Gecenin puslu anında yedi kişi şehrin en ücra köşelerinde farklı yerlerde yol alıyordu. Reanna güvendiği beş adamını Davonier şehrinin farklı kısımlarına yerleştirmiş, gözcülük yapmaları için onlara farklı görevler vermişti. Gözleyecek, dinleyecek ve kafalarına işleyeceklerdi. Kendisi için ise şehrin en zengini olan Bay Kelain’in evinde hizmetçilik işi bulmuş, böylece şüphelendiği Alacurd’un sermaye kaynağına bir adım daha yaklaşmıştı. Kaynaklarına göre konakta pek de legal olmayan işler dönüyordu ama Bay Kelain o kadar akıllı bir adamdı ki kanunların açığını gözleyerek illegal işlerine kulp buluyor, sinsi zekasıyla Alacurd’u beslerken iki yüzlülüğüyle sadık bir soylu profili çiziyordu.
Reanna elbette araştırmasını ilk buradan başlatmaya karar vermiş, adamları şehrin nabzını tutarken kendi canavarın karanlık inine girmişti. Canavarı uyandırmadan ona yaklaşacak ruhu bile duymadan istediği şeyi alarak ini terk edecekti. Riskli, hatasız ve uzun zamanlı bir plandı ama kusursuz olması da burada yatıyordu işte. Tek hamlede haini tereyağından kıl çeker gibi bulacaktı.
Bu süreci elbette kraldan ve bu yedi kişiden başka kimse bilmiyordu. Bu yüzden adamlarının ve kendi yokluğu dikkat çekmesin diye kral sahte görevlendirmeler çıkarmış şüpheye yer bırakmamıştı. Caleb bu süreçte hem Sör Adrian’ın yaverliğinden hem de bölüğün eğitiminden sorumlu olacaktı. Şimdi ise asıl plana odaklanma zamanıydı ve önündeki beyaz kapıyı çaldığı an da maskesi yüzüne yapışacak küçük savunmasız sevimli kız rolüne bürünecekti.
Bay Lennon, Bay Kelain’in odasından az önce dönmüş yorgunlukla elindeki sönmeye yüz tutmuş mumla odasına yürüyordu ki telaşlı bir hizmetçinin ona seslenmesiyle duraksadı. Hizmetçi onu bulduğu için sevinçli görünüyordu biraz da çekingen. Sabırla nefeslenmesini en sonunda da konuşmasını bekledi.
“Efendim. Arka kapıda sizi görmek isteyen iki kişi var. Dün sabah iş görüşmesi için gelen kişi olduğunu söylüyor.” Dedi genç kız fazla yüksek sesle. Bay Lennon’ın kaşları çatılarak yüzü düşünür bir ifadeye büründü. Gün içinde o kadar çok kişiyle muhatap oluyordu ki çoğu zihninin arkasında yitip gidiyordu. Kim olduğunu merak ederek kapıya doğru seğirtti. Alık hizmetçi kapıyı açık bırakmıştı ve iki karaltı dışarıda duruyordu. Hizmetçiye dönerek bariz olan kuralı bozduğunu konuşmadan öfkeli bakışlarla anlattı. Genç kız da yaptığı hatanın farkına vararak korku dolu bir yüzle sinmiş, gittikçe küçülmüştü. Bay Lennon cezasını sonra vermeye karar vererek karaltılara yaklaştı. Soluk ay ışığı arkalarından vurduğundan yüzleri gözükmüyor sadece uzun boyları apaçık seçiliyordu.
Zayıf mum alevi yüzleri aydınlattığında ister istemez duraksadı. Genç kadın adama nazaran bir adım önde ve kapıya daha yakındı. Siyah saçlarını sıkı bir topuzla arkasında toplamış soluk yüzü ortaya çıkmıştı. Bakışları çekingen vücudu gerginlikten kıpır kıpırdı. Sürekli önünde birleştirdiği elleriyle oynuyor utangaç bakışlarını bir o yana bir bu yana kaçırıyordu.
Kahyanın konuşmasına izin vermeden öne atılarak hevesle konuştu. Gözleri pas parlak fazla tez canlıydı.
