İçeriğe geç

SEÇKİN KRALİÇE

Bölüm 20 · 14 dk okuma

SEÇKİN KRALİÇE

Bölüm 20

Sınırlar ve hisler

Balodan bir ay sonra Ethnes ile resmiyete dökülen antlaşma belki de Sodom'a vurulan büyük bir darbe olabilirdi. Bu durum Reanna'yı biraz rahatlatsa da hala içini kemiren kurtçuklar vardı. Ne yaparsa yapsın bir şeyleri kaçırıyormuş gibi hissediyor, bundan nefret ediyordu. Özellikle Hekim Obyen'in ortadan kaybolması fena halde canını sıkıyordu. Balo da ki o hengâmeden günler sonra bulabildiği küçük bir zamanda onu ziyarete gitmişti yanında ağzına kadar dolu bir kese ile beraber ama evine vardığında ne gelen vardı ne giden. Bunu biliyordu çünkü Alastair ile yaptıkları son konuşmanın minik izleri hala duruyordu.

Başına bir şey gelmiş olabileceği düşüncesi ihtimali oldukça yüksek olsa da torunuyla kaçmış olabileceğini de düşünmeden edemedi. Her iki türlü de yazık olacaktı çünkü Hekim belki de ülkede ki en iyisiydi. Onu elinden kaçırmak ileri ki planları için büyük bir kayıptı.

Başka bir sorun ise Alaric ve Dük Eckhartdı. Tartışmaları kıyı da köşe de kalsa da Reanna'nın gözünden kaçmamış, Alaric'in fazla fevri davranışları şüphesini görmezden gelemeyeceği kadar alevlendirmişti. Dük Eckhart'ın araştırmaya çomak sokmaya çalışması ise gözden kaçmamıştı. Belki ihanete ortak olmuş olabilirdi ya da daha fenası planlamış olabilirdi. Kıyı da köşede kalan eski anılar için zihnini yokladı. Her zaman düşük sınıfı hor görür, onuru için yaşardı. Dük'ün savaş meydanında verdiği cesurca muharebeleri de biliyordu. Kral'a olan sadakatini. Adını hiçbir ihanetin içinde de görmemişti. Tabii dedi iç sesi bu suikast de parmağı olduysa o başka. Alacurd'a baskın yapıp bilgileri alabilirdi ama örgüt başarısızlıklarından sonra yer değiştirmiştiler. Alastair'in araştırma ekibi hala izlerini sürüyor olsa da Reanna gerçek hainin bulunamayacağını biliyordu. Sürekli piyonla oyalanıp duruyorlardı ve bu Reanna'nın daha sabırsız olmasına neden oluyordu.

Alaric ise bambaşka bir muamma ve sinsi bir tehditti. Anılarında hovarda ve çekilmez biri olarak kalmıştı Reanna'nın. Alastair'in gölgesi altında kalmaktan nefret ettiğini biliyordu mesela Reanna. Birçok kez aynı ortamda bulunsalar da öyle pek konuşmuşlukları yoktu. Kırmızı gözlerindeki o kibir onu sevmemesinde ki en büyük etken olabilirdi. Düşmanlar tarafından pusuya düşürüldükten sonra akıntıya kapılmış ve bedeni bulunamamıştı. Pri nehrinin serin suları çok deli aktığından kısa sürede gözden kaybolmuştu. Ta ki Reanna'nın öldürüldüğü geceye kadar. O delice bakan gözleri ve vahşi hareketlerini unutamıyordu. Kendi babasını nasıl öldürdüğünü, abisini nasıl öldürmeye kalktığını. Nasıl kurtulmuştu? Tahta hak eden birini oturtacağını söylemişti ama kimdi? Hain miydi? Düşman mı? Şuan aralarında mıydı yoksa onu daha önce hiç görmemiş miydi?

