Okuyan, yorum yapan ve beğenen tüm okuyucularıma teşekkürler 🤩
Keyifli okumalar...
Reanna koşar adım Ethnes misafirlerinin ağırlandığı malikaneye giderken her bir adımda endişesi onu çıldırtacak kadar artıyordu. Böyle bir şey nasıl mümkün olabilirdi? Kim yapmıştı? Ya Maria o iyi miydi? Gerçi yanında ona yetişmeye çalışan Caleb kraliçe için herhangi bir şey dememişti. Açıkçası ona sormaya da korkuyordu. Ölümleri çok büyük sorunlara neden olacaktı.
Dönen başı adımlarını yavaşlatırken keskin bir ağrı saplandı. Nefes nefese kalmıştı ve kendini hiç olmadığı kadar hasta hissediyordu. Kafasını hızla sağa sola sallayarak kendine gelmeye derin bir nefes alarak sakinleşmeye çalıştı ama içinden bir ses durumun çok daha kötüye gideceğini ve bundan sonra başının daha çok ağrıyacağını söylüyordu. Dişlerini sıktı kırarcasına. İşte yine başarısız olmuş ve yolları ne kadar değiştirmeye çalışırsa çalışsın kader onu yine kötü sona götürüyordu. Ne için vardı o zaman? Ne işe yarıyordu? Asıl hain ondan bir kez daha can almıştı ama o daha bir arpa boy yol gidemiyordu.
"Efendim iyi misiniz?" dedi Caleb endişeli bir sesle. Gözlerini kapatan elinin altından ona yandan bir bakış attı. Gözleri kızarmış olmalıydı çünkü batıyor ve yanıyordu. Artık nasıl baktıysa Caleb yutkunmuş ve geri çekilmişti. Ona hiçbir şey demedi boğazı yanıyor ve konuşamayacak kadar kuruydu. Sanki içindeki alev topu vücudundaki tüm suyu tüketiyordu.
İki askerin beklediği odaya gelene kadar durmadı. Beyaz erler ona kısa bir bakış attıktan sonra iki yana açılarak odayı gözler önüne serdi. Malikânenin çalışma odası olarak nitelendirilebilecek olan yer oldukça genişti. Masa da kral oturuyor Alastair, Eckhart, Sör Adrian ve kraliyetin baş hekimi ayakta hep bir ağızdan konuşuyorlardı. Maria ise yüzünde keder ve öfke dolu bir ifadeyle koltukta oturuyordu. Ağlamak istiyor da kendini zor tutuyormuş gibi gözleri kızarmıştı. Vücudu dik bakışları dalgın olsa da kararlıydı. Halkından önemli destekçilerini yitirmiş olmasına rağmen katili bulmak için güçlü duruyordu.
Kapı kapanır kapanmaz sesler kesildi ve tüm yüzler ona döndü. O ise tek bir kişiye krala bakıyordu. Reverans yaparak doğruldu. Kral sakin görünse de öfkesi koyulaşan gözlerinden anlaşılıyordu. Haine olan öfkesi.
" Suikast girişiminin arkasındakini bulacağına dair kendine oldukça güveniyordun." Dedi Dük Eckhart aşağılayıcı bir ifadeyle bakarak. "Ama görüyoruz ki beceriksizliğin ölümlere neden oldu." Dedi yargılayıcı bir kibirle.
"Lütfen onları isimleriyle anın. Onlar benim halkımdı." Dedi Maria. Geldiğinden beri ilk kez konuşuyormuş gibi sesi çatallı çıkmıştı ama tınısındaki keskinlik sertti. Dük Eckhart homurdanarak ondan yana hiç de hoşnut olmayan bakışlar atsa da başka bir şey demedi. Şimdi Maria'nın bakışlarını üstünde hissediyordu ama ona dönmeyi reddetti. Bakışlarında ki o hayal kırıklığını görmek istemiyordu. Ona söz vermişti. Solorus da olduğu sürece onu her şeyden koruyacağına ama gel gör ki yasın pençesinden korumaya gücü yetmemişti. Önüne siper olduğunu düşünmüştü ama arkasından onu yakalayan sinsi kederi öngörememişti.
Başına bir kez daha keskin bir ağrı saplandığında yüzünü buruşturmamak için kendini zor tuttu. İfadesiz maskesi çatlamak üzereydi.
