Alastair baş üstadı inceledi kısık gözlerle. Yaşlı adamla karşılıklı oturuyorlardı. Yüzü ifadesiz olsa da neden çağrıldığını merak ediyor gibiydi ve gözlerinde biraz korkuda görmüştü Alastair.
“Dük Eckhart’ı yasaklı bölüme neden soktun?” direkt sorduğu bu soruyla yaşlı adamın kısık gözleri genişçe açıldı. Öyle ki göz çevresindeki kırışıklıkları bile yok olmuştu. İnce dudakları bir açılıp bir kapandı. Ne diyeceğini bilemiyor gibiydi. Alastair ise onun tüm bu şaşkınlığını sert bir ifadeyle izledi.
“Kralın sarayında arkasından iş çeviriyorsun.” Sert sesi üstadın sinmesine neden oldu. “Krala mı hizmet ediyorsun düke mi? Sen ne hakla kralın izni olmadan gizli bilgileri başkalarına gösterirsin!” gittikçe yükselen sesi elini masaya vurmasıyla son buldu. Üstat hala kendini savunacak tek kelime etmiyordu. Prensin öfkesinden korkuyor olmalıydı ki dili tutulmuştu.
“Şimdi bana dükün ne aradığını söyle. Böylece bende seni sürgün etmekle yetineyim.” Dedi biraz daha sakin bir sesle. Üstat yerinden doğrularak Alastair’in önünde diz çöktü ve ayaklarına yapıştı.
“Lütfen beni göndermeyin. Mecburdum” diye yalvarmaya başladı aciz bir sesle. Alastair ayağının dibindeki adama tiksinmeyle baktı. En sonunda dayanamayarak yakasından tutup kaldırdı. Adam korkuyla irileşen gözlerle onu seyrediyordu.
“Kes sesini! Sana sorduğum soruyu cevapla.” Adam sesli bir şekilde yutkunarak kafasını salladı hızlıca. Alastair onu sertçe bıraktı.
“Ne aradığını bilmiyorum” dedi adam kısık tiz bir sesle konuşarak. “Bana onu içeri almam karşılığında yüklü bir ödeme yaptı” diyerek suçunu itiraf etti. Bedeni duyduğu dehşetten titriyor, gözlerini sımsıkı kapatıyordu.
Alastair duyduklarına pek de şaşırmayarak derin bir nefes aldı. Sadakatin açgözlülüğü yendiğini bir kere bile görmemişti. Kapıdaki muhafızlara çağırıp emri verdi. Adamı kollarından tutup ayağa kaldırmalarını izledi.
“Sınır dışı edin ve tüm mal varlığına el koyun.” Dedi umursamaz bir sesle. Muhafızlar adamı sürükleyerek çıkarırlarken yakarışları göz ardı etti. Kapı kapanır kapanmaz adamı unutmuştu bile. Aklını kurcalayan Eckhart’ın ne işler çevirdiğiydi. Arkasını dönüp masasındaki üstattan aldığı anahtara baktı. Araştırmasına nereden devam edeceğini artık biliyordu.
Bölük dinlenmeden eğitime devam ediyordu. Kılıçların çınlayan sesleri, adamların haykırışları alanda duyulan tek şeydi. Saatler olmasına rağmen kimse şikayet etmiyor, sıcaktan bunalsalar dahi su içmek için bile durmuyorlardı. Belki bunun nedeni aralarında dolanan Reanna olabilirdi. Her zaman ki gibi askerlerini gözlüyor ve parametrelere bir şeyler yazıp duruyordu. Bunu yapması iyi oluyordu çünkü Maria’ya yapılacak suikastı doğru kişileri doğru yerlere yerleştirerek önleyebilmişti. Böylece baloda görevli askerler ödül olarak yüklü bir maaş almış ve prestijleri hem kızıl ay alayında hem beyaz ay alayında artmıştı. Bunu gören diğer erler hırslanmışlardı elbette ve şimdi tüm bölük itaatkarlardı. Artık ondan korkmuyor gibiydiler daha çok liderlerine duydukları saygı olduğunu fark etmişti Reanna.
Caleb’i kendine doğru endişeli bir ifadeyle geldiğini görünce kaş çatmaktan kendini alamadı. Caleb elinde tuttuğu sımsıkı kağıtları gövdesine bastırmıştı. Reanna raporlar olduğunu düşündüğü kağıtlara vermesini bekleyerek dikse de gözlerini Caleb bunun için bir atak yapmadı ve kulağına eğilerek sanki çok gizli bir sır veriyormuş gibi yavaşça konuştu.