“Bay Lennon ben Sophia hatırladınız mı? Dün sabah iş görüşmesi için gelmiştim. Siz de yarın işe başlamamı söylemiştiniz.” Tiz sesiyle hızlı hızlı konuşuyor arada kelimeleri yutuyordu. Hatırlıyordu bu kızı. Dün görüşme için gelmiş ve işe neden ihtiyacı olduğunu kendini fazlaca acındırarak anlatmıştı. Fazla toy ve aptaldı. İşte bu iki şey seçilmesinde ki en önemli kriterdi. Yoksa bir referans mektubu bile olmadan işe alamazdı.
Bay Lennon tek kaşını kaldırarak kızı bir kez daha süzdü. Boynuna kadar iliklediği beyaz eski gömleği onu boğuyormuş gibi arada çekiştiriyor, yamalı eteğini sıkıp sıkıp bırakıyordu. Yüzü ifadesiz kalsa da içten içe gülüyordu Bay Lennon çünkü Bay Kelain için bu kız başka bir biçilmiş kaftandı.
“Evet hatırladım Sophia.” Dedi sakin bir sesle. Sonra gözleri arkadaki uzun boylu iri yarı siluete kaydı. O da kadın gibi eski beyaz bir gömlek ve siyah kumaş bir pantolon giyiyordu. Sarı saçlarının çevrelediği sert çehresi onu fazlaca haşin gösteriyordu. Kaşları çatıktı ve adaleli kollarını gövdesinde bağlamıştı. Gözdağı vermeye çalışıyor gibiydi. Ki vahşi bir ifadeyle bakan mavi gözleri bunu doğrular nitelikteydi. Çatık kaşlarının altında küçücük kalan gözleri bir avcı edasıyla her hareketini izliyordu. İster istemez titredi Bay Lennon.
“Arkandaki kim?” dedi fazla sert bir sesle. Sophia utançla eğdiği kafasını telaşla kaldırarak sanki yeni fark ediyormuş gibi arkasına ardından aynı hızla dönerek kahyaya baktı.
“Şey…” yutkundu. “Biliyorum bir tek beni işe almıştınız ama…” tekrar yutkunarak kafasını eğdi. Yüzü kızarmış alnı anın gerginliğiyle terlemişti. Kekelemesi ise cabasıydı. Derin bir nefes alan Bay Lennon kızın bariz aptallığına öfkelendi.
“Sana o kim dedim” dedi bir kez daha yüksek sesle. Kız sesle yerinde sıçramış ve sinmişti. Omuzları iyice çökerek küçülmüştü. Sanki yok olmak istiyor gibiydi. En sonunda fısıltı gibi çıkan çekingen bir sesle konuştu.
“O benim ab-“
“Kocasıyım” dedi tok derinden gelen ses aniden. Üç şaşkın kafa ona döndü aynı anda. Genç adam ise bu bakışları tamamen bertaraf ederek kapıya yaklaşmış ve sert çehresini daha da kılınır hale getirmişti. Kolunu genç kadına sararak kendine çekti. Genç kadın ise bu yakınlıkla sanki daha da gerilmiş gibiydi ve şokla sanki biraz öfkeli bakışlarla genç adama bakıyordu.
“Bana bundan bahsetmemiştim.” Dedi genç adama attığı etkisi olmayan sert bakışları genç kadına yönelterek. Sophia’nın ise ağzı bir açılıp bir kapanıyor ne diyeceğini bilemiyormuş gibi alık bir ifadeyle ona bakıyordu. En sonunda kocasının kolundan kurtulmaya çalışarak hızla geri çekildi ama genç adam buna izin vermeyerek bedeni daha çok yanına çekti.
“Eğer söylersem beni işe almayacağınızdan korktum ve bizim işe çok ihtiyacımız var. Bay Kelain’in cömertliğini ve iyi bir efendi olduğunu duymayan yok. Bize burada çalışırsak çok para vereceğini söylediler.” Genç kadın yine tez canlılığını göstererek hızlıca konuşmuş, para dan bahsettiğinde ise gözleri hayal aleminde bir yolculuğa çıkmış gibi dalgınlaşmıştı.