Bilmediği o kadar şey vardı ki patlayacak gibi hissediyordu. Geleceği değiştiriyor olabilirdi ama yaptıklarının daha iyi bir sonuç doğuracağı meçhuldü. Belki de daha kötü olaylara kapı aralamıştı ya da o kapıyı kapatıp kilitlemişti. Şimdi ise ihtimaller denizinde rüzgâr olmadan teknesiyle süzülüyordu. Belirsizlik nefretinin temelinde yatan yegâne histi. Çünkü peşinden sıkıntıyı getirirdi ve sıkılmak insanlığın belki de en büyük lanetiydi. Yerinden kalkarak düşüncelerini bir kez daha bastırdı. Şuan yapması gereken başka bir şey vardı. Bu yüzden vakit kaybetmeden kütüphaneye yürüdü.

Alyssa'yı yine kitapların başında onları okşarken buldu. Önünde sürüklediği tekerlekli raf tıka basa kitap doluydu ve Alyssa her birini yavaşça alıyor ve narin bir okşamayla rafına yerleştiriyordu. Hayranlığı onu dalgınlaştırmıştı öyle ki Reanna dibine sokulana kadar onu fark etmedi. Reanna en sonunda yavaşça adını söyledi. Alyssa yerinden hafifçe sıçrarken korku dolu bakışları Reanna'yı buldu. Rahatlamayla gevşese de bedeni hala tedirgindi. Onu burada beklemiyor gibi şaşkınlıkta gizlenmişti bakışlarda.

"Üsteğmen" dedi en sonunda selam vererek. Sonra hemen ekledi heyecanla. "Sizin için ne yapabilirim?" dedi. Reanna kitaplara ardından ona baktı.

"Alaric'in aldığı kitabı görmek istiyorum" dedi fazla uzatmadan. Alyssa ilk önce şaşırsa da sonra "Tabii" demekle yetindi ve bir kez daha Reanna'nın önüne düştü. Birkaç kitaplığın arasından geçtikten sonra birsinin önünde durdu. Rafa uzanarak kitabı nazikçe çıkararak Reanna'ya uzattı. Kararsız melül bakışları kitabın üstünde geziniyordu. Onu vermek istemiyor gibi görünse de uzatmıştı. Reanna yavaşça kitabı elinden alarak sayfalarına göz gezdirmeye başladı. Bir yandan da asıl sorgusunu gerçekleştiriyordu.

"Prens bunu ne zaman getirdi?" kısa süren sessizliğin ardından genç kadın kısık bir sesle konuştu.

"Tam bir ay önce"

"Herhangi bir şey söyledi mi?"

"O gelmedi. Uşağı bıraktı." Reanna kafasını kaldırarak Alyssa'ya baktı. "Uşağı mı?" dedi sonra merakla. Kafasını salladı Alyssa.

"Evet sizden bir baş daha kısa hafif toplu bir adamdı. Saçlarının ortası tamamen dökülmüştü ama kafasının yanlarında birkaç beyaz saç vardı. Yüzü hafif uzun, burnu da suratına göre büyüktü. Kalın kaşlarına oranla siyah gözleri küçüktü. Tüm uşakların giydiği üniformayı giyiyordu ama yakasının biri içinde kalmıştı" diyerek sustu. Reanna bu kadar detaylı anlatıma kaşlarını kaldırarak tepki verdi.

"Ne kadar süre kaldı? Bir şey dedi mi?"

"Hayır. Kitabı bırakıp gitti"

Reanna belki de yarım dakika bile aynı ortamda bulunmadığı birisinin eşkâlini nasıl bu kadar ayrıntılı hatırladığına aklı ermiyordu. Zeka gerçekten mükemmel bir şey olduğu kadar tehditti de.

"Sen de bu kadar kısa sürede onu gözlemledin öyle mi?"

Kafasına parmağıyla vurarak pas parlak ağzı kulaklarında bir gülümseme attı Reanna'ya. "Size söyledim. Gördüğüm ve okuduğum hiçbir şeyi unutmam." Etrafında dönerek derin bir nefes aldı. Tahta ve eski kitapların kokusunu ciğerlerine kadar çekmişti. "Tüm bunları unutmak yazık olurdu" dedi evhamla. Reanna ona bakmakla yetinse de sesini çıkarmadı. Bir hazine bulmuştu.