"Suçumu kabul ediyor ve cezalandırılmayı hak ediyorum Majesteleri." Dedi çatallı bir sesle. Yorgunluğu ister istemez sesine de yansımış ve kuruyan boğazı çatırdamıştı. Diz çöktü ve kafasını eğerek boğuk sesle konuşmaya devam etti. "Vereceğiniz her cezaya razıyım lakin haddim olmayarak soruşturmayı benim yönetmeme izin vermenizi istiyorum." Yutkundu. Kimseden çıt çıkmıyordu. "Katilleri bulacağıma şerefim üzerine yemin ederim." Dik bakışlar yorgun bedenini delip geçiyor buram buram güvensizlik kokuyordu. Ama en çok Alastair'in ne düşündüğünü merak ediyordu. Nasıl bakıyordu ona? Hayal kırıklığıyla mı? Kızgınlıkla mı? Suçlayıcı mı?
"Reanna" dedi kral derin tok sesiyle. "Sana izin veriyorum" Renna başını eğerek onu selamladı. "Ama şunu unutma ikinci şans bir lütuftur. Üçüncüsü ise ölüm."
Reanna odadan çıktığında derin nefesler almaya başladı. Sanki uzun zaman suyun altında kalmış gibi havaya açtı. Yalpalayınca kolunda bir el hissetti. Caleb endişeli gözlerle ona bakıyor, bir şeyler söylüyordu ama Reanna'nın gözleri bulanık gördüğü gibi kulakları da çınlıyordu. Kendine gelmeye çalışarak ayağını sağlam bastı. Caleb de onu bırakmış ama her an düşer diye tetik de bekliyordu.
"Kral soruşturmayı benim yürütmem için yetki verdi. Soruşturma bitene kadar benimle çalışacaksın. Hiç kimseye hiçbir şey demeyeceksin anladın mı?" dedi sert bir sesle. Caleb ciddi bir ifadeyle selam durdu.
"Evet Efendim" dedi şevkle.
"O halde başlayalım"
İlk soylunun odası batı kanadında bulunuyordu. Diğer soylularında olduğu gibi. Kapılarda muhafız bulunuyor yabancı herhangi birinin girilmesine izin verilmiyordu. Muhafız Reanna'yı görür görmez selam durmuş ve kapıdan çekilmişti. Reanna içeriye adım atar atmaz kanın metalik kokusu genzine doldu. Odanın ortasında büyük bir yatak bulunuyor, geniş bir dolap ve süslü bir masayla oda tamamlanıyordu. Büyük kadife perdeler boydan boya olan pencereleri süslüyor, çiçekli duvar kağıdı koyu renkleri yumuşatıyordu. Oda oldukça düzenliydi tek bir şey dışında. Yatak darmadağınıktı ve boydan boya kanla ıslanmıştı. Açık renk kumaşlar kandan kıpkırmızı kesilmiş, yatağın ahşap ayaklarından biri kırılmıştı.
Muhafızın dediğine göre hiçbir şey dokunulmamış sadece cesedi götürmek için iki hekim odaya girmişti. Elbette kral ve cesedi bulan hizmetçi hariç. Dediğine göre Kral oldukça öfkelenmiş ve kimsenin odalara adım atmamasını emretmişti. Kendi oğlunun bile. Lakin Reanna soruşturmayı yürüttüğünden özel bir izne tabi tutulmuştu.
Yatağa doğru yaklaşarak incelemeye başladı. Yastıklar yerdeydi ama kan izi yoktu. Yorgan ayak kısmında toplanmış, yarısı sarkmıştı. Başucundaki sürahi parçalanmıştı ve cam kırıkları her yerdeydi. En önemlisi ise kanın yoğunlaştığı bölgelerdi. Yatak başlığında ve duvarda kan öbecikleri bulunuyordu. Yatağın baş kısmında kandan bir göl oluşmuştu. Sanki vücudundaki tüm sıvı akıtılmıştı. Muhafızın dediğine göre ceset yüzüstü bulunmuştu. Bu da neden kanın bu kadar yoğun olduğunu açıklıyordu. Ahşap komodine kaydı gözleri. Yamuk duruyordu ve üstünde devrilmiş bir bardak vardı. Parmak ucuyla aldığı bardağı kokladı. Nane ve zencefilin keskin kokusu burnunu yaktı.
En sonunda kısık gözlerinin arkasında duran Caleb'e çevirdi. Bakışları yatağa odaklanmış yüzü solgunlaşmıştı. Sürekli yutkunuyor her daim yanında taşıdığı defterini kucağına bastırıyordu.
"Caleb" dedi sakin bir sesle Reanna. Caleb irkilerek ona baktı büyümüş gözbebekleriyle. "Dediğim her şeyi harfi harfine yaz ve sonra yapabiliyorsan gördüğün her şeyi çiz." Dedi ve bir kez daha yatağa dalgın gözlerle bakarak aklında canlananları aktarmaya başladı.