Cahil, mutlu, aptal ve en önemlisi paraya düşkünü görünüyordu.
Bay Lennon homurdanarak bir genç kadına bir genç adama baktı.
“Senin adın ne?” dedi homurdanarak. Genç adam dişlerini sıkıyor olmalıydı ki yanakları dalgalandı. Her an kavga çıkartacakmış gibi gergindi ama yine de kısık sert bir sesle konuştu.
“Andrew”
Bay Lennon burnundan soluyarak kızgın bir ifadeyle ikisini bir kez daha süzdü.
Bay Kelain bu işten hiç de hoşlanmayacaktı. En önemlisi kocası olan bir kadın yüzünden başı belaya girsin istemezdi. Ama kız tüm kriterlere uyuyordu ve bu büyük bir artıydı. Kısa bir an düşündü. Kurnaz aklının çarkları dönmeye yorgunluğun getirdiği ağırlık kalkmaya başladı. Kızın davranışlarına bakılırsa kocasından pek de haz ettiği söylenemezdi. Daha çok korkuyla duruyor gibiydi. Ayrıca para için her şeyi yapacak birine de benziyordu. En sonunda bir karara vararak kapıdan geri çekildi.
“Girin içeri. Yarın Bay Kelain ile konuştuktan sonra kesin olarak çalışmaya başlayabilirsiniz.”
Genç çift içeri girdikleri an da kapı arkalarından kapandı. Loş ortam pek bir şey göstermese de görebildikleri kadarıyla fazla lüks ve ihtişamlı döşenmişti. Arka giriş bile böyleyse ana girişin nasıl olacağını hayal dahi edemiyordu Sophia. Etrafa bakınarak her bir parlak nesneyi ayran budalası gibi inceledi. Öyle ki ağzı her yeni gördüğü parlak şeyle daha çok aralanıyor arada şaşkınlık nidaları dökülüyordu. Andrew ise fazla ilgisizdi. Tek baktığı şey karısıydı ve gözleri o nereye giderse takip ediyordu.
Tavşana bakan vahşi bir panteri anımsatmıştı Bay Lennon’a. Gerçi avlamak mı korumak mı istediği pek anlaşılmıyordu.
“Anna onları odalarına götür. Sabah 9 da Bay Kelain’in odasında olmalarını sağla.” Diyerek yanında ki ürkek kıza baktı. Kız yerinden sıçrayarak hızla kafasını salladı. Bay Lennon’a bakamıyor gözlerini sımsıkı kapatıyordu. Hala kapıyı açık bıraktığı için alacağı cezayı düşünüyor olmalıydı. Ona küçük bir böcekmiş gibi tiksinmeyle son kez bakıp odasının olduğu karanlık hole yürüdü.
Anna genç çifte bakmadan telaşla önlerine düşerek yürümeye başlamış “Bu taraftan” diye de fısıltıyla konuşmuştu. Elindeki küçük kandil sadece önlerini aydınlatmaya yetiyor geniş koridoru gözlemleme şansı vermiyordu. En sonunda koridorun sonuna vardıklarında iki farklı koridor daha karşıladı onları. Genç kız sağa dönerek yoluna devam etti ardında meraklı iki çift gözle. En sonunda boş odanın kapısını açarak kenara çekildi. Odada tek bir yatak ve küçük ahşap eski bir dolap bulunuyordu. Başka hiçbir şey yoktu. Parkeler yer yer kalkmıştı ve çiziklerle doluydu. Duvarlar isten kararmış yer yer küflenmişti. Malikanenin ihtişamına oranla bu oda çürümüşlük kokuyordu.
“Bay Andrew siz burada kalacaksınız.” Dedi genç kız kekeleyerek. Bir an önce gitmek istiyor gibi kıpırdanıyor, gözlerini odadan başka her yerde gezdiriyordu. Sallanan ışığa bakılırsa vücudu da titriyor, soluk yüzü büyümüş gözleriyle korktuğu anlaşılıyordu. Andrew de kızın bu halini fark etmiş olacak ki tek kaşını kaldırmış merakla onu süzüyordu. En sonunda karısına dönerek gözlerine baktı. Aralarında kısa bir konuşma geçti ve Sophia yavaşça başını eğdi. Anna ise çiftin arasındaki bu sözsüz iletişimi fark etmekten çok uzaktı.