Kitabı kapatarak ona yaklaştı. Alyssa'nın hülyalı bakışları ürkekçe Reanna'ya kaydı.

"Dük Eckhart'ın kim olduğunu biliyorsun öyleyse." Alyssa tereddütle kafasını salladı.

"Daha önce buraya geldi mi?"

"Evet"

İşte aradığı cevap buydu. İpucu yakalamış olabilirdi.

"Ama onu bir kez dördüncü katta gördüm" dedi Reanna sormadan. Duydukları Reanna'nın duraksamasına neden oldu. Alyssa bunu fark etmemiş gibi konuşmasına devam etti.

"Merak ettiğim bir kitaba bakmak için gizlice üçüncü kata çıkmıştım. Ben kitaba bakarken baş üstadın anahtar sesini duyduğumu hatırlıyorum. Yakalanacağım korkusuyla ilk bulduğum araya girdim. Rafların arasından merdivenin en tepesi görünebiliyordu. Baş ütadın ardında Dük Eckhart'ı gördüm. Mor bir ceket ve siyah pantolon giymişti. Altın apoletleri omuzlarından sarkıyordu. Ellerini arkasında bağlamıştı ve gergin olduğunu hatırlıyorum. Hiç konuşmadan içeri girip kapıyı kapattılar. Bende saklandığım yerden çıkarak tekrar buraya döndüm."

Demek yasaklı bölüme girmişti. Kralın haberi var mıydı? Ne arıyor olabilirdi? Sonra genç kadına baktı merakla.

"Yasak olduğunu sanıyordum. Sahi sen nasıl girebiliyorsun?" Alyssa şokla irileşen gözleriyle sağı solu taradı telaşla.

"Hıştt. Birisi duyarsa sonum olur." Diye fısıldadı. Sonra gözlerini yere dikerek fısıltıyla konuştu. "Ben kütüphanede çalışan herkesin giriş çıkış saatlerini biliyorum. Bilhassa üçüncü kattakilerin ve Baş üstadın. Kısacık bir boşluk oluyor o zaman o katlara çıkabiliyorum ama hala dördüncü kata girebilmiş değilim. Kilidi açmaya çalışsam da başaramadım. Bende üçüncü katta ki kitaplarla yetiniyorum işte." Diyerek omuz silkti. Reanna Alyssa'yı süzdü. Kısa sessizlik kafasında dönen çarkların sesiyle her an bozulabilirdi. Reanna o katlara çıkamazdı belki. Zaten araştırma için vakti de yoktu ama Alyssa bunun için biçilmiş kaftandı.

"Senden bir şey rica edebilir miyim?" diye sordu kibarca. Tehdidi denemeyecekti bu sefer. Onunla arkadaş olmak daha akıl karıydı çünkü böyle bir zeka pekala bulunmaz bir cevherdi. Alyssa şaşkınlıkla kafasını kaldırarak ona baktı. Merakı ve tedirginliği apaçık okunuyordu. Açık bir kitap gibiydi.

"Eğer birini öldürmemi veya bir şey çalmamı istemeyeceksen olur." Reanna gülmekten kendini alamadı.

"Merak etme birini öldürmek istesem bunu sana yaptırmazdım. Emin ol bu dünya da çalacak kadar isteyeceğim hiçbir şey yok." Gülümsemesi kıvrılmaya dönerek "Sadece senden bir konuyu araştırmanı isteyecektim" dedi.

Alyssa'nın gözleri parlayarak öne atıldı. "Araştırmak mı? Hangi konu? Eğer Solorus bilgeleriyse sana baştan sona anlatabilirim." Daha konuşacaktı ki Reanna onu hayır anlamında kafasını sallayarak susturdu.

"Hayır." Diyerek kısık sesle konuşmaya devam etti. "İstediğim bilginin üçüncü katta olacağına eminim." Duraksadı. İsteyeceği şey onun aklına şüphe düşürür müydü? Ama Alyssa'nın parlak meraklı suratını görünce kuruntusu uçtu. Alyssa'nın ilgilendiği tek şey bilgiye olan açlığıydı. "Senden geçmişe dönme veya ruh aktarımı büyülerini araştırmanı istiyorum. Tabii böyle şeyler varsa. Eğer bu anahtar kelimeler yoksa bunlara en yakın araştırmaları bulmanı istiyorum" dedi sakin bir sesle. Alyssa şaşırsa da sorgulamadı. Kısacık bir duraksamanın ardından kafasını onaylarcasına salladı.

