrenmişti. Şimdi işler değişecekti hem de çok kötü bir şekilde. Kim bu hainliği yapabilirdi? Kim köstebekti? Aklında parlayan ilk isim Alaric oldu. Daha önce ihanet edip babasını öldürmüştü. Şimdi neden yapmasındı ki?
"Kes sesini. Eğer muhbir olduğunu bileydim seni yaşatmazdım." Kelain korkuyla büyüyen gözleriyle bakakaldı. Sesi de 'hık' diye kesilmişti. Nefes almaya dahi korkuyor olmalıydı.
"Davet yarın Ner malikanesinde olacak. Bırakalım kraliyet köpekleri yanlış yeri bassın." Kısa bir sessizlik oldu. "Kralın Alacurd'u bir kez daha elinden kaçırdığını öğrendiğinde ki yüz ifadesini görmek..." derin bir nefes aldı "harika olurdu." diyerek kıkırdadı. Kelimeler eğlenir bir tonlamayla yankılanmış, kendine olan güvenini yansıtmıştı.
"Sen ise" sesi bir kez daha sert bir tona büründü. "o gece kaybedeceğin her bir kuruş için parmaklarını kıracağımı bil." Kelain yutkunarak hızla kafasını salladı. Gördüğü yüz dehşete düşmesine neden olmuştu.
Adam başka bir şey demeden kapıdan çıkıp gitti. Kelain ise belli bir müddet yerde kaldı. Sonra kendine yeni yeni geliyormuş gibi ayağa kalkıp masasına yürüdü.
"Kahretsin!" diye bağırdı öfkeyle. Küfürler savuruyor, onu mahvedeceğini haykırıyordu. En sonunda söylenerek kapıdan o da çıkıp gitti.
Etraf tekrar sessizliğe gömüldüğünde Reanna hızla ayağa kalkarak kitaplıktan uzaklaştı.
"Kahretsin!" dedi öfkelenerek "Baskın açığa çıktı." Sonra Alastair'e döndü tüm hırsıyla. Tam karşısında yoğun bir ifadeyle ona bakıyordu. Dişlerini sıkıyor olmalıydı ki yanakları dalgalanıyordu. Tüm konuşmaları o da duymuştu elbette ve söylemek istemese de onun da aklından aynı isim geçiyor olmalıydı.
"Alaric" dedi Reanna hırsla. "O bir hain."
Alastair'in yüzü acıyla çarpıldı. Kardeşinin ihanetinin sesli dile getirilişi bilmekten daha çok acıtmıştı.
"Babam bu gizli görevin bilgilerini onunla paylaşmaz" dedi Alastair inkara başvurarak. Reanna Alastair'e yaklaştı.
"Öyleyse nasıl öğrendiler?" öfkesi sesine de yansıyor, prense saygıyı rafa kaldırıyordu. "Alaric bir prens. Baskından sorumlu olan komutanlardan bilgiyi alması pek de zor olmaz." Hırsından deliriyordu. "Maria'ya suikast düzenlendiği gece Alaric ve dükün kavga ettiklerini gördüm. Memnuniyetsiz görünüyordu." Derin bir nefes alıp bıkkınlıkla verdi. Gözlerini kapatıp parmak uçlarıyla gözlerini ovuşturdu. Derin sessizliği Alastair'in kısık tok sesi bozdu.
"Eğer hain oysa ne olursa olsun cezalandırılacaktır" dedi acıyla yutkunarak. Kararlılığı kelimelerini dürüstlüğünü taşıyordu ama yüzünde ki derin üzüntü bu kararı verirken acı çektiğini haykırıyordu adeta. Kaşları çatılmış dudakları düz bir çizgi halini almıştı. Erdemi sevgisine ağır basıyor olsa da merhametini gizleyemiyordu.
Derin sessizliği Reanna teselliyle doldurmak istese de harekete geçmedi. Her ne kadar Alastair'in üzgün olmasına dayanamasa da keskin yargılarından Alaric'i çıkaracak birkaç cümle etmek ona ikiyüzlülük olarak geliyordu.
"Babama acil bir mesaj yazmalıyız." Dedi Alastair konuyu ustalıkla değiştirerek. Reanna onu tasdiklercesine kafasını salladı ve aralarındaki gerçekleşmemiş konuşma, ayakları takıldığında gün yüzüne çıkmak üzere halı altına süpürüldü
Reanna masaya yürüyerek bulduğu kağıda kısa ama anlaşılır mesajı karaladı. Pencereye doğru yürüyerek açtı. Kuzgununu çağırdığı ıslığı çalarken duyulup duyulamamayı umursamıyordu bile. Kuzgun yakınlarda olmalıydı ki kara gökyüzünde bir anda var olup süzülerek keskin pençelerini onu hali hazırda bekleyen kola geçirdi. Vahşi simsiyah gözleri sahibinin gözlerine bakıyor, emri vermesini bekliyordu. Reanna vakit kaybetmeden pençesine kağıdı bağladı ve üç kere vurdu. Kuzgun anladığını belli edercesine gakladı ve büyük simsiyah kanatlarını açarak gökyüzünde gözden kayboldu.
"Yarın Alacurd yok olacak" dedi bir yemini vadediyor gibi. Hala kuzgunun gittiği yöne bakıyor, hırsının ve sabrının son demlerini yaşıyordu. Sırtının ürpermesiyle Alastair'in tam arkasında olduğunu anladı ama ona bakmadı.
"Yarın" dedi Alastair sakin kadife gibi sesle "ilk gerçek savaşımız başlıyor." Kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı. Bulutsuz havada ay pas parlaktı ve yıldızlar nokta nokta parlıyordu. Temiz havayı ciğerlerine çekti. Soğuk hava kalbindeki yangını söndürmeye yetmemiş daha da harlamıştı sanki. Sonra kısık bir sesle devam etti.
"Erdemin sevgiye, sabrın intikama olan savaşı"
Lütfen yorum yapmayı ve oy vermeyi unutmayın
Sevgiyle ve sağlıcakla kalın 🐱👤


