İçeriğe geç

SEBEBİ SEN

Bölüm 4 · 6 dk okuma

SEBEBİ SEN

Bölüm 4

3. Bölüm

•3. BÖLÜM•

"Anne?"

Yine bir sabah klasiği ile baş başayız arkadaşlar. Toprak bey az önce beni şarkı seansıyla uyandırdı ve şimdi de soru sorma kısmına geçti. Hadi hayırlı işler.

"Efendim oğlum?"

Yorgunluktan birbirine yapışmış gözlerimi açmak oldukça zor. O da bir şey mi? Şu an vücudumu 1 santim bile oynatamıyorum. Sanki tüm kemiklerim kırılıyor. Ve bu sadece dün girdiğim 5 ve 7 saatlik ameliyatlardan kaynaklanıyor. Bir de bunların normalden biraz kısa sürdüğünü düşünün.

"Bana röpreşambır alır mısın?"

"Ne?!" diye şaşırdığımda sesim biraz fazla çıkmış olacak ki Toprak bir an irkildi. Söylediği şeyle birlikte vücudumdaki uyku su gibi akıp gitti. "Onu nereden duydun oğlum?"

"Dün sen işteyken bayan Sophia koltukta uyukladı. Bende çok sıkıldım çünkü işe gitmeden önce tabletimi saklamıştın." Onun bu mahçup konuşma şekline gülmek istesem de kendimi tutup dinlemeye devam ettim. "Türk kanallarında bir tane Yeşil Çam diye kanal buldum." Bir an duraksayıp kaşlarını çattı . "Anne o kanalın adı neden Yeşil Çam? Başka renkte çam ağaçları da var mı?"

Hadi buyur buradan yak. Daldan dala soru bombardımanı. "Toprak sen ilk önce şu röpteşambır olayını anlat da o konuya sonra geliriz."

"Ha! Tamam. Orada bir amca vardı röptaşambırla gazoz içiyordu. Benimde en sevdiğim içecek gazoz ya hani!" Başını sallayarak onu onaylamam gerektiğini belli etmeye çalışıyordu.

Gülerken "Evet?" dedim.

"Bende röpteşambırla gazoz içmek istiyorum."

Koca bir kahkaha attığımda Toprak'ta neden güldüğünü anlamasa da bana katılmıştı. Oğlumun İçinde bir Nuri Alço olduğunu kim bilebilirdi ki?

Sonunda kahkahalarım biraz sakinlediğinde "O giydiği şeyin adının Röpteşambır olduğunu nasıl öğrendin peki?" Ne kadar çok röpteşambır demiştik böyle, Aman yarabbi!

"Bayan Sophia uyandığında ona sordum ve o da ekrana bakıp iç çekti. Sonra gülümsedi. Neden o kadar mutlu oldu bilmiyorum ama sonra bana onun röpteşambır olduğunu söyledi."

Artık kahkahalarım engellenemez bir boyut alırken Toprak'ta bana katılmıştı. Kahkahalarımızı bölen ise benim telefon sesim olmuştu. Hala gülerek elime aldığım telefonda gördüğüm isimle kaşlarım çatıldı ve gülüşüm bir bıçak gibi kesildi.

"Toprak? Şimdi banyoya geç ve tuvaletini yaptıktan sonra dişlerini fırçala. Ardından da tabletin televizyonun altındaki dolapta. Alabilirsin."

"Oley be!" diye yumruğunu sallarken odadan çıkmıştı bile.

Toprak odadan çıkar çıkmaz çağrıyı cevaplandırıp telefonu kulağıma götürdüm. "Hayırdır?" Erkan beni bu saatte asla aramazdı ve kesin bir problemimiz vardı.

"Bana son işte müşterinin kimliğini tespit ettiğini neden söylemedin?"

"Allah kahretsin! Nasıl anlamışlar?"

"Kendi hackerları varmış. Güvenlik duvarını yıktığında fark etmiş ve az önce seni tespit etmişler. Gizli kalmak istiyorlar diye seni uyarmıştım."

"Madem kendi hackerları var neden bana iş verdiler Erkan? Gerçi 1 dakika, o işi yaptığım 1 hafta oldu. Beni ancak bulduysa pek iyi bir hacker olmadığı da belli. Ayrıca kimliklerini yanlışlıkla tespit ettim." Bir yandan üstümü değiştirirken bir yandan yeterli gelecek bir miktar parayı ve Toprak'la ikimizin eşyalarını bir valize doldurmaya başlamıştım.

"Aynen öyle. Bir an önce bulunduğunuz noktadan ayrılın. Ve yanlışlıkla tespit etmek mi? Ancak senden beklenecek bir şey bu."

Son söylediğini duymazlıktan gelerek "Bende onun için uğraşıyorum Erkan. Telefonu iptal edeceğim ben sana ulaşırım." dedim.

Tam telefonu kapatacakken bağırmasıyla durdum. "