" Bay Crovne ilk başta sırtüstü uyuyormuş." Yavaşça yatağın etrafında dolandı. Bir kere gördüğü suratı yatağa uzanmış uyuklarken hayal etmek pek de zor olmamıştı. "Yatağın tam ortasında" dedi bir adım daha atarak. "Ama midesi ağrımış olmalı ki uykuya tam dalamamış olması muhtemel. Bu yüzden kolaylıkla karşı koyabilmiş." Bir adım daha attı. Arkadan kağıda sertçe bastırılan ucun sesi geliyordu. "Katil onu yastıkla boğmak istemiş ama Bay Crovne yarı uyanık olduğundan karşı koymuş." Yerdeki cam kırıklıklarına baktı kısık gözlerle. "Sürahiyi almış ve üstündeki katile vurmuş. Katil başına aldığı darbeyle gerilemiş olmalı."
"Boğuşma esnasında yere düşüp kırılmış olamaz mı?" dedi Caleb heyecanlı bir sesle. Reanna o hayır anlamında kafasını sallayarak kırık parçaları gösterdi.
"Eğer yere düşmüş olsaydı merkez noktasından saçılan bir görüntü oluşurdu ve parçalar yatağın bu yanında kalırdı. Belki bir iki parça o kadar uzağa sıçrayabilir ama etrafa bakarsan sanki hızlıca bir şeye vurulmuş gibi yatakta ve yatağın diğer tarafında da fazlaca kırık var." Durdu ve bir kez daha olanları gözden geçirmek için kendi kendine tekrar etti.
"Bay Crovne sırtüstü yatıyormuş. Katil üstüne çıkıp onu yastıkla boğmak istemiş. Ama Bay Crovne uyanıktı ve can havliyle kendini kurtarmak istemiş olmalı. Yatağının yanında ki sürahiye uzanıp tüm gücüyle saldırgana vurmuş. Katil bu saldırıdan sonra sersemlemiş ve yastığı bırakmış olmalı. Bay Crovne yastığı bir kenara atmış ve yataktan çıkmak için hareket etmiş ama katilin kendine gelip Bay Crovne tutmuş olma ihtimali yüksek çünkü arkadan kavradığı kafasını tutarak boynunu kesmiş. Fışkıran kanın açısı ve yüzüstü bulunması bunu açıklıyor" dedi en sonunda suskunluğa bürünerek. Başı yine dönmeye başlamıştı ve göğsü hızlı nefes alıp vermekten inip kalkıyordu. Gözlerini kapattı kısa süreliğine. Bay Crovne'nın öldürülme anı canlandı gözlerinde. O dehşet dolu suratını hayal edebiliyordu. Ölümü gören yüzlerdeki o ifadeyi hiç unutamamıştı.
"Peki katil bu odaya nasıl girdi?" dedi başka bir ses. Reanna şaşkınlıkla arkasını döndü. Alastair arkasında ona bakıyordu anlamlandıramadığı yoğun bakışlarla. Kendine gelerek Caleb gibi o da reverans yaptı.
"Majesteleri" dedi şaşkınlık dolu bir vaziyette. Alastair ona doğru yürümeye başladı ama Reanna kafasını kaldırıp bakamıyordu.
"Majesteleri soruşturmaya benim de dâhil olmamı istedi." Dedi sakin tok bir sesle. Bu durumdan hoşnut olup olmadığı anlaşılmıyordu. "Şimdi sorumu cevapla" dedi sakin bir sesle. Reanna ona bakmadan arkasını dönerek çevreye bir kez daha göz gezdirdi ama eskisi kadar rahat olmadığından detayları görmekte zorlanıyordu.
"Muhafızlar kapıdan hiç ayrılmadıklarına göre geriye tek bir seçenek kalıyor" diyerek tek açık olan pencereye yürüdü. Aşağıya doğru baktığında oldukça yüksek olduğunu gördü. Geriye çekilerek açık kapağındaki küçük kilidi inceledi çatık kaşlarla. Ucundaki hafif çentik sivri uçlu bir bıçakla açılmış olmalıydı.
"Buradan girmiş olmalı ama bu kat oldukça yüksek zor bir ihtimal"
"Ama imkânsız değil." dedi Alastair yakınından. Ona döndüğünde kilidi incelediğini fark etti. Reanna arkasını dönerek bir kez daha oda da adımlamaya başladı. Küçük dar alanlara bakıyor herhangi bir iz arıyordu. En sonunda yatağın altına eğildiğinde küçük parlayan bir cisim buldu. Uzanıp eline aldığında çizme tokasından düşen küçük bir süs olduğunu anladı. Alastair'e dönerek bulduğu şeyi gösterdi.
