Kelain malikanesi çok gösterişli ve lükstü. Ana girişin devasa kapısı menekşeden ve el işçiliğiyle oymalıydı. Taş duvarları süsleyen altın şamdanlar, nadide tablolar, kürk halılar ve daha niceleri. Ama en güzel yeri malikanenin en büyük vitraylı penceresiydi. Bir tablo gibiydi adeta. Renkli camlara işlenen melekler ortadaki tepesinde güneş olan varlığa ilahi söylüyorlardı. Minik beyaz eller ona doğru uzanmıştı ve kanatları sonuna kadar açıktı. Renkli çiçekler yanlarından tepelerinden fışkırıyor masumiyete renk katıyordu. Ama en güzel yanı ışık vurduğunda ruhsuz taş evin renkli bir şölene dönüşmesiydi.
Sophiayı da büyüleyen tam olarak buydu işte. Ellerini uzatmak parlak maviliklerden birini avucuna hapsetmek istedi ama Bay Lennon'ın homurdanması ilgisine anında ket vurarak büyülü güzellikten gözlerini çekmesine neden oldu. Bay Lennon, efendinin odasından çıktıklarından beri söyleniyor söyleniyordu. Malikanenin kurallarından bahsediyor uyulmadığı takdirde cezaları şişinerek anlatıyordu. Ki bu konuda ne kadar katı olduğu karşılaştıkları hizmetçilerin onu görmesiyle korkup sinmesini kanıtlar nitelikteydi. Sophia gözlerdeki o korkuyu her gördüğünde daha çok öfkeleniyor, Kelainden sonra kahyayı da cezalandıracağına dair onlar duymasa da söz veriyordu.
Malikanenin sol kanadına geçtiklerinde ana giriş ve ana odaların olduğu sağ kanat kadar iyi olmadığını gördüler. Çalışanların odaları, mutfak ve temizlik alanı burada bulunuyor, tabiri caizse tüm işler buradan yürütülüyordu. Küçük ardiye odasına geldiklerinde kahya ellerine formalarını tutuşturmuş, yapacakları işi sanki daha önce birkaç kez bahsetmemiş gibi tekrar anlatmıştı. Sophia sağ kanadın temizliğinden sorumlu olacaktı. Andrew ise ahırlara gönderilip atlarla ilgilenecek yeri geldiğinde de taşımacılıktan sorumlu olacaktı. Sophia'ya öyle geliyordu ki ikisini de birbirlerinden olabildiğince uzağa görevlendirmişlerdi. Andrew de bunu fark etmiş ona bakmıştı. Gözlerinde öfke kadar endişede okunuyordu bir kez daha. Sophia içten içe biliyordu ki bu duyguların çalışacağı yerle alakası yoktu. Yalnız olacağından dolayı Sophia'nın başına bir şey gelmesinden korkuyordu. Ona içten bir gülümseme attı. Dışarıdan bakıldığında kocasına safça bakan bir kadın gibi görünebilirdi ama aslında ona dün geceki konuşmalarını hatırlatmak istemişti. Andrew bunu anlayabilecek kadar zekiydi. Bu yüzden bıkkınlıkla iç çekmiş ve görünmeyecek kadar küçük bir hareketle kafasını sallamıştı. Andrew'i dizginleyen bir diğer şey vardı ki o da geceleri buluşabilecek olmalarıydı.
Kahya aralarındaki bu bakışmaya genç çiftin birbirleriyle vedalaşamamasına bağlamış yine homurdanmıştı.
"Sophia git ve Clara'yı bul o sana ne yapacağını söyleyecektir." Sonra Andrew'e hoşnutsuz bir bakış atarak ağzının içinden geveledi. "Sen de benimle geliyorsun" diyerek arkasını dönüp dün gece geldikleri kapıdan çıktı. Andrew ise son kez Sophia'ya bakıp 'dikkatli ol' diye fısıldadı ve sonra Sophia'nın tepkisine bakmadan o da kapıdan çıkıp gitti.