“Bay Valentine, Veliaht prensin sizi çağırdığını iletmemi istedi” dedi. Sonra geri çekilerek emrini bekledi hazır ol da. Reanna Caleb’in genç yüzüne ifadesiz bir suratla baksa da aklı başka yerdeydi. Alastair üstatla görüşmüş olmalıydı. Dişe dokunur bir şey bulmuş olmalıydı ki Reanna’yı çağırıyordu. Elindeki değerlendirme tablosunu Caleb’e uzattı.
“Eğitim aynen devam edecek. Herhangi bir aksaklık istemiyorum.” Caleb selam vererek elindekini aldı. Reanna ise yaverine bir kez daha bakmadan onu bekleyen Valentine doğru yol aldı.
Arnold Valentine genç teğmeni gördüğünde askeriyeden gitmek için sabırsızca bekliyordu. Askeriye ona savaşı ve zulmü çağrıştırıyor, korkularını somut bir varlığa dönüştürüyordu. Yutkundu eski anılarını yendiğini düşünse de her seferinde bir delikten çıkıyorlar ve kemiklerini kırarcasına sarıp sarmalıyordular. Derin bir nefes alarak şimdide olduğunu fısıldadı kendine.
Reanna yanına yaklaştığında nazik bir gülümsemeyle karşıladı onu. Üsteğmen suratında anlaşılmaz bir ifadeyle ona bakıyordu. O sert sıradan kahve gözlerinde merakta gizliydi. Reanna’nın onu ilk defa gördüğünü düşünerek kendini tanıtmak için bir atılımda bulundu.
“Ben Arnold Valentine. Veliaht Prens Alastair’in yaveriyim. Buraya sizi prensin emri üzerine götürmeye geldim.” Genç kadının ifadesi değişmemişti. Sanki onu tanıyor gibiydi. Reanna kafa sallamakla yetindi ve yanından geçerek kraliyet aracına bindi. Arnold’ın gülümsemesi durularak memnuniyetsiz bir ifadeye büründü. Ne kadar da kibirli diye düşünmeden edemedi. Ama bunu belli etmeyip arabaya binerek arabacının hareket etmesini söyledi. Atlar kişneyerek yürümeye başladılar ve sonunda askeriye gittikçe gözden kayboldu.
Gerginliği bir nebze de olsa azalsa da karşısındaki genç kadının varlığı gerginliğinin asıl kaynağıydı. Arnold’a hiç soru sormamış ondan tarafa bakmamıştı bile. Kollarını gövdesinde birleştirmiş ve gözlerini kapatmıştı. Prensin onu neden çağırdığını biliyor olmalıydı ki bu kadar rahattı. İster istemez kaşlarını çattı. Prensle ne ara bu kadar yakınlaşmışlardı. Demek ki prens şüphelerinde yanılmış ve üsteğmenin casus olmadığına karar vermişti. Derin bir nefes alıp sıkıntıyla verdi. Nedense içinde onu bekleyen daha sıkıntılı günlerin olacağına dair bir his vardı ve bu sıkıntı kaynağının da bu kadın olacağına dair.
Reanna kraliyet kütüphanesinin önünde durduklarında akşam olmuştu. Ona ‘iyi akşamlar’ diyen yavere kafa sallamakla yetinmiş ve arabadan inerek kütüphaneye giriş yapmıştı. Etraf sessizdi ve kimselerde görünmüyordu. Tek bir kişi dışında. Alastair resmi bir kıyafetle tam heykelin önünde dikiliyor ve kafasını kaldırmış heykele bakıyordu. Beyaz eldivenli ellerini arkasında birleştirmişti ve sarı apoletli beyaz pelerini sağ omuzundan sarkıyordu. Adım seslerini duyunca yavaşça arkasını dönmüş ve Reanna’ya parlak gözlerle bakmıştı. Yüzünde az sonra yaramazlık yapacak olan küçük bir oğlan çocuğunun hınzırlığı vardı. En sonunda hiçbir şey demeden arkasından elini çekerek havaya kaldırdı. Parmakların sarmaladığı demir büyük bir anahtardı bu. Ucu diğer anahtar uçlarına göre daha farklı bir şekilde oyulmuştu ve başı kıvrık simgelerden oluşuyordu. Yanına yaklaştı hızlıca. Gözlerini ondan ayırmadan sakin bir sesle konuştu.
“Dükün ne istediğini öğrendiniz demek.” Alastair hayal kırıklığıyla kafasını salladı reddedercesine.