"İstediğini bulacağım. Araştırmam bittiğinde sana haber veririm" Reanna rahatlayarak ona sarılmamak için kendini zor tuttu.

"Teşekkür ederim. Sana ne istersen vereceğim" dedi Reanna gülümseyerek. Alyssa gülümseyerek bir kez daha Reanna'ya doğru heyecanla atıldı.

"Bana Diamond'ı verebilir misiniz?" dedi büyük bir beklentiyle. Reanna tek kaşını kaldırarak baktı. Sonunda onun ilk kitaptan bahsettiğini anladı. İlk kitabın nerede olduğu bilinmediği gibi varlığı bile sorgulanabilirdi ama bunu ona söylememeyi tercih etti.

"Ben de değil" demekle yetindi. Alyssa'nın gözlerindeki ışık sönerek yerini ilgisizliğe bıraktı. Geri çekilip "Ah öyleyse başka bir şey istemiyorum" dedi. Rafta ki bir kitabı düzeltirken sakince konuştu. "Tek istediğim o."

Alastair raporları öfkeyle masaya savurdu. Sör Nicholas yerdeki kağıtlara ifadesiz bir suratla baktı.

"Alacurd'un bu kadar iyi saklanması hainin varlığını daha da güçlendiriyor." Alastair öfke dolu bakışlarını kaldırarak en sadık şövalyelerinden olan gölgesi Nicholas'a baktı. Yüzünden hiçbir şey okunmuyordu.

"Size onu getiremediğim için cezalandırılmayı hak ediyorum majesteleri" dedi mahcup sert bir sesle. O an Alastair sol kolunu kes dese gözünü kırpmadan yapardı. Alastair derin bir iç çekerken bıkkınlıkla geriye yaslandı.

"Sana dilini kes ya da gözünü oy desem yapacağını biliyorum." Sör nicholas bunu yapmaya hazır bir vaziyette eli hançerinin olduğu yere gitti. "Ama" dedi Alastair keskin bakışlarını ondan çekmeden "Benim sakat bir askere değil mutlak sadakate ihtiyacım var"

Nicholas elini kalbine götürerek diz çöktü. "Yemin ederim ki onurum, sadakatim ve canım sizindir. Size hizmet etmekten gurur duyuyorum" dedi yüksek tok bir sesle. Sonra kafasını kaldırarak Alastair'e baktı. "İzin verirseniz size istediğiniz şeyi sunmak istiyorum."

"Nedir o?" dedi Alastair ifadesiz bir suratla. Kalkması için de işaret etmişti.

Nicholas ayağa kalkarak kapıya gitti ve kısa süre sonra içeriye küçük bir kız çocuğuyla girdi. Küçük kızın koyu siyah saçları iki yandan bağlanmıştı. Sağlıklı yüzü tombul, ürkek mavi gözleri pas parlaktı. Siyah bir elbise giymişti ve kucağında kocaman bir pembe tavşan taşıyordu. Nicholasın elini ise sımsıkı tutmuştu. Ağladığı kızarık gözlerinden belliydi ama şimdi o gözlerde bariz bir korku vardı. Alastair yerinden doğrularak küçük kızın yanına gelerek diz çöktü. Küçük kız korkarak Nicholas'ın bacaklarına yapıştı.

"Bu o mu?" dedi kıza gülümserken ama soru Nicholas'a yönelikti. "Evet Majesteleri" dedi hızlıca. Alastair'in gülümsemesi daha da büyüyerek kıza bir kez daha baktı.

"Merhaba ben Alastair senin adın ne?" dedi en sevecen olmaya çalıştığı bir sesle. Küçük kız irkilerek kafasını kaldırıp Nicholas'a baktı. Ondan işareti almış olacak ki kafasını tekrar prense çevirip yavaşça konuştu.