Clara hastalıklı denebilecek kadar soluk bir tene, canlılığını yitirmiş siyah saçlara sahip bir kızdı. Sımsıkı topladığı saçları gergin yüzünü daha germiş gibiydi ve dudaklarını sımsıkı kapatmaktan ince çizgi halini almıştı. O da Anna gibi gözlerinin içine bakamıyor, sürekli kaçırıyordu. Bu da Sophia'yı daha da meraklandırıyor, olanları gün yüzüne çıkarmak için sabırsızlanıyordu.
Clara ona sağ kanadın ikinci katındaki misafir odalarını temizlemesini söyleyip acelesi varmış gibi kaçmıştı. Oldukça fazla hizmetçi olmasına rağmen bu katta sadece bir ikisine rastlamış, onlarda onu görmezlikten gelmişlerdi. Açıkçası bu Sophia'nın işine gelirdi çünkü ne kadar az gözlenecek göz varsa o kadar rahat hareket edebilirdi. Clara gittikten kısa süre odadan çıkarak koridorlardaki diğer odalara bakmaya başladı. Her bir oda aynı şekilde döşenmiş hiçbir masraftan kaçınılmamıştı. Koridorda her biri yere kadar uzanan pencerelerin kenarında pahalı olduğu belli olan vazolar bulunuyor, gümüş şamdanlar kör edecek kadar parlıyordu. Odaları ve koridoru kaplayan kırmızı halılar ses geçirmeyecek kadar adımları yumuşatıyordu. Ayaklarını yere belli şiddetlerde vurmuş, her seferinde tok sesi duymayı beklemişti ama çıt bile çıkmamıştı.
Kelain hakkında öğrendiği ilk önemli şey sese oldukça takıntılı olduğuydu.
Son olarak koridorun sonunda ki çift kanatlı kapıya gelip açmayı denedi ama kilitliydi. Etrafa baktı keskin gözleriyle. Kimse yoktu ama bu birisinin gelmeyeceğini göstermezdi. Hızla küçük hançerini çıkararak ucunu anahtar deliğine soktu ama ne kadar zorlarsa zorlasın kapı açılmamakta direniyordu. En sonunda pes ederek ayağa kalktı. Bu kadar sağlam bir kilidi varsa çalışma odası olabileceğini düşündü. Ki bu bulunmaz bir nimetti ve anahtarı da Kelain de olmalıydı. Arkasını dönüp son kez kapıya baktı ve sonra katı terk etti.
Bulabildiği küçük zaman açıklığını odasına gitmek için kullandı. Akşam yemeğini es geçmiş ve etraftan el ayak çekildiği için bunu kullanmak istemişti. Yalnız olacağını düşünüyordu ki odaya yaklaştıkça boğuk hıçkırıkları ve sesli burun çekişleri duydu. Her kim ise hıçkıra hıçkıra ağlıyor olmalıydı. Kapıyı açtığında Anna'yı yatağında yüzüstü yatarken buldu. Bağıra bağıra ağlıyor ama yüzü yastıkla kapalı olduğu için sesi boğuk çıkıyordu. Ama en kötü tarafı bu değildi. Hizmetçi üniformasının arkası gittikçe kızıla boyanıyordu. Endişeyle yanına gidip elini yavaşça kızın omzuna koyup adını seslendi sakince. Kız irkilerek yataktan kalkıp duvara doğru çekildi. Ağlamaktan şişen kıpkırmızı gözleri ve kızarık yüzüyle korkak ve mazlum duruyordu. Saçları birbirine girmiş gömleğinin yakası kaymıştı.
"Neden ağlıyorsun?" dedi sakin yatıştırıcı bir sesle bir kez daha. Kız gözlerini kaçırarak elinin tersiyle gözyaşlarını sildi. Ama bu işe yaramıyor yenileri sürekli yanaklarından süzülüyordu. Hala Sophia'ya bakmıyordu. Kollarıyla kavradığı bacaklarını gövdesine çekmiş, dertop olmaya çalışıyordu ama eğilince yüzü buruşarak acısını gün yüzüne çıkardı.