“Hayır ne aldığını o da bilmiyordu.” Sonra gülümsedi. “Bunu öğrenmek bize kalıyor” dedi. Reanna onun bu eğlenir ifadesini kaşlarını kaldırarak izledi.
“Bundan zevk alıyor gibisiniz” dedi kendini tutamayarak. Kısa bir sessizlikten sonra Alastair kıkırdadı. Derinden gelen tok ses oldukça samimiydi.
“Gizem çözmek kimin hoşuna gitmez” dedi omuz silkerken. Reanna bir kez daha ona şaşkınlıkla baktı. Alastair sert otoriter ifadesinden tamamen arınarak sanki yakın iki dostmuş gibi rahat davranıyordu. Boğazını temizleyerek onu onaylayan birkaç kelime etti. En sonunda bir kez daha boğazını temizleyerek geldiğinden beri sormak istediği soruyu sordu.
“Araştırmaya Alyssa’nın da katılmasına izin verir misiniz?” Alastair yüzü düşünceli bir ifadeyle kıvrıldı. Kimden bahsettiğini hatırlamaya çalışıyor olmalıydı. En sonunda “Şu çıraktan bahsediyor olmalısın” dedi. “Evet Majesteleri. Kendisi oldukça zekidir ve bize yardımı olacağını düşünüyorum” Alastair’in kaşlarını çattığını gördü. Kısa süren sessizlik sonrasında onu onayladı. Reanna bu uzlaşmacı tavrına büyük bir gülümsemeyle karşılık verip vakit kaybetmeden Alyssa’yı bulmak için ilk kata girdi.
Alyssa her zaman ki gibi kitapların arasında bir şeyler okurken buldu. Ayaktaydı ve elinde açık bir kitap bulunuyordu. Kafasını o kadar eğmişti ki kitapla bir bütün olmak üzereydi. Mumların aydınlattığı loş ışıkta zor görüyor olmalıydı. Onu bu dalgın halinden çıkarmak için adını seslendi. Genç kızın kafasının kalktığını ve kısık gözlerle sesin geldiği yöne baktığını gördü. Reanna’yı görmesiyle kitabı kapatıp rafına koydu. Yüzü bir an da aydınlanmış neşeli bir ifadeyle ‘Reanna’ demişti.
“Sana verdiğim sözü tutmaya geldim.” Dedi sakin bir ifadeyle. Ama Alyssa’nın sakin olmaya niyeti yok gibiydi. İlk birkaç saniye kelimeleri anlamaya çalışıyormuş gibi yüzü buruşmuştu sonra ise gittikçe aydınlanan yüzünü kocaman bir gülümseme kaplamıştı.
“Ruh’un diğer yarısına çıkacağımı mı söylüyorsun?” dedi yerinde zıplayarak. Reanna onun bu neşeli hallerine ufak bir gülümsemeyle baktı.
“Gel benimle. Vakit kaybetmemeliyiz” dedi Reanna arkasını dönerek. Alyssa’nın mırıldanmalarını heyecanlı hızlı adımlarını duyabiliyordu. En sonunda prensin yanına döndüklerinde Alyssa dan bir şaşkınlık nidası yükseldi.
“Ma- Majesteleri” diyerek reverans yaptı Alyssa. Alastair ona kalkmasını söyledikten sonra merdivene yöneldi Reanna ve Alyssa ile beraber. Ruh onları bekliyordu tüm gizemiyle.
İçeriye adım attıkları an da yoğun bir hisle sarmalandı. Yoğun bir baskı hissiyle. Diğer katlara oranla az sayıda kitap kendilerine ait yuvalarda bulunuyorlardı. Sıra sıra dizilmişlerdi. Bazısı küçüktü bazısı bir gövde kadar genişti. Bazısı çağlar öncesinden kalmış gibi eski ve yıpranmış görünüyordu bazısının cildi yepyeniydi. Ama hepsinin ortak olduğu bir nokta vardı. Uğursuzluk yayıyorlardı. Elindeki mumu yakınındaki bir kitaba yaklaştırarak adını okumaya çalıştı ama dili bilmiyordu.
“O kadar yaklaşmamalısın. Bazılarının dokundukları an da kişiyi delirterek öldürdüğünü okumuştum.” Reanna Alyssa’nın hayranlık dolu kelimelerine irkilip geri çekilerek cevap verdi.
“Adını okumaya çalışıyordum” dedi kendini açıklama ihtiyacı hissederek. Alyssa dikkatle eğilerek yazıyı okumaya çalıştı kısık gözlerle.