"Oldukça eski duruyor. Çizilmekten rengi soyulmuş" dedi çatık kaşlarla küçük kanıtı incelerken. Reanna da onu tasdiklercesine kafasını salladı.
"Diğer odalara da bakmalıyım" dedi arkasını dönerek. Bulduğu bu küçük şey sıradan gözükse de belki de puzzelın en önemli kısmını oluşturuyordu. Her bir detaya önem vermeliydi. Yürüyordu ki adımları tökezleyerek onu duraksattı.
"İyi misin?" dedi yanından bir ses. Kıstığı gözleriyle endişeli bir ifade barındıran Alastair'in yüzüne baktı.
"Uyandığından beri bir şey yedin mi?" dedi sorgulayıcı bir ifadeyle. Reanna hiçbir şey demeden ona bakmayı sürdürdü. Alastair cevabını almış olacak ki kaşları çatıldı. Gücenmiş gibi bakıyordu. Reanna'nın ise aklı karışmıştı.
"İlk önce bir şeyler yemelisin" dedi ve Caleb'e döndü. "Biz gelene kadar burada kal ve odalara hiç kimsenin girip çıkmadığından emin ol. Karşı çıkamayacağın birisi gelirse bile benden izin almalarını söyle."
"Sen ise benimle geliyorsun" dedi Reanna'ya dönüp kati bir sesle konuşarak. Reanna anlam veremeyerek olan biteni izliyordu.
"Sizinle gelemem" dedi sakin bir sesle. Alastair şaşkınlıkla dönüp ona baktı. Yürüyüp giderken Reanna'nın da arkasından geleceğine oldukça emindi.
"Görevimi yerine getirmediğim için tüm olanlardan ben sorumluyum." Yutkundu ve kanlı yatağa kısa pişmanlık dolu bir bakış attı. "Bu konuşmayı yapıyor olduğumuzda bile katili elimizden kaçırıyor olabiliriz. Kaybedecek tek bir dakikam bile yok." Dik durup sesi titremediği için içten içe sevindi.
Alastair onu ifadesiz sözünü kesmeden dinlemişti ama sessizlik araya girdiğinde düşüncelerini tartıyormuş gibi tek kaşını kaldırmış ve dudakları düz bir çizgi halini almıştı.
"Ölümü engelleyemezsiniz üsteğmen" dedi tok bir sesle. İnandığı gerçeği pervasızca söylemiş onu avutmaya çalışmıştı. "Suikast soruşturması yüzeysel olmadığı gibi bir örümcek ağını andırıyor ve sen bu kısa sürede örümceğin kendisini bulmaya çalışıyordun. Hangi ağında olduğunu bile bilmeden." Kendi araştırmasını gizli tutmaya karar vermişti çünkü etrafta fazla göz vardı. Reanna ile uygun bir zaman da gizli bulguları paylaşacaktı. "Hem" dedi gözleri yatağa kayarken Reanna'nın aksine pişmanlık yoktu. Hatta hiçbir duygu yoktu. Sanki alelade bir tabloya bakıyormuş gibiydi. Gözlerini tekrar Reanna'ya çevirerek sakin bir sesle konuştu.
"Ölmeleri gerekiyorsa onlara siper olsaydın bile engel olamazdın."
"Kadere inandığınızı bilmiyordum." Dedi Reanna kaşlarını kaldırarak. Sesinden yayılan hafif alaycılığı ise engelleyememişti. Alastair gülümsedi. Kıvrımlarını gösterecek kadar sahici olsa da gözleri donuktu.
"Bu bir iktidar oyunu üsteğmen. Piyonların krala başkaldırdığı bir oyun. Tanrının kurduğu bu oyunda kaderi stratejin belirler. Ne kadar akıllı olursan o kadar ihtimaller denizi açılır ve sen en iyisini seçmeye mecbur bırakılırsın. En iyi hamlende bile birilerinin ölmesi gerekiyorsa önüne geçemezsin. " Kısa bir sessizlik oldu. Sözlerini sindirmesini bekliyor gibiydi. "Akıllı birisiniz üsteğmen. Bu yüzden doğru seçimleri yapmakla yükümlüsünüz." Eğlenir bir ifadeyle gülümsedi bu sefer.
"Yemek yemeniz ise kesinlikle doğru bir seçim olacaktır."
Sarayın gözlerden ırak küçük bir odasında masa da oturuyordu karşısında onu izleyen Alastair ile. Önüne konulan envai çeşit yiyecek ise anlamsız bakışlarına maruz kalıyor sade kahvaltısını arıyordu gözleri.