"Sırtından yaralısın. İzin ver bakayım. Daha kötü olmadan tedavi edelim" dedi endişeli bakışlarla kızı süzerken. Kız kafasını kaldırıp şaşkınlıkla Sophia'ya baktı. Ağzı aralandı ama tekrar sımsıkı kapandı. Kısa süre sonra kız kararsızlıkla Sophia'ya arkasını döndü. Yavaşça gömleğini sıyırdığında Sophia'nın dişlerini sıkmasına neden olacak kadar soluk tendeki derin kırmızı izler ortaya çıktı. Kız kamçılanmıştı hem de defalarca aynı yerlerden. Yavaşça dokunduğunda kız irkilerek acıyla inledi.
"Kim yaptı bunu sana?" sesi istemden de olsa pekala öfkeli çıkıyordu. Gidip aynı kamçıyla aynı izleri yapmak istiyordu o kişiye. Kısa bir sessizlikten sonra kız yavaşça kısık bir sesle konuştu.
"Bay Lennon" hıçkırdı "Dün gece kapıyı açık bıraktığım için cezalandırdı." Hıçkırıklarla kesilen yarım yamalak cümle Sophia'nın anlamasına yetmişti.
"Neden hekime göstermedin?"
"Burada hekim yok. En yakındaki şehir merkezinde. Gidemiyorum çünkü izin dışında çıkmam yasak." Kesik kesik cümleler daha büyük ağlama kriziyle son buldu. Sophia öfkesini yatıştırmak için derin bir nefes aldı. Şuan gidip kahyayı bulup öldürmemek için iradesini epey zorlaması gerekmişti.
"Tamam. Ben sana ilaç getireceğim. Biraz daha sabret olur mu?" dedi tekrar yatıştıran bir sesle. Kız omzunun üzerinden şaşkın minnet dolu gözlerle ona bakarak kafasını salladı. Sophia ona gülümserken gömleğini düzeltmesinde yardımcı oldu. Odadan çıkarken hızla Andrew'in odasına seğirtti.
Oyuğun içinden aldığı küçük merhem avucunda odaya girdi. Anna bıraktığı gibi duruyordu. Kapının sesini duyunca dönüp bakmış Sophia'yı görünce bir nebzede olsun rahatlayan gözlerle bakmıştı. Sophia tekrar gömleğini kaldırmış ve merhemi kırmızı izlerin üstüne bir bir sürmüştü.
"Bay Lennon bunu nasıl yapabilir? Hep bu kadar acımasız mıdır?" dedi endişeli çıkarmaya uğraştırdığı sesiyle. O da korkmuş görünmeliydi ki Anna onu kendine yakın hissetmeliydi. Şuan en aciz hallerinden birindeydi ve ona yardım eden özellikle kendi gibi savunmasız genç bir kıza kalbini açabilirdi.
"Evet" dedi Anna kısık bir sesle. "Hatta daha kötü olduğu zamanlarda oluyor." Kızın acısı dindikçe dili de çözülmüştü.
"Bir keresinde hizmetçi bir kızın elini kestiğini gördüm" vücudu titreyerek büzüldü. Sesi korkmuş ve iğrenmiş çıkıyordu. "Hepimize izletti. Eğer Bay Kelain den çalarsak ne olacağını gösterdi." Bir kez daha titredi.
"Kıza ne oldu peki?" dedi Sophia merakla.
"Bilmiyorum. Götürüldü ama o günden sonra her gece çığlıklarını duymaya başladım. Haykırışları bir türlü kulaklarımdan gitmedi." Kollarıyla tekrar dizlerini sarmış gövdesinde bağlamıştı. Küçücük kalmaya çalışıyordu sanki. Eğer görünürse başına korkunç bir olay gelecekmiş gibi.
"Neşeli hiçbir insan görmememin nedeni buymuş demek." Dedi ortamı yumuşatmaya çalışarak. İşi bitmiş gömleği tekrar giydirmişti.