“Sen ise benimle kalacaksın” diyerek tekrar geldikleri yöne doğru yürümeye başladı ardında Sophia ile beraber. Onlarında odaları Andrewkinden halliceydi. Tek fark bu odada bir yatak daha fazlaydı.
“Sağdaki yatak senin” demekle yetinen Anna, Sophia’nın suratına bile bakmamıştı. Bilerek kaçınıyor gibiydi. Üstündeki formasını çıkarmış ayaklarına kadar uzanan beyaz uzun kollu geceliğini giyerek yatağa girmişti. Kısa süre sonra ise genç kızın derin nefes sesleri odada çınlar olmuş ve Sophia’ya bir fırsat doğurmuştu. Oturduğu yataktan kalkarak yavaş ve sessiz adımlarla kapıdan dışarı koridora çıktı. Etraf neredeyse zifiri denebilecek kadar karanlıktı ama mum kullandığı takdirde ışığın görünmesi riskine giremezdi. Bu yüzden adımlarını saymıştı. Gözlerinin karanlığa alışmasını bekleyerek yavaşça koridoru arşınladı.
Odanın önüne geldiğinde ise vakit kaybetmeden kapı aralandı. Genç kadın bir yaz akşamı esen hafif rüzgar gibi açıklıktan usulca içeri süzüldü. Genç adam kalın perdeleri çekmiş ve odada bulunan tek mumu yakmıştı. Loş ortam yüzlerinin sadece yarısını aydınlatıyor diğer yarısını ise karanlığa gömüyordu. Maskeleri ise düşerek gerçek kimliklerini ortaya çıkarmıştı.
“Neden öyle dediniz Majesteleri?” dedi Reanna sakin kısık bir sesle. Oysa öfkeden köpürüyordu. Alastair ise ne demek istediğini gayet iyi anlamış olsa da Reanna’nın aksine oldukça rahat görünüyordu.
“Öyle olması gerekti.” Dedi çıldırtıcı bir yavaşlıkla. Reanna derin bir nefes alarak bağırmamak için ağzını sımsıkı yumdu tıpkı gözleri gibi. Sakinleşmeye çalışıyordu ama planın daha başında çıkan bu pürüzü sindirmesi epey zaman alacaktı.
“Şimdi sizi kocam sanıyorlar ve bu buraya kabul edilmemde çok büyük bir soruna neden olabilir. Sadece abim olduğunuzu söyleseydiniz hiçbir sorun olmayacaktı.” Dedi öfkeyle soluyup burun kemerini sıkarken.
Alastair tek kaşını kaldırarak Reanna’nın öfkeli hallerini izledi. İçindeki komutan çıkmak üzereydi ve emre itaatsizlikten onu her an cezalandırabilirdi. Gerçi oldukça haklıydı. Buraya kabul edilmesi planının temel taşlarından biriydi ve şimdi Alastair buna kendini zorla kattığı yetmezmiş gibi daha başından işine çomak sokmuştu. Biliyordu yanlış yaptığını ama kendine engel olamamıştı. O kahya Reanna’yı resmen gözleriyle yiyip bitirmişti. Kurnaz gözlerindeki aç bakışı görmüştü. Sanki karşısında bir çuval altın duruyormuş gibi bir açgözlülüktü bu. Bir ellerini ovalamadığı kalmıştı ve bu durumda kurda kuzu sunamazdı. Bedeni kendinden harekete geçerek Reanna’yı sarıp sarmalamış arkasına çekmemek için büyük savaş vermişti.
“Haklısın” dedi sakin bir sesle. Bunu dediği an Reanna kafasını öyle bir hızla kaldırdı ki başı dönebilirdi. Yüzünün yarısını görebilse de bakışları öfkeyle öyle alev alev yanıyordu ki karanlıkta kalan kısmı bile parlamıştı. Dudakları dişlemekten kıpkırmızı kesilmiş söyleyemedikleri için burnundan solur vaziyete gelmişti. Gece karası saçlarından birkaç tutam dökülmüş soluk yüzünü çevrelemişti. Öfkeli ve vahşi görünüyordu.
