İçeriğe geç

SEBEBİ SEN

Bölüm 5 · 9 dk okuma

SEBEBİ SEN

Bölüm 5

4. Bölüm

•4. BÖLÜM•

6 Yıl Önce...

"Anne ben çıkıyorum." Ahşap ayakkabılığın üzerindeki el izleri dolu olan aynada kendime son kez bakıp kıvırcık, kahverengi saçlarımı düzelttim. Siyah tişörtümü ve siyah, dar kotumu olmayan tozlardan arındırdıktan sonra mutfaktan çıkan anneme bakışlarımı çevirdim.

Kaşlarını çatmıştı ve büyük ihtimalle nereye gittiğimi sorguluyordu. Gözlerimi istemsizce devirdim. "Anne sabah söyledim ya, Ayşe'nin anne ve babası köye gitmiş. Bu gece korkmamak için beni yanında kalmaya çağırdı."

Yüzündeki aydınlanmadan hatırladığını anlayınca benimde yüzümde gülümseme oluştu. Güzel annem benim. İkiz kardeşlerim onu fazlasıyla yorduğu için sık sık böyle unutkanlıklar yaşıyordu. Her ne kadar ben yardımcı olmaya çalışsam da bir annenin verdiği ilgiyi veremeyeceğim için kardeşlerim sürekli annemin eteklerine yapışık bir şekildeydi.

Aklına bir şey gelince irileşen gözlerine baktım. "Pırasalı börek yapmıştım. Hem size bir tabak koyayım hem de Pars abine. Ayşe'lere giderken ona da verirsin. O da evde yalnızmış." Biliyordum. Ayşe söylemişti. Pars "abinin" babası Ayşe'nin amcasıydı ve köye giderlerken hep birlikte gitmişlerdi.

Pars abi, tam 3 yıldır yani buraya taşındığımızdan beri benim platonik aşkım olan kişi. İlk gördüğüm an vurulmuştum ona, siyah gözlerine. Ama her platonik aşkta olduğu gibi o benim farkımda bile değildi. Her zaman çatık kaşlı, sinirli ve uzaktı. Bazen Ayşe sayesinde bir iki kelimelik konuşma şansımız olurdu ve o bana her seferinde "Adın neydi senin?" diye sorardı. Yine de kalbime söz geçiremiyordum işte.

Anneme herhangi bir cevap vermememe rağmen o çoktan koridorda kaybolmuş ve 88 saniyenin ardından da elinde 2 tabak börekle karşımda dikilivermişti. Hazırladığım sırt çantasını yerden alıp sırtıma geçirdikten sonra annemin elinden üzeri peçeteyle kapalı olan 2 tabağı alıp uzandım ve yanağına sesli bir öpücük bıraktım.

"Seni seviyorum anne."

"Bende seni seviyorum güzel kızım. Gece korkarsanız buraya gelin. Hem zaten neden orada kalıyorsunuz ki? Keşke Ayşe gelseydi de burada kalsaydınız."

Kapıyı açarken hafif sitemle söylendim. "Anne bilmiyorsun sanki ikizler asla bizi rahat bırakmıyor. İki dedikodu bile yapamıyoruz."

İkimizde karşılıklı hafif bir şekilde güldükten sonra annem anlayışla "Haklısın." dedi. Sonra apartmana çıkıp dolu ellerimle el sallıyormuş gibi yaptım ve merdivenlere yöneldim. 45 merdiven sonunda sokaktaydım.

Ayşe ve ailesi bizim yan apartmanımızda yaşıyordu. Tabi Pars abi ve ailesi de onların bir alt katındaydı. Her ne kadar karşılaşmak istemiyor olsam da kısaca tabağı uzatıp hemen Ayşe'ye koşacaktım. Kısaca dediğime bakmayın zaten o benimle konuşmazdı ki. Varsa yoksa serseri arkadaşlarıyla takılır, ben ve benim gibi mahalle kızlarına da her zaman küçümseyici bakışlar atardı. Ayşe'den duyduğuma göre arkadaşları da pek tekin değildi. Hatta geçenlerde onu pis bir işe bulaştırdıkları için ailesiyle ciddi bir tartışma yaşamıştı.

Umarım başına bir bela almadan o arkadaşlarından uzak durmayı akıl eder. Yoksa her an onunla ilgili kötü bir haber gelecekti ve bundan ölesiye korkuyorum.