"Cehennem de nasıl mutlu olunur ki" dedi kız dalgın bir ifadeyle. Sonra dediği şeyin farkına yeni varıyormuş gibi elleriyle ağzını kapatıp irileşmiş gözlerle Sophia'ya döndü. Çok büyük hakaret etmiş gibi tavırlarının da abartılı olduğunu düşündü Sophia.
"Sana bunları anlatmamalıydım." Dedi korkudan iri iri olan gözlerini oda da gezdirirken.
"Burada yalnızız. Hem bana anlattıklarını kimseye söylemeyeceğime yemin ediyorum" dedi Sophia kızı rahatlatmak için ama kız onu dinlemiyor oda da gözlerini gezdiriyordu. En sonunda Sophia'ya eğilerek fısıldadı.
"Anlamıyorsun. Her yerden dinleniyor ve izleniyoruz. Bay Lennon'ın casusları bizi dinliyor olabilir." Geri çekilerek kapıya baktı. Her an içeriye silahlı adamların gelip onu götürmesini bekliyormuş gibi dehşete bürünmüştü.
Sophia kızın kollarını tutarak ona bakmasını sağladı.
"Sakin ol. Kimse bizi dinlemiyor" kız ona çevirdi bakışlarını. Yine dalgınlaşmış, odaklanmamıştı. "Neden böyle söyledin?" diye sordu sabırsızca.
"Çünkü arkadaşım lariya cezalandırıldı." Anna o kadar kısık konuşuyordu ki Sophia dibine sokulmak zorunda kalmıştı. "Lariya bir gece yatmak üzereyken bana bir şey söyledi. Malikane de bir yer bulmuş görünce benim de şok olacağım bir yer. Detayları ne kadar sorsam da söylemedi. Sadece sabretmemi beni de götüreceğini söyledi. En sonunda pes ederek uyudum ama sabah uyandığımda yoktu. Erken kalktığını düşündüm ama onu hiçbir yerde bulamayınca Bay Lennon onun malikaneden ayrıldığını söyledi. Daha fazlasını sorduğumda da beni azarlayıp başından savdı." Kısa bir sessizlik oldu. "O gece oda da bizden başka kimse yoktu ama sırf gördüğü şey yüzünden kayboldu." Hıçkırdı ve gözleri tekrar doldu. "O gece den sonra onu hep adımı bağırırken duydum. Benden yardım istiyor, çığlık atıyordu." Elleriyle kulaklarını kapatıp öne arkaya sallanmaya başladı. "Ona yardım etmek istiyordum o yüzden sesi takip etmeye karar verdim." Durdu ve kulaklarından ellerini çekerek Sophia'ya baktı irileşmiş gözlerle. "O odadan geliyordu çığlıkları. Kocanın odasından."
Demek o yüzden o kadar korkmuş ve odaya bakmaktan kaçınmıştı.
"İçeriye girmeye cesaret edemedim ve arkama bakmadan odama dönüp ağladım." Hıçkırdı ve gözlerinden yaşlar akmaya başladı.
"Senden başka duyan var mıydı?"
"Bilmiyorum. Lariya dan başka kimseyle konuşmazdım. Kimse çığlıklardan bahsetmiyordu ama kimse o odada kalmak da istemiyordu. Bende konuşamayacak kadar korkuyordum. Eğer bahsedersem lariya gibi yok olacağımı düşündüm." Hıçkırdı. "Sonra kafamdaki çığlıklarda kesildi zaten"
"Sen o odaya gittikten sonra öyle mi?"
Anna kafa sallamakla yetindi. Sophia elini desteklercesine kızın sırtına koyup yavaşça sıvazladı. Anna ağlamakla o kadar meşguldü ki Sophia da ki değişimi fark etmemişti. Sophia, Anna'nın anlattıklarının çoğu şeyi açıklığa kavuşturduğunu düşünüyordu. Kaybolan kızlar, ses yalıtımlı odalar gizeme pek de açık bırakmıyordu. Bay Kelain'in sapkın zevklerinin kurbanı oluyor olmalıydılar. O kadar öfkeliydi ki dişleri sıkmaktan ağrıyordu. Kelain ile işi bittiğinde ondan geriye hiçbir şey kalmayacaktı.