“Haklıyım öyle mi?” sinirle gülümsedi. Alaycılıkta okunuyordu bu gülümsemede. “Alacurd’u yok edebilmemiz için bu plana sıkı sıkıya tutunmamız lazım. Anlamıyor musunuz? Başınıza buyruk davranamazsınız. Madem benimle gelmek istediniz aklınızdan her geçeni bilmek zorundayım. Eğer kurallarıma uymayacaksanız sizden gitmenizi talep ediyorum” dedi sert ciddi bir sesle. Alastair ister istemez bir adım geriledi. Ellerini ise teslim olur gibi kaldırmış onu sakinleştirmek için yavaşça sallamıştı.
“Özür dilerim. Bir daha sözünden çıkmayacağıma yemin ederim.” Dedi sakin bir sesle. Kendini aslan terbiyecisi gibi hissediyordu ve sözleri de kırbacıydı. Aslan ise her an saldırmaya hazırdı. Reanna onu şüpheli gözlerle baksa da herhangi bir şey demedi. Alastair ise tüm içtenliğiyle gözlerine bakıyordu.
En sonunda gözlerini kaçıran Reanna oldu ve odanın içinde dolanmaya başladı. Duvarları yokluyor belli noktalara hafifçe vuruyordu. En sonunda eğilerek kulağını yere yapıştırdı ve hafifçe eliyle bir kez daha vurdu. Tahmininde yanılmadığını görmek onu rahatlatsa da içini de kemirmeye başlamıştı. Sonra köşeye giderek parkelerden birini hançeriyle kaldırdı. Çürümüş küçük açıklık ortaya çıktığında arkasını döndü. Alastair’e seslenecekti ki onun çoktan arkasında olduğunu burun buruna geldiği gövdesinden anladı. İster istemez yerinden sıçradı. Anlaşılan prenste en az kendisi kadar sessizdi.
Alastair ise ona değil yerdeki küçük oyuntuya bakıyordu. Neden böyle bir şey yaptığına anlam verememiş gibiydi.
“Silahlarımızı burada muhafaza edeceğiz.” Dedi arkasını dönüp gömleğinin kollarını sıvazlayarak bileklerinde ki gizli hançerleri çıkarırken. “Benim odam dolu olduğu için görülme riskini alamayız. Sizin odanızda dışarıya adım attığınız an da aranacaktır.” Deri kaplarında ki hançerler bir bir düştü oyuğa. “O yüzden köşede ki bu yeri seçtim.” Bol gelen eteği biraz aşağı çekerek gömleğinin uçlarını çıkararak yukarı sıyırdı. Tenine sarmaladığı küçük ceplerle dolu kemeri çıkardı. Ceplerde uyuşturucu iğneler, sis bombaları ve en önemlisi nadir tıbbi ilaçlar bulunuyordu. Ana planda bir sorun olduğu takdirde yan planlarını devreye sokacaktı. Bu yüzden Bay Kelain’e vermek üzere halüsinasyon karışımından bile getirmişti.
“Saçlarımızın boyasını iki hafta da bir yenilememiz gerektiğinden karışımları getirdim.” Dedi baldırlarına bağladığı iki torbayı çıkarırken. Son olarak büyük hançerleri kalmıştı ve onlar en önemli silahlarıydı. Eteğini yukarı sıyırarak uyluklarına bağladığı kemerleri kapatan beyaz çorabını aşağıya doğru sıyırdı. Hançerin siyah kılıfını çözerken Alastair’in hiç konuşmadığını fark ederek ona baktı.
Alastair katiyen ona bakmıyor gözleri tavanda yerde ve pencerede dolanıyordu. Gövdesinde birleştirdiği kolları kasılarak gömleğini germişti. Ayakları her an orayı terk etmek istiyormuş gibi yere çarpıyor, gergin vücudu rahatsızca kıpırdanıyordu.