Binaya girdiğimde cesaret vermesi için derin bir soluğu içime çekip ağır ağır verdikten sonra kendi kendime mırıldandım. "Hadi Peri, yapabilirsin. Sadece tabağı vereceksin ve iyi akşamlar dileyip defolup gideceksin." Başımı kararlılıkla salladıktan sonra bi üst kata çıkmaya başladım. 1,2,3...12,13...24 ve 25. Merdivenin bitişiyle zile bastım. Beni yadırgamayın, saymak benim için nefes almak kadar doğal bir şey. Hep sayarım, kendimi bildim bileli her şeyi sayarım.

O kadar çok bekledim ki kapı açıldığında tam da dönmüş merdivenlere yönelmiştim.

Bir insan kapıda 289 saniye bekletilir mi?

Ama arkamı döner dönmez onun kıpkırmızı olmuş siyah gözleriyle karşılaşmayı asla beklemiyordum. Bana kısa bir bakış attıktan sonra öylece, boş boş etrafa bakınmaya başladı. İster istemez çatılan kaşlarımla bir adım yaklaştım. Görünen o ki sarhoştu. Sağ omzunu kapı pervazına dayamış oldukça güç bir şekilde ayakta duruyordu. Onu hiç böyle görmemiştim.

"Ne oldu?" Pürüzlü sesiyle kelimeleri yuvarlaya yuvarlaya konuştuğunda buraya neden geldiğimi hatırladım.

"Şey," diye mırıldandıktan sonra elimdeki tabaklardan birini hafifçe kaldırarak dikkatini oraya çektim. "Annem pırasalı börek yapmış. Sana da gönderdi." Gülümsedim ama umarım bu gülümseme karşıdan acı çekiyormuş gibi bir yüz ifadesi olmamıştır. Çünkü şu an oldukça gerginim.

"Geç içeri." dedikten sonra tam ağzımı açmış itiraz edecektim ki bir daha bana bakmadan arkasını dönüp evin içine girdi.

Bana oldukça uzun gelen bir süre orada dikilip kendimi sorguladım. Belki saniyeler sürmüştü ama bana uzun uzun dakikalar gibi geldi. Ve o an ilk defa saniyeleri saymadığımı fark ettim. Girmeli miyim? Yoksa girmemeli miyim? Kararım girmekten yana olunca usulca ayakkabılarımı ayaklarımın yardımıyla çıkartıp eve ilk adımımı attım.

Ev çok ağır bir şekilde alkol kokuyordu. Neden ya da ne kadar içtiğini Allah bilirdi. Ve ben kesinlikle bilmek istemiyorum. Mutfağa girip tabağı masaya bıraktım. Tam dönüp bu evden çıkacağım esnada tezgahın üzerindeki boş alkol şişeleri dikkatimi çekti. Oldukça fazlaydı. Gözlerimle kısaca saydığımda 13 adet gördüm. Kim bilir salon veya odasında ne kadar daha vardı.

Ne derdi vardı da bu kadar içmişti ki?

İç çekerek tabağı ona bıraktığımı söylemek için arkamı döndüğümde onun sert, kemikli göğüsüyle çarpıştım. Alnım çarpmanın etkisiyle acıyınca bir adım geri atıp alnımı ovuşturdum. Öyle kitap ya da filmlerdeki gibi kaslı bir vücudu yoktu hatta onun için zayıf bile diyebilirdiniz ama oldukça uzundu. Bu yüzden alnım gerçekten kemiklerinin sertliğiyle acımıştı.

"Pars abi." diye sitem ettiğimde o sessizce durmaya devam etti. Tek elimle masayı işaret ederek "tabağı bıraktım." dedim.

Ardından yanından değmemek için büyük bir itinayla geçip kapıya doğru bir adım atmıştım ki sesini duydum. "Biraz kalsana."

Ona dönmeden "neden?" diye sordum. Neden kalmamı istiyordu ki şimdi? Başka zaman olsa bırak benimle 2 kelime konuşmayı, yüzüme bile bakmazdı.

"Sadece kal." diye kısa bir duraksamanın ardından konuştu.

Ona olan aşkım hiçte öyle azımsanacak bir şey değildi. Bu zamana kadar hiç belli ettiğimi düşünmüyorum ama kalbimde her geçen gün büyüdükçe büyüyordu. Halbuki bir insan neden yüzüne bile bakmayan, sürekli küçümseyici bir şekilde konuşan bir insana aşık olurdu ki?