"Larim"

"İsmin çok güzel Larim." Sonra kafasını tavşana çevirerek sahte bir merakla sordu. "Tavşanının adı ne?" Larim ilk tavşanına sonra bir kez daha prense baktı.

"Pamuk" dedi en sonunda sesi biraz daha çıkarak.

"Pamuk biraz yalnız görünüyor. Arkadaşları olsun ister misin?" dedi alastair yumuşak bir sesle. İşte bu Lairm'in dikkatini çekmişti. Bacaktan ayrılarak tavşanına sıkı sıkı tutundu ve kafasını salladı. Alastair gülümseyerek doğruldu ve elini küçük kıza uzattı.

"Yeni arkadaşların gelene kadar benimle beklemek ister misin?" Larim çekinerek bir ele bir de prense baktı. En sonunda kafasını çevirip Nicholas'a baktı. Yine işareti almış olacak ki büyük eli tuttu sıkıca. Alastair onu koltuğa götürerek köşeye oturttu. Nicholas'a dönerek emri verdi.

"Oyuncakları ve atıştırmalık birkaç şey getirmelerini söyle." Kıza dönerek başını okşadı. "En önemli misafirimizi de getirmeyi unutma elbette" dedi sakin bir sesle ama Nicholas altındaki öldürücü sertliği algılamıştı. Kafasını eğerek ve kıza da son bir bakış atarak odadan dışarı çıktı.

Obyen günler sonra zindandan çıktığından gözleri kamaştı. Muhafızlar yine hiçbir şey demeden onu yaka paça götürüyorlardı. İdam edileceğini düşündüğünden direnmeye çalışsa da sonuç nafileydi. En sonunda geniş bir kapını önüne getirildiğinde korkuyla sağa sola baktı. Muhafızlar kapıyı açtıkları anda şokla donakaldı. Sanki başından aşağıya kaynar sular dökülmüştü. Nerede nasıl kiminle olduğunu unuttu. Tek düşünebildiği karşısındaki torunuydu.

Larim irili ufaklı pek çok pelüşün arasında oturmuş envai çeşit çikolatalardan yiyordu. Elleri ve ağzı çikolatayla kaplıydı ama o bunu hiç umursamıyor gibi görünüyordu. Elindeki bitince başka bir tanesine uzanmaya çalıştı ama kısa kolu yetişemediğinden dönerek kocaman gözleriyle prense baktı. Alastair istediğine uzanırken diğer eline de küçük bir dilim meyve vermişti. Küçük kız sevinerek iştahla yemeye devam etti.

"Larim" dedi obyen mırıltıyla. Hala olayın şokunu atlatamamıştı. Küçük kız oyuncaklara ve yemeğe o kadar odaklıydı ki onu duymadı ama Alastair onu duymuştu. Sert bir ifadeyle ona döndü.

"Adamlarım seni araştırdıklarında bir torunun olduğunu söylediklerinde şaşırdığımı itiraf etmeliyim." Dedi sakin bir sesle. "Sonuçta kaçak olarak yaşıyordun. Kim bir çocuğu da peşinden sürüklerdi ki?" kafasını hayal kırıklığıyla sağa sola salladı. "Neyse ki onu bulmam o kadar zor olmadı." Alastair sahte bir gülümsemeyle bakıyordu şimdi ama altında maskelediği o hiddet kırmızı gözlerini ona dikmişti.

"Şimdi nerede kalmıştık?"

Reanna gecenin bir vakti prensin huzuruna çağrıldığında işlerin kendi lehine gitmediğini anlamıştı. Geri döndüğünden beri altı ay geçmişti ve bu süreçte pek çok şey başardığını düşünüyordu. Eh dedi vicdanı ölürsek bile en azından rahat olacağız. Prensin şahsi yatak odasına girdiğinde gözleri onu aradı ama odanın hiçbir yerinde yoktu. En sonunda balkonun sonuna kadar açık kapıları gözüne ilişti. Beyaz perdeler yine rüzgarın şiddetiyle dalgalanıp iniyordu. Mavi gece beyaz ışıltıyla birleşerek odaya doğuyordu. Mum alevlerine nazaran ayın parlaklığı daha aydınlatıcıydı. Oraya doğru emin adımlarla yürüyerek onun tam arkasında durdu.