“Siz de silahlarınızı koymayacak mısınız?” dedi sessizliği bölerek. Alastair ona bakmadan kafasını hayır anlamında kısaca salladı. Reanna onun bu tavırlarına anlam veremeyerek omuz silkti ve diğer bacağındakini çıkarmak için tekrar işine döndü.
Yanına aldığı küçük hançerinden başka bir şeyi kalmadığı için rahatlayarak doğruldu. Tahtayı tekrar yerine yerleştirmiş eskisi gibi görünmesini sağlamıştı. Sonra hala ona bakmayan Alastair’e döndü. Ona bu küçük araştırmasının detaylarını verecekti.
“Duvarlar ses geçirmez olarak yapılmış. Oldukça sert ve vurduğumda her yerden aynı tok sesi aldım. Oda bu kadar vasatken sizce yalıtımına bu kadar özen göstermesi tuhaf değil mi? Ayrıca o hizmetçinin tepkisi de bana çok şüpheli geldi. Bu odadan korkuyor gibiydi.” Dedi eli çenesinde düşünürken. Nedenini kıza sormak istiyordu ama onu daha fazla korkutup içine kapanmasına neden olabilirdi. O yüzden huyuna giderek onun açılmasını sağlayacaktı.
Alastair’in yanından geçerek daha önce durduğu yere gitti. “Bu kısmın altının boş olduğunu düşünüyorum. Ayrıca çatlaklardan hava geldiğini de fark ettim. Bir yeraltı zindanı olabilir.” Dedi heyecanla kafasını kaldırıp Alastair’e bakarken. Önemli bir ipucu yakalamış olabilirdi. Alastair’in ona baktığını hissedebiliyor ama yüzü karanlıkta kaldığından göremiyordu. Hala duruşunu bozmamış sadece ona doğru hafifçe dönmüştü.
“Öyle mi?” dedi Alastair boğazını temizledikten sonra kısık tok bir sesle. Reanna prensin bu hal tavırlarına anlam veremeyerek kaşlarını çattı.
“Evet öyle. Eğer kabul edilirsem yarın ilk işim buraya bakmak olacak” dedi sakin bir sesle. Ayağını da yere yavaşça vurmuştu. Hedefini vuran bir ok gibi. Sonra tüy kadar hafif adımlarla prense doğru yürüdü. Yüzünü ayan beyan görene kadar durmadı.
“Neden bu kadar sessizsiniz?” dedi bakışları buluştuğunda. Alastair’in sert çehresi daha da gerilmiş gibiydi. Alnında boncuk boncuk ter birikmiş, yanakları kızarıktı. Gözlerini kısmıştı ve Reanna’ya kısa bir bakış attıktan sonra tekrar gözlerini çekmişti. Sanki bilerek kaçınıyor gibiydi.
“Seni dinliyordum.” Dedi oldukça aptalca bir bahane sunarak. “Planında oldukça mantıklı ama” Reanna’ya baktı gözlerini kaçırmaktan vazgeçerek. Keskin bir kararlılık barındıran ifadeyle konuştu. “aşağıya bensiz gitmeyeceksin.”
Reanna, Alastair’in bu korumacı tavırlarına anlam veremiyordu.
“Majesteleri benim bir asker her şeyden önce bir kızıl ay teğmeni olduğumu unutuyorsunuz sanırım. Aşağı da ne olduğunu bilmeden sizi o tehlikenin içine atamam.” Dedi sabırla. “Sizi koruyacağıma yemin ettim.” Göz bile kırpmadan kararlılıkla baktı prensin gözlerine.
Alastair sabırsızlıkla itiraz edecekti ki Reanna ona fırsat vermeden bir kez daha konuştu.
“Sözümden çıkmayacağınıza yemin ettiniz.” Hafif bir zafer gülümsemesi de takınmayı ihmal etmemişti. Alastair ona hafif bir şaşkınlıkla baktıktan sonra gafil avlandığını kabul ederek ağzını kapattı ama bu anlaşmadan pek de memnun görünmüyordu.
“Anlaştığımıza göre gitmeliyim” dedi Reanna arkasını dönerken ama bileğinde hissettiği hafif baskıyla arkasına döndü.