Yaşadığım ikilemden sonra ağır ağır ona döndüm. O, kızarmış kara gözlerini bana dikmiş derin nefeslerinin arasından beni izliyordu. Alnına dökülen simsiyah saçları, ince burnu ve kemikli yüzü ona egzotik bir hava katıyordu. Sertçe yutkunup gözlerimi saniyelik olarak kapatıp geri açtım. Şu an şapşal bir aşık gibi davranmanın zamanı değildi.

Ama o bana bir adım atıp hiç beklemediğim bir anda sağ elini bel boşluğuma yerleştirdi ve hızlı bir hareketle beni kendine çekti. Diğer elimden aldığı tabağı göz temasımızı hiç bozmadan masaya, diğer tabağın yanına bıraktı. Öyle ani gelişmişti ki şaşkın bir nefes alırken vücutlarımızda birbirine yapışmıştı. Şimdi göz gözeydik. Benim şaşkınlıktan açılan gözlerimin aksine onun gözleri kısık ve buğulu bakıyordu. Bakışlarında anlamlandıramadığım bir şeyler vardı.

Beynim kaç buradan Peri diye haykırırken kalbim bir kuş gibi kanat çırpıyordu.

Hain kalbim...

Gözleri ağır ağır gözlerimden saçlarıma, yanaklarıma, oradan da boynuma kaydı. Ardından da dudaklarıma çıktı. O dudaklarıma kenetlenmiş bir şekilde bakarken istemsizce dilim dışarı çıktı ve ağır bir şekilde dudaklarımın arasında gezindi. Yüzünde yan bir gülümseme oluştuğunu fark ettiğimde utanç tüm bedenimi sardı. Eğer esmer değil de beyaz tenli bir insan olsaydım şu an bir pancar kadar kırmızı olacağıma eminim.

Sonra yaklaşmaya başladı. Başı bana ağır ağır eğilirken panik içerisindeydim. Beni öpecek miydi? Beni? Ben Peri'yi? Farkında bile olmadığı beni? Adem elması bir kaç kez aşağı yukarı hareket ederken bende sertçe yutkundum. Tam dudakları dudaklarımla buluşacağı esnada kaslarımı tekrardan hissetmeye başladım ve ani bir hareketle başımı yana doğru çevirdim. Dudakları yanağımla buluştuğunda yine sert bir şekilde yutkunurken gözlerimi sımsıkı kapattım. Sinirlendiğini sertleşen vücudundan ve baskısı artan belimdeki elinden hissedebiliyordum.

"Neden kaçıyorsun Peri? Seninde beni istediğini çok iyi biliyorum."

Başımı tekrar çevirip yüzüne bakabilmek için yukarı kaldırdığımda onun öfkeli ama şehvetli bakışlarıyla karşılaştım. Cevap veremedim. Ne cevap verebilirdim ki? Meğerse her şeyin farkındaymış. Bende salak gibi hiç belli etmediğimi düşünüyordum.

"Neden öyle şaşkın şaşkın bakıyorsun? Sürekli beni gözlerinle yediğinin farkında değilim mi zannediyordun?"

1 dakika, Ne? Gözlerimle mi yemişim? O nasıl bir benzetme?

Tekrar bana yaklaşmaya başladığında aklımdaki bin soruyla bu sefer kıpırdayamadım. Sıcak ve ıslak dudakları, kuru ve buz gibi olmuş dudaklarımla buluştuğunda gözlerim kendiliğinden kapandı. Bunun hayalini, onu öpmenin hayalini o kadar uzun zamandır kuruyordum ki o an ağlayacağımı düşündüm. Hatta kapalı gözlerimin ardında gözlerimin sulandığını bile hissettim.

Eli belimi okşarken beni hafif hafif geriye doğru yönlendirdiğini fark ettim ama kalbimde, beynimde ve görünen o ki bacaklarımda ona itaat ediyordu. Kısacası vücudum tamamen teslim olmuş gibiydi. Beni bir yandan derin derin öpüyor bir yandan belime yerleştirdiği iki eliyle okşuyordu. Mutfaktan çıktığımızı güç de olsa anlamıştım.

Bacaklarımın bir yere çarptığını hissettim. Ardından da sırtım yumuşak bir zeminle buluştu. Pars abi, ya da Pars yatakta üzerimdeydi. Dudaklarını dudaklarımdan hiç ayırmamış beni derin derin öpüyordu. Ve sanırım... sanırım bende onun öpücüğüne karşılık veriyordum. Sanki bir rüyada gibiyim. Belki de gerçekten de bir rüyanın tam ortasındayım. Kim bilir?