Sophia'nın gece yarısı gözleri anında açıldı. Uyumuyordu elbette. Herkesin uykuya dalmasını beklemişti ama Anna'nın anlattıkları da kafasını kurcalamıyor değildi.
Odayı taramış ama herhangi bir küçük bir açıklığa bile rastlamamıştı. O yüzden ya yan odalardan dinlendiğini düşünüyordu ya da kapıdan dinleyen birileri vardı. Yavaşça yerinden doğrularak herhangi bir adım, nefes sesi duymayı bekledi ama cırcır böceklerinden ve baykuş seslerinden başka bir ses yoktu. Anna'ya kaydı gözleri. Yavaşça inip kalkan göğsü derin bir uykuda olduğunu gösteriyordu.
Usul usul kapıdan dışarı süzüldüğünde gözlerinin karanlığa alışmasını bekledi. Alışınca yatakhaneleri terk ederek ana koridora çıktı. Ara ara yakılan şamdanlardan birini alarak yer altı mahzenine doğru yürüdü. Clara o odada Bay Kelain'in özel şaraplarının, içkilerinin bulunduğunu söylemişti. O yüzden Bay Lennon dan başka birilerinin girmesinin yasak olduğunu da hızlıca eklemişti. Bu elbette Sophia'nın dikkatini çekmiş ve odanın altında ki mahzenin bu olup olmadığını merak etmişti.
Merdivenleri indiğinde onu ahşap bir kapı karşıladı. Kilidi basit görünüyordu. O yüzden şamdanı yere koyarak küçük hançerinin ucuyla kilidi açmaya koyuldu. Kısa bir zamandan sonra tık sesiyle kapı aralandı.
İçeriye girdiğinde onu boydan boya raflara dizili içkiler karşıladı. Her biri itinayla dizilmiş şarapların koyu camları loş ışıkta parlayarak küçük ışık noktacıklarına büründü. Etrafta göz gezdirerek küçük odayı dolandı. Daire şeklindeki odalarda içkiden başka bir şey olmaması canını sıkmıştı. En sonunda mahzende bulunan tek dolaba doğru yürüdü. İçini açtığında içinde içki bulmak onu yine şaşırtmamıştı. Sonra dolabın duvara tam yaslanmadığını fark ederek arkasına baktı. Küçük aralıktan hiçbir şey görünmese de yine de dolabı çekmeye karar verdi.
Dolap itmek sandığı kadar zor olmamış, ona küçük bir kapıyı gösterecek kadar çekmişti. Kapı oldukça küçüktü öyle ki ancak iki büklüm olursan girebilirdin. İçeriye girip şamdanı kaldırdığında şaşkınlığını gizleyemedi.
Dikdörtgen oda küçük, gösterişsiz, eski ve ne kadar temizlenirse temizlensin pis görünüyordu. Duvarın tepesinde odaya ışık bile yansıtmayacak kadar ufak bir pencere bulunuyordu. Odanın tam ortasında demirden bir karyola ve beyaz bir çarşafla kaplı yatak vardı. Ama en şaşırtıcı kısmı taş kara duvarlardaki envai çeşit aletlerdi. Her türlü delici aletin yanında kırbaçlar zincirler ve ipler bulunuyor, her biri itinayla asılmış görünüyordu. Aletlerin yanına giderek yakından baktı. Hepsi sanki yeni temizlenmiş gibi pas parlaktı ve üzerinde herhangi bir iz bile bulunmuyordu. Arkasını dönerek yatağa yaklaştı. Bembeyaz çarşafta leke bulmak imkansız gibiydi. Kafasını yukarı kaldırıp tavandaki kancalara baktı. Ona asılan şeyi düşünmek tenini ürpertti. Odayı arşınlayarak geldiği yönden çıkıp gitti.
Alastair odasında bir o yana bir bu yana gidip geliyor, gözleri kapıya kayıp duruyordu. Reanna'nın yanına gitmek için çıkacağı her seferde verdiği sözü hatırlıyor gerisin geri dönüyordu. Sabırsız, gergin ve endişeliydi.