Alastair bileği hafifçe kavrıyor, onu kendine çekmemek için içten içe savaş veriyordu. Gözlerinde ki bariz şaşkınlığı, küçük kaş çatmasının oluşturduğu minik vadide ki merakı görebiliyordu. Parmaklarıyla o küçük kıvrımı düzeltmek, dişlemekten kanattığı dudaklarını serbest bırakmak istiyordu. Ama içindeki bu arzuya ket vurarak bir kez daha boğazını temizledi.
“ Dikkatli ol.”
Reanna yavaşça kafasını sallamakla yetinse de kalbinin teklemesine engel olamamıştı. Alastair’in gözlerindeki endişe ve sesinde ki o keskin tını bu iki kelimenin altında daha fazlasının yattığını gösteriyordu.
Ona verdiği değerin.
İşte nefesini kesen de elini ayağına birbirine dolaştıran da buydu. Dile dökülemeyenler birikip birikip taşıyor, Reanna boğulsa bile gıkı çıkmıyordu. Korkuyordu çünkü. En az savaşın getirdiği yıkım kadar kendinin de bırakacağı yıkımdan korkuyordu. Eski hayatında kaçtığı gibi yine kaçmak istiyor, onu belirsizliğe sürükleyen bu akıl-duygu karmaşasını kökten yok etmek istiyordu. Kızıl Ay’ın cesur generali olabilirdi ama kendi içinde zavallı bir kaçaktı.
Alastair istemeye istemeye bileğini bıraktı. Genç kadın arkasını dönerek bir bahar yeli gibi çıkıp gitti. Ardında tomurcuklanmış bir kalp bırakarak.
Bay Kelain tek kelimeyle tiksinç bir adamdı. Kısa boylu tıknaz yapılıydı. Göbeği o kadar büyüktü ki ne kadar eğilirse eğilsin ayaklarını göremezdi. Kelleşmeye yüz tutmuş saçları geriye doğru taranmış, küçük kurnaz gözlerini ortaya çıkarmıştı. Kıpkırmızı suratı her an boğulacakmış gibi daha çok kızarıyor, gaga tipli burnundan zar zor nefes alıyordu. En kötü yanı ise tavırlarıydı.
Sophia odaya adımını attığı an da gözleriyle onu süzmüş ve gördüklerinden memnun kalmış gibi sırıtmıştı. İnce dudakları sırıtmayla genişlemiş puro içmekten sararan dişlerini ortaya çıkarmıştı. Yüzüklerle kaplı tombul elini Sophia’nın çenesine götürerek sert bir hareketle kafasını yukarı kaldırdı. Sophia ise alkol kokan nefesi daha fazla solumak istemiyor geri çekilmemek için kendini zor tutuyordu. İçinde kaynayan tiksinmeye rağmen yüzünü buruşturmadan aptal bir mahcubiyetle bakmaya devam etti.
En sonunda onu bırakan Bay Kelain geri çekilmiş ve bu sefer yeni görüyormuş gibi yanında dikilen Andrew’e bakmıştı ama Sophia da ki kadar memnun görünmüyordu. Bunun başında da Andrew’in ondan kat be kat fazla olan boyu ve kas kütlesiydi. Ama en rahatsız olduğu şey bakışlarıydı. Çünkü öyle büyük bir hırçınlıkla bakıyordu ki kurdu andırıyordu. Her an dişlerini boynuna geçirip parçalayabilirdi. Ağzını açmasa da büyük bir aşağılamayla bakıyordu ona. Bir böcekmiş gibi. Öyle bakabilirdi ama burada güç onun elindeydi. O ise basit bir köle. Onun için çalışacak bir köle ve haddini bilmeliydi.
“Adın ne?” dedi bağırarak. Andrew dişlerini sıksa da sert kısık bir sesle konuştu.
“Andrew”
Homurdanan Kelain kısa hoşnutsuz bir bakış attı Andrew’e. Sonra Sophia’ya döndü.
“Kocan olduğunu kahyaya söylememişsin.” Dedi sert bir sesle. Sophia başını utançla eğmiş omuzları çökerek küçücük kalmıştı. Ürkek ve utangaç görünüyordu. Tam Kelain’in sevdiği gibi. Güzeldi sophia. Hem de dişini kamaştıracak kadar güzel.