“La Codex Gigas” diye mırıltıyla okudu genç kız. Sonra doğruldu ve gözleri hala kitabın üstündeyken yavaş hayranlık dolu bir sesle devam etti. “Şeytanın yazdığına inanılan kitap. Rivayete göre ceza verilen bir rahibin bir gecede kitap yazması istenir ve bir odaya kapatılır. Sabaha kadar kapalı kapılar ardından çığlıkların seslerin geldiği duyulsa da kimse açmaz. En sonunda sabah kapı açıldığında bu kitabı masa da ve rahibi de ölü bulurlar. Kitabı açıp baktıklarında şeytan olduğunu düşündükleri bir yaratığın portresiyle karşılaşırlar ve rahipler bir gece de bitmesi imkânsız olan bu kitabı ruhunu şeytana satarak yazdığını düşünürler ve kitaba Şeytanın Kitabı adı verilir.”
Reanna duyduklarıyla tüylerinin diken diken olduğunu hissetti. İstemeden geriye bir adım daha attı ama bir bedene çarptı. Yerinden sıçrarken kalbi korkuyla gümbürdedi. Arkasını dönerek onu omuzlarından kavrayan Alastair’e baktı. Sakinleştirmek istercesine büyük elleri biraz daha omuzlarında kaldı. O da hikâyeyi dinlemiş olmalıydı ama Reanna’nın aksine etkilenmiş görünmüyordu. Reanna’nın ise ürperdiğini görmüş olmalıydı. Ah ne büyük utanç kaynağıydı.
“Tabii bu bir rivayet” dedi Alyssa’nın sesi şen şakrak haline dönerek. Onlara bakmadan başka bir kitaba geçerek incelemelerini sürdürdü. Artık onları fark etmiyor gibi kendi âlemine dalmıştı.
“Ne aradığımızı biliyor musunuz?” dedi Reanna gerginliğini üstünden atmak istercesine. Alastair ona baktı dalgınlıkla sonra kafasını kaldırarak tüm kitaplara göz attı.
“Hayır. Eckhart’ın ne istediğini bilmiyorum ama belki senin durumunla ilgili bir şeyler bulabiliriz” dedi ve yavaşça ilk kitaba doğru yürüdü. Reanna ise ayakta tek başına dikiliyor ilk nereden başlaması gerektiğini kestirmeye çalışıyordu. Gözlerini kapattı. Vücudu dondurucu soğukta kalmış gibi titriyor, kalbi gümbürdüyordu. Baskıyı her bir parçasında hissedebiliyordu. Hatta öyle ki baskıdan dişleri iç içe geçmiş gibiydi ve ağzını açmak istese yapamayacakmış gibi hissediyordu. Gerginliğe dayanamayarak gözlerini açtı. Alastair hala önünde ilk kitabı inceliyor, oldukça rahat görünüyordu. Kendini adım atmaya zorlayarak kitaplar arasında yürümeye başladı. Eli bir türlü kitapların üstüne gitmiyor, içgüdüsü kaçması gerektiğini haykırıyordu. Kaşlarını çatarak içten içe kendine kızdı.
Korkmaya ve ya kaçmaya lüksü yoktu. Hem daha zor durumlardan çıkabilmişti. Birkaç kitapla da başa çıkabilirdi. Düşüncelerin arasına sızan farklı bir sesle anında duraksadı.
Gel demişti yavaş sakin bir ses fısıldayarak. Kafasını sağa sola çevirdi. Alastair veya Alyssa değildi çünkü hala kitaplara bakıyorlardı ve sesi onlarda fark etmemiş gibiydi. Ses bir kez daha kafasında çınlayınca hızla etrafına bakındı merakla. Sonra bir yuva sallandı hemen yanı başında. İki adım ötedeki kitap sanki yuvasından çıkmak istiyor gibi kıpırdanıyordu. Yavaş adımlarla yanına yaklaşarak kitaba baktı. Çok da eski olmayan kahverengi bir cilde sahipti. Sadece altın sarısı renkle Spiritus Magistri yazıyordu.