Ellerinin tişörtümün eteklerini kaldırdığını ve ellerinin keşfetmek için yola çıktığını hissettim. Tişörtüm kafamın üzerinden sıyrılıp yeri boylarken veya pantolonum çalışma masasının üzerindeki yerini alırken sanki her şeyi uzaktan izliyor gibiydim. İkimizde tüm fazlalıklarımızdan kurtulduğumuzda işin ciddiyetinin farkına vardım. Ama vücuduma söz geçirip oradan kaçamadım. İşin garip ve kötü tarafı bunu istiyordum.

Seviyorum, hem de çok. O kadar çok seviyorum ki şu an dokunduğu her yerden kıvılcım çıktığına yemin edebilirim. Ve hareketleri öyle asabi ya da sert değil. Sanki beni incitmekten korkar gibi, şefkatli. Vücudunu iki bacağımın arasına yerleştirdiğinde kısık gözlerle onu izledim. Bakışları derin, duygu doluydu. En çokta şehvet...

Dudakları boynumla buluştuğunda tüm vücudum kontrol dışı titredi. Ellerim önce omuzlarını kavrayıp sıktı , ardından da sırtına ulaştı. O an yaşadığım duygular o kadar güçlüydü ki bir an tırnaklarımı sırtına geçirdiğimi fark edip canını acıtmaktan çekindim. Ama bu onun umrunda bile değildi ve bu esnada dudakları boynumda, çenemde ve dudaklarımda geziniyordu.

Bana kısa ama çok anlamlı bir bakış attığında bacaklarımın arasındaki yerini de daha iyi ayarladı. Bir yandan elleri hala vücudumda gezinirken dudaklarımın arasından bir inilti kaçtı. Ve bu da onun için yeterliydi. Bu onun için bir onaydı.

Ve sonra oldu.

Hayır diyemediğim, içten içe çok istediğim ama sonrasında çok pişman olacağım şey oldu. O sarhoştu, bense aşık. Olan olmuştu, geri dönüşü yoktu. Yanıma ter içerisinde yığıldığında yüzümde tebessüm oluştu. Başımı ona çevirdiğimde gözlerini kapatmış derin derin soluduğunu gördüm. Elimi kaldırıp terden alnına yapışmış siyah buklelerini düzelttim. Ama bunu yapmamla birlikte başını diğer tarafa çevirdi.

Bir süre bir ona, bir de havada asılı kalan elime baktım. Yüzümdeki tebessümde aynı elim gibi donup kalmıştı.

"Eşyalarını toparlayıp çık. Börek için teşekkürler."

Ne?!

"Börek için teşekkürler mi?" Her ne kadar şu an yıkılmış durumda olsam da sesimin titremediğine şükrettim. "Sen ne dediğinin farkında mısın?"

Ani bir hareketle kalkıp sırtı bana dönük bir şekilde yatağa oturdu. "Gayet farkındayım. Git... git ve az önce olan her şeyi unut. Hiç biri yaşanmamış gibi yaşamına devam et. Tekrarı olmayacak."

Bu kadar kolay mıydı yani?

Yaşlar gözlerimden öyle bir akıyordu ki ne zaman ağlamaya başladığımın farkında bile değildim. Ağzıma gelen tuzlu damlacıklar bana ağladığımı söylemişti. "Yaşanmamış gibi mi?" diye mırıldanırken aslında onunla değil de kendimle konuşuyordum. Nasıl böyle bir şey söyleyebilirdi? Az önce bana hiç olmadığı kadar güzel bakmıştı. Bana şefkatle dokunmuştu. Hepsini geçtim, ben... ben ona bekaretimi, masumluğumu vermiştim.

Hepsi oyun muydu? Yalan mıydı? Sadece benimle birlikte olabilmek için miydi? İşini görmüştü ve beni bir mendil gibi buruşturup kenara atıyordu. Ne kadar da salağım!

"Ben..." diye mırıldandım ama hızlı bir şekilde kendimi toparlayıp ellerimin tersiyle göz yaşlarımı sildim ve yataktan kalktım. Hırsla ve kasıklarımdaki ağrıyı umursamamaya çalışarak etrafa saçılmış iç çamaşırlarımı, pantolonumu ve tişörtümü aldım. Tam kapıdan çıkacağım esnada geri döndüm. Öyle öfkeliydim ki, en başta da ona kandığım için kendime. "Sen şerefsiz, adi piçin tekisin. Kendi bokunda boğul." dedikten sonra ilk önce odasının, ardından da koridorda hızlıca giyindikten sonra dış kapıyı çarpıp o lanet evden çıktım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.