“Beni işe almayacağınızdan korktum.” Dedi Sophia telaşla yüksek sesle konuşarak. Kafasını da kaldırmış dolu dolu gözlerle Kelain’e bakmıştı. “Bu işe çok ihtiyacımız vardı. Siz de şehirde en cömert ve en iyi soylu olarak anılıyorsunuz.” Dedi utangaç bir sesle Kelain’i pohpohlayarak. Bu da işe yaramıştı. Kelain’in göğsü kabarmış kibirle şişinmişti.
“Biz de şansımızı denemek istedik” dedi genç kız tiz bir sesle. Katiyen Kelain’e bakmıyor parmaklarıyla oynayıp duruyordu. Sonra hızla kafasını kaldırıp kocaman olmuş gözlerle baktı ona. Yanakları da pembeleşmiş çiçek açmıştı yüzü.
“Lütfen bizi işe alın efendim. Ne isterseniz yaparım.” Dedi elleriyle Kelain’in elini kavrayarak. Kelain memnuniyetle sırıtıp Sophia’nın elini okşadı yavaşça. Çalışmaktan oluşan nasırları hissedebiliyordu ama yumuşak teni kadar değil. Sophia bu okşamasına ses çıkarmamış yanakları daha da kızararak kafasını eğmişti. Kocası burada olduğu halde başkasıyla kırıştırıyordu demek. Bu kelain’in hoşuna gitti hem de çok. Parmak ucuyla bileğini okşamak için gömleğini kaldırmıştı ki sert bir el üstüne kapandı. O kadar sıkı bir tutuşla kavranmıştı ki parmakları her an kırılabilirdi. Öfkeyle elin sahibine döndü.
Gözlerinden resmen alev saçıyordu. Yüzü öfkeyle kararmıştı ve dişlerini öyle bir sıkıyor olmalıydı ki boynundaki damarlar belirginleşmişti. Onu her an parçalamaya hazır görünüyordu ve Kelain ister istemez yutkundu. Elini fark etmeden hızlıca çekti. Böylece Sophia’nın eli kocasının büyük eline hapsoldu.
Kelain bu hadsiz tavrına oldukça sinirlenmişti. Bu adamla uğraşamazdı. Onlara buradan defolmalarını söyleyecekti ki Sophia kocasından kurtardığı eliyle bir kez Kelain’in eline yapıştı.
“Lütfen siz kocamın kusuruna bakmayın. Kavga onun anladığı tek dil. Ama oldukça güçlüdür. Ağır işleri yapabilir. Lütfen bizi kovmayın.” Dedi yalvaran bir sesle. Önünde de diz çökmüş kocaman kahve gözleriyle bakıyordu. Kelain’in öfkesi yatışırken diğer eliyle kızın yüzünü okşadı. Beyaz lekesiz teni yumuşacıktı. ‘Ah’ dedi içinden bir ses ‘kocayı ahırlarda malikânenin en uç noktasına verir, başını ağrıtırsa da öldürürsün. Kız da senin hizmetinde kalır. Hem baksana kocasını nasıl da umursamıyor. Geldiğinden beri gözleri senin üstünde. O da tıpkı diğerleri gibi seni seviyor. Para için her şeyi yapar’ Ne istersem mi derken buldu kendini. ‘Ne istersen’ dedi ses fısıldayarak.
Kelain karar vermişti. Kaçırmak istemiyordu bu güzelliği. Yanında tutmak tadına bakmak istiyordu. Gülümsedi aç bir sırtlan gibi.
Kapının orada sessizce olan biteni izleyen kahyaya döndü. “Çalışmaya başlayabilirler. Gerekli ayarlamaları yap.” Dedi sert baskıcı bir tonda. Sophia sevinç narası atarak elini bir kez daha sıktı. Sonra yaptığının farkına vararak ellerini geri çekip utançla başını eğdi.
Kelain ise o an başka bir şey düşünüyordu. Nasırlı parmakların teninde bıraktığı hissi ve onun beyaz tende bırakacağı kırmızı izleri.
Lütfen oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayın.
Sevgiyle kalın.