Nefesini tuttuğunu fark etti. Eli istemsizce ona uzanarak parmakları dokundu ve anında tüm vücudunu ele geçiren bir hisle çarpıldı. Kafasında çınlayan keder dolu derin çığlık zihnini ele geçirdi. Duyguları, ruhu çekiliyormuş gibi hissediyordu. Kalbi öyle büyük bir kederle çarpıyordu ki gözlerinden dökülen yaşları durduramıyordu. Yerde diz çökmüştü ve masmavi gaddar gözler onu seyrediyordu. Ağzı tiksinmeyle kıvrılmıştı, bakışlarındaki kibir duruşundaki aşağılama ondan kurtulacağını söylüyordu. Etrafına baktı acıklı gözlerle. Kendi gibi diz çökenleri görüyor her bir yüzde acizliği kederi görüyordu. Öfke hissediyordu derinlerde bir yerde. Kederini pişmanlığını bile gölgede bırakacak bir öfke. Haykırdı çığlık attı ve lanetler yağdırdı ama o zalim mavi gözler hiçbirinden etkilenmedi. Ayağa kalktı ve keskin kanlı kılıcını çekerek yanındakine savurdu. İçinden kopup gelen çığlık tüm alanı inletti ve öfkesi bu kez kederiyle gölgelendi.
Reanna sarsılarak kendine geldiğinde yerde oturduğunu fark etti. Gövdesi geniş kollarla sarıp sarmalanmıştı. Derin derin soluyarak nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Kulakları uğulduyor, bedeni güç kalmamışçasına kıpırdamıyordu. Bulanık gözleri yüzünün yakınında ki mumu seçti ilk başta sonra ona doğru eğilmiş olan Alyssa’yı. Genç kız oldukça korkmuş ve endişeli görünüyordu. Yeşil gözleri yüzünün her bir karesinde dolanıyordu. En sonunda gözlerinde durduğunda ‘Tanrıya şükür’ diye mırıldandı. Reanna ona ne olduğunu neden öyle dediğini sormak istedi ama ağzını açamadı. Kendini konuşamayacak kadar yorgun hissediyor, düşüncelerini toparlayamıyordu. Sonra kafası geriye doğru düşerek bir sert bir bedene çarptı. Kumaşın yumuşak yüzeyi yanağını okşadı. Bakışları onu izleyen endişeli maviliklere kaydı. Saçları yine geriye doğru taranmıştı. Yüzü gergin, gözleri endişeli bir ifadeyle onu izliyordu. Tıpkı görü de gördüğü gözler gibi diye düşündü Reanna. Eli istemsizce kalkıp sert çehreyi kavradı. Maviliklerin şokla irileştiğini gördü. Sonra koyulaşarak anlayamadığı bir ifadeye bürünmesini izledi. Kalbi kederle çarptı yeniden. Gözleri doldu görünün etkisiyle.
“Ah bu güzel gözler. Bir zalimin gözleri.” Dedi zoraki. Ne dediğini fark edemeyecek kadar düşünceleri bulanıktı. Sonra yana dönüp sert gövdede kıvrılarak ağlamaya başladı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyor gözyaşları bedenin beyaz gömleğini ıslatıyordu ama durduramıyordu işte kendini. İçinden söküp atmak istiyordu bu kederi bu hüznü. Kolların daha da sıkılaşarak onu güvenli bir kozaya hapsetti. Reanna daha da der top oldu bedenin kucağında. En sonunda yerden kaldırıldığını ve kucağa alındığını hissetti. Kolları boynuna dolanırken yüzünü geniş omuza gömdü. Titriyordu tüm vücudu dişleri takırdıyor bedeni uyuşuyordu. Nerede ne yaptığını anlayamayacak kadar şuuru gidip geliyordu. Isınmak için daha da sokuldu geniş gövdeye. Kollar yine onu sarıp sarmaladı ve Reanna anlayamasa da kısık tok yumuşak sesin telkin edici sözlerini duydu. Kelimeler zihninde anlam kazanmıyordu ama yatıştırıcı tını onu sakinleştiriyordu. En sonunda vücudu gevşeyerek derin bir uykuya daldı.
Sabah gözlerini tanımadığı küçük bir odada açtığında ilk düşündüğü şeyin boğazının kupkuru olduğuydu. Yerinden doğrulmaya çalışsa da tüm vücudu kırılmış gibi ağrı içindeydi. Yavaşça oturur vaziyete geldiğinde tek kişilik bir yatakta beyaz örtülerin arasında buldu kendini. Odada gezdirdi gözlerini yavaşça anlamaya çalışarak. Küçük bir dolap ve masa bulunuyordu odada bir de su dolu leğenin üstünde bir ayna. Yanına baktığında ise su solu bir sürahi görmesiyle hemen ona uzandı ve içmeye başladı. Su kuruyan boğazını canlandırmıştı adeta. En sonunda suyu bitirerek sürahiyi yerine koydu. Tam o an da kapı açılarak içeri Alyssa girdi.