Arkası dönüktü. Beyaz pervaza yasladığı çıplak kolları gergindi. Gömleğini dalgalandıran rüzgar gece karası saçlarını da savuruyor karışmasına neden oluyordu. Ay ışığı o gece ki gibi tam odaya yansıyordu. Bu yüzden Alastair karanlık bir silüet olarak görünüyor olsa da bedeninin çevresinde oluşan gümüş hare onu az da olsa aydınlatıyordu. Yine o günkü gibi ölümcül bir zarafet içeriyordu. Prens en sonunda arkasını dönerek Reanna'nın gözlerine içine baktı. İfadesiz bakışlarda bir öfke bir hiddet aradı ama masmavi gözler bunların hiçbirini taşımıyordu. Sert çehresi sakin, dudaklarında küçük bir kibir kıvrımı vardı. Sadece göz kırpmadan ona bakıyordu. Bu dik bakışlar ruhunu arıyordu sanki. Aradığı şeyi bulduğunda ise hınzır bir gülümsemeyle çekip çıkaracaktı.

"Bugün yeni bir arkadaşım oldu" dedi sakin bir sesle. Tamamen Reanna'ya dönmüştü bu sefer. Rüzgar saçlarını yüzüne savurunca geriye doğru taradı ama inatçı tutamlar açık alnına bir kez daha döküldü. Gömleğinin yakası çıplak göğsüne doğru kaydı ama bunu umursamıyor gibiydi. Her zaman ki tertip ustası yerini umursamaz bir genç adama bırakmıştı.

"Adı Larim" dedi yine aynı sakinlikle. Reanna biliyordu ki bu fırtınadan önceki sessizlikti. Anlaşılan belirsizlik teknesi alabora olacaktı.

"Onu sen de tanıyorsun değil mi?" dedi vahşi bir ifadeyle suratına bakarken. İşte gerçek arkasından kıvrıla kıvrıla çıkıyordu. Eller Alastair'in yakasına paçasına yapışmak için aceleciydi ama onun hiddetinden korktukları içinde çekiniyorlardı. Çünkü Alastair şuan tam olarak ölümcül bir ifade barındırıyordu. Gittikçe koyulaşan mavi gözlerinin üstüne kaşları çatılmıştı. Yavaş sessiz adımlarla yürüse de sanki her bir adımında saray sallanıyordu.

"Demek öğrendiniz." Dedi sakin bir sesle. Kaçmayacaktı. Yüzleşmeye hazırdı. "Ama sandığımdan daha geç oldu. Anlaşılan Obyen Caleb'in annesinin adını çok geç söylemiş" dedi düşünür bir ifadeyle. Alastair duraksadı ve en sonundan kahkaha attı. Eğlenceden yoksun tok kahkahalar daha çok öfkeliydi. "Haklısın" dedi en sonunda kahkahaları bir bıçak gibi kesilirken. "İlk şüphelendiğimde seni sorgulamalıydım. Askeriye alanında bana kederle baktığında ya da tam burada bana özlem dolu pişmanlıkla baktığında." Dedi önünde dururken. İri cüssesi ışığı kestiğinden tamamen karanlıktaydı. Sadece tek parlak yeri olan alev alev yanan gözleriydi.

"Size kimliğimi açıklayacağımı söylemiştim ama bana güvenmek yerine daha zor bir yolu seçtiniz." Sakin ifadesi çıldırtıcı olmalıydı ama elinde değildi. Üstüne rehavet çökmüş, vücudu ruhunu taşıyamaz olmuştu. "Bana direkt sorsaydınız size söylerdim." Dedi dürüstlükle.

"Neden en başında başka bir kimliğe bürüneceğine bildiklerini anlatmadın?" dedi sert bir sesle.