En sonunda kapı yavaşça aralanarak o çok sevdiği yüzü ortaya çıkardı. Reanna elinde bir şamdanla odaya girmiş düşünceli gözleri anında Alastair'i bulmuştu. Alastair endişeyle onu süzüyor bir yanda yanına hızla yürüyordu. Loş ışıkta görebildiği kadarıyla yarasız görünüyordu. Rahatlamayla nefes vererek araştıran gözlerini Reanna'nın suratına dikti.
Reanna dalgın ve hoşnutsuz kıvrımlara bakılırsa öfkeliydi de. Alastair ona ne olduğunu soracaktı ki Reanna öğrendiklerini bir bir anlattı ve Alastair de o susana kadar tek kelime etmedi.
"O odanın kızları hapsettiği yer olarak düşünüyorsun öyle mi?" dedi sert bir sesle. Reanna kafa sallamakla yetinse de gözlerinde ki öfke elle tutulurdu.
"Anna'nın duyduğu çığlıklar ise hayal değil gerçekti. Söylentileri kesmek için ise duvara ses yalıtımı yaptırdı." Derin bir nefes alıp bıkkınlıkla verdi. "İki kızı da araştırdım. Kimseleri yok. Burada çalışan diğer kızlar gibi sokakta aç kalmamak için gelmişler. Kahya da bu işin içinde. Deneyime göre değil Kelain'in isteklerine göre seçiyor." Sakin bir sesle devam etti. "Beyaz tenli ve çaresiz kızlar onun istediği."
Alastair sertçe yutkundu. Duyduklarını hazmetmeye çalışıyor, Kelain'i canlı canlı yakmamak için zor duruyordu. Zamana bırakmalıydı ki o gün geldiğinde yüksek mahkemede yargılanıp cezasını bizzat vermeliydi.
Cam üç kere tıklatılınca ikisi de aynı anda dönüp cama baktılar. Siyah bir kuzgun gagasıyla vuruyor siyah obsidiyeni andıran gözleriyle Reanna'ya bakıyordu.
" O senin kuzgunun değil mi?" dedi. Alastair kuzgundan gözlerini ayırmayarak.
"Evet. Onu astımdan aldığı mesajları buraya getirmesi için eğittim." dedi ve hızla pencereye yürüyerek camı açtı. Kuzgun pençesini uzatarak bağlı kağıdı ortaya çıkardı. Reanna kağıdı alıp hemen okumaya koyuldu.
Hawke dan geliyordu mesaj. Hawke'ı, Davonier şehrinin merkezinde bir kasaba yerleştirmişti. Böylece halkın arasında gözü kulağı olacaktı. Arkasında Alastair'i hissetti. O da yaklaşmış omuzunun üstünden yazılanları okuyor olmalıydı. Kağıttan heyecanla kafasını kaldırarak oldukça yakınında olan yüze baktı. Ay ışığı yüzünün yarısını maviye boyamış sarı saçlarını parlatmıştı. Diğer yarısı ise mum alevinin kızıllığında yarı gölgede kalıyordu. Bakışları kağıtta olsa da Reanna'nın hareketlenmesiyle gözlerine bakmıştı.
"Yarın önemli bir haber vereceğinden bahsediyor. Bir ipucu yakalamış olmalı." Dedi gülümserken. Ağzı kulaklarında sırıtıyor olmalıydı ama iyi bir habere o kadar ihtiyacı vardı ki kendini tutamamıştı. Planının işlediğini görmek ise içten içe onu gururlandırmıştı.
Alastair de onun bu sevimli hallerine gülümsemekle yetinse de o da en az onun kadar heyecanlıydı. Birbirlerine gülümserlerken ikisi de ne konuşacaklarını bilemeden dikildiler. İkisi dillendirmeseler de biliyorlardı ki yarın ne olursa olsun beraber üstesinden geleceklerdi. Geçmiş, şimdi ve gelecekte de olacağı gibi.
Lütfen yorum yapmayı ve oy vermeyi unutmayın...
Sevgi ve sağlıcakla kalın ⚔