Reanna’yı görür görmez dolu gözlerle ona doğru koştu ve boynuna sarıldı.
“Ah Reanna öyle çok korktum ki” dedi ağlamaklı bir sesle. Sonra geri çekildi ve gözleri vücudunda dolandı. “Ah Ak Anaya şükürler olsun ki iyisin.” Dedi rahatlamayla bir nefes verirken.
“Ne oldu?” dedi zorlanarak Reanna. Alyssa gözlerini kaçırdı ilk başta sonra boğazını temizledi ve Reanna’nın sabırsız suratına baktı.
“Şey dün gece kütüphane de ele geçirildin” dedi mırıldanarak. Reanna ona şaşkınlıkla bakakalmış olmalıydı ki Alyssa hızlıca devam etti.
“Kitaplara bakıyorduk sonra bir an da kulak tırmalayıcı bir çığlık duydum. Kafamı kaldırıp baktığımda sen” yutkundu “geriye doğru eğilmiş iç parçalayıcı bir çığlık atıyordun ve gözlerinin beyazı görünüyordu. Elin bir kitabın üstündeydi.” Tekrar yutkundu. “Ben yanına gelemeden prens çoktan senin yanındaydı. Kitaptan elini çekmeye çalıştı ama sen direndin. En sonunda elini çekerek yere yığıldın ama prens seni düşmeden yakaladı ve sen kendine gelene kadar seni tuttu.” Elleriyle yüzünü örttü. “Sana bir şey oldu diye öyle çok korktum ki” sesi boğuktu. Ellerini yüzünden çekerek bir kez daha konuştu.
“Sonra kendine geldiğinde nerede olduğunu kiminle olduğunu anlamıyormuşsun gibi kafan karışıktı. Bize birer yabancıymış gibi bakıyordun. Sonra prense bir şeyler söyleyip hıçkıra hıçkıra ağladın. Prenste seni kucaklayıp benim odama getirdi. Endişeli ve kafası karışmış görünüyordu. Vakit kaybetmeden bir doktor çağırdı ve doktor başından gidene kadar bekledi. Doktorun dediğine göre yorgunluktan zayıf düşmüşsün ve dinlenmen gerekiyormuş.” Diyerek derin rahatlamış bir nefes verdi.
Reanna duyduklarına inanamıyordu. Bunların hiçbirini hatırlamadığı gibi ne zaman hatırlamayı denese başına keskin ağrılar giriyor, tek hatırlayabildiği kılıçla onu tutan bulanık yüz oluyordu. Midesinin bulanıyor kendini hem ruhen hem bedenen hasta hissediyordu. Yataktan çıkmayı denedi. Gidip bir an önce prense yaptığı saygısızlık için af dilemeliydi ama Alyssa onu kollarından tutarak geri yatırmaya çalıştı. Kaşlarını çatarak konuştu.
“Hayır prensin kesin emri var. Dinlenene kadar yataktan çıkmayacaksın. Birazdan sana kahvaltını ve ilacını getireceğim. Hem prens seni kontrol etmeye geleceğini söyledi. Seni ayakta görürse hiç iyi olmaz.” Dedi bilmişlikle. Reanna onun bu korumacı tavrına ister istemez göz devirdi. Dinlenecek bir günü bile yoktu. Aylaklık ettiği her bir dakika belki de kader aleyhine değişecekti. Ona itiraz etmeye hazırlanıyordu ki kapı tıklandı. İkisi de aynı anda kapıya çevirdiler kafalarını. Kapı bir kez daha sabırsızca tıklandı. En sonunda Alyssa şaşkın bir sesle içeri girmesini söyledi. Kapı ardına kadar açılarak Caleb’in nefes nefese kalmış hali belirdi. Koşmuş olmalıydı ki yüzü kızarmış ve saçları dağılmıştı. En sonunda gözleri Reanna’yı bulduğunda selam durdu. Göğsü hala inip kalkıyordu.
“Efendim. Sör Adrian hemen sizi çağırmamı emretti.” Dedi hızlıca nefesini toparlayarak. Reanna yataktan kalkarak çizmelerini giyilmeye koyuldu.
“Neden çağırdığına dair bir malumatın var mı?” dedi sert bir sesle. Caleb ilk başta gözlerini kaçırdı sonra yutkundu ve en sonunda konuştu.
“Ethnes soyluları efendim. Öldürülmüşler.”