"Casus olduğumu düşünürdünüz. En iyi ihtimal beni sorgular ve en sonunda da ordudan atardınız ama ben bunu göze alamazdım. Orduda kalmam gerekiyordu ve bende size bilmediklerinizi ortaya çıkararak yardım ettim." Omuz silkti.

Alastair'in öfkeden kudurduğunu görebiliyordu. Belki kendini savunsa o da her şeyi kusacaktı.

"Neden?" dedi en sonunda "Neden orduda kalman gerekiyordu?" Dişlerini sıkıyor olmalıydı ki yanakları dalgalanıyordu. Kafasını kaldırarak gözlerine dik dik baktı. Duruşu kendinden emin kuyruğu dikti. Bir panterin karşısında ev kedisi gibi göründüğünü bilmesine rağmen duruşundan ödün vermedi.

"Savaşı engellemek için." Dedi kararlı bir sesle.

"Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?" yutkunan Alastair'in bakışları Reanna'nın yüzünün her bir karesinde gezindi.

"Size bunu söyleyemem" dedi Reanna gözlerini kaçırarak. "Ama şunu bilin ki Solorus'a hiçbir zaman ihanet etmedim." Son söyledikleri ortama bomba gibi düştü. Dosdoğru gözlerine bakıyordu yine.

"Neden söylemiyorsun?"

"Çünkü bana inanmazsınız. Kimse inanmaz."

"Beni tanıyormuşsun gibi konuşuyorsun."

"Çünkü tanıyorum. Mantığınızın kabul etmediğini ne görür ne duyarsınız. Sizin için iki temel gerçek vardır. Adalet ve Erdem." Kısa bir sessizlik oldu. Reanna ise açtı ağzını yumdu gözünü.

"Bu yüzden bana güvenmenizi istedim. Söylediklerim ne kadar doğrularınıza ters düşerse düşsün inanacaktınız. Çünkü siz doğruyu benimle arayacak olan tek kişiydiniz" 'Arkadaşım olan tek kişi. Omuz omuza çarpıştığım kişi. Ailem olan kişi.' Dedi içinden ama dudaklarını ısırarak ağzına dolan kelimeleri bir bir yuttu. Reanna çok fena yanılmıştı. Bu tanımadığı Alastair de arkadaşını görmüştü hep. Ona göre davranmış içinde hep bir umut taşımıştı ama görmek istemediği gerçek ona bir tokat gibi çarpmış geçmişinden onu çekip çıkarmıştı. Hayal kırıklığı, kendine olan öfkesi boğazına yumru gibi oturdu. Yutkundukça daha da battı. Duygusallığın sırası değil diyerek kızdı kendine. Gözlerini yere indirerek yoğun bakışmalarını kesti. Yoksa dolan gözleri her an boşalabilirdi. Köşe bucak kaçtığı kaosa bile isteye adım atınca bir gün dayanamayacağını biliyordu. Anlaşılan kırılma noktası onun yanıydı.

"Size karşı büyük bir suç işlediğim için özür dilerim. Cezalandırılmayı hak ediyorum Majesteleri." Dedi zar zor ama sesi bir kez bile titrememişti. "Ama şunu bilin ki kanımın son katresine kadar doğrularım için savaşacağım."

Sessizlik öyle bir andı ki kalbinin hızlı ritmini duyabiliyordu. Onun nefesinin sesi bile kulağında çınlıyordu sanki. Kafasını kaldırmadan muhafızları çağırmasını bekledi ama sessizlik gittikçe uzadı. Düşünce karmaşası bilincini tüketti. En sonunda bir hareketlenme oldu.

Alastair'in soğuk parmağı çenesinin altını nazikçe okşayarak kafasını kaldırdı. Şokla çarpılan bedeni nefes dahi almayı bıraktı. Göz göze geldiklerinde o masmavi gözlerde ki hiddetin durgun denize ışık olduğunu gördü. Sanki kumsalda gelgiti izliyormuş gibi huzur barındırıyordu.

"Sana inanacağım" dedi en sonunda yumuşak yatıştıran bir sesle. "Aklım yoluma taş koysa bile inanacağım çünkü kalbimde bu doğru hissettiriyor."

Bölüm sonu

7 yorum