"Neden yemiyorsun? Beğenmediğim bir şey mi var?" dedi Alastair merakla. Reanna şaşkınlıkla kafasını kaldırıp prense baktı.
"Hayır. Her şey çok güzel görünüyor" dedi ve tabağına birkaç parça bir şey aldı. Alastair'in bakışları üstünden bir kez olsun ayrılmıyordu. Zar zor yediği birkaç lokma gerginlikten boğazına dizilirken en son dayanamayıp elindeki çatalı bırakıp ona baktı.
"Söylemek istediğiniz bir şey mi var?" Alastair tek kaşını kaldırarak ona baktı. Sanki neden bu soruyu sorduğunu anlayamamıştı.
"Sadece iyi olup olmadığından emin olmak istiyorum." masaya kollarını dayayıp ellerini birleştirerek burnuna dayadı. Böylece sadece gözleri açıkta kalıyordu. Araştıran, sert gözleri. "Dün oldukça yorgundun" dedi sakin bir sesle.
Reanna derin bir nefes alarak ifadesini sabit tutmaya çalıştı. Yorgun belki de durumunu anlatan en hafif kelimeydi. Resmen ağlama krizine girip prense dokunma cüretini göstermişti.
"Tüm uygunsuz hareketlerim için sizden af diliyorum." Diyerek gözlerini kapatıp kafasını eğdi.
"Bilincin yerinde değildi bu yüzden senden özür istemiyorum." Biraz daha eğildi. "Ama merak ettiğim bir konuya açıklık getirebilirsin. Kitaba dokunduğunda ne gördün?"
Reanna ister istemez iç çekti. Görüsü zihninde tekrar oynatılırken üşüdüğünü hissetti ama titrediğini belli etmeyerek dik durdu. Korku hissediyordu. İliklerine kadar üşüten bir korku. Sonra onu öfke takip etti donan damarlarını kor gibi yakan bir öfke. Bildiği bir şey varsa bunlar onun duyguları değildi. Görüsünü hatırlar hatırlamaz o anıdaki kişinin duygularıydı bunlar. Biliyordu çünkü onunla bunu o an yaşamıştı.
Hatırladığı kadarıyla görüsünü anlattı. Alastair her bir kelimede kaşlarını çatıyor sanki düşünceleri öbek öbek taşıyordu. Reanna en sonunda sustuğunda Alastair dalgın bakışlarıyla ona baktı bir kez daha. Yüzü nahoş bir şeyin ifadesiyle buruşmuştu.
"Eğer yemeğini bitirdiysen sana önemli bir şey göstermek istiyorum" dedi ciddi bir ifadeyle ayağa kalkarken. Reanna da ayağa kalkmış ve merakla onu takip eder olmuştu. Ana sarayın içinde uzun bir koridor boyunca yürüdüler en sonunda ana salonu andıracak kadar büyük bir odaya girdiklerinde Reanna duvarlardaki portrelere bakakaldı.
Duvarları süsleyen irili ufaklı altın çerçeveli tablolar görenleri büyülediği kadar ihtişamlarıyla da göz dolduruyordu. Alastair ise bunları pek çok kez gördüğünden olsa gerek hiçbirine bakmadan yürüyordu. En sonunda belki de içlerinde en büyük olan portrenin önünde durduklarında Reanna bu devasa portredeki tanıdık yüze baktı.
Masmavi gözleri belki de en çarpıcı yeriydi. Gece gibi kara saçlarının üstünden değerli taşlarla süslü tacı göğe kadar yükseliyor kraliyet pelerini geniş omuzlarından sarkıyordu. Sert çehresi gergin bir ifadeyle yoğrulmuştu. Ama en tanıdık olan yeri duruşundan akan kibriydi. Karşısındakini küçümseyici kibir bakışlarından akıyor gururla havaya kaldırdığı kafası gücünü gösteriyordu. Sert, ulaşılmaz ve acımasız görünüyordu.
Alastair de ondan gözlerini ayıramıyor gibiydi. Memnuniyetsiz bir ifadeye bürünmüştü. En sonunda sert bir sesle konuştu.
"Kral I. Boris de Ramonof. Solorus'un kurucu tiranı." Reanna'ya döndü hırçın denizi andıran aynı mavi gözlerle. "ve senin göründe ki kişi."
Lütfen yorum yapmayı ve oy vermeyi unutmayın. Hikayemin ilerleyişi hakkında fikrilerinizi merak ediyorum.
Sevgiyle kalın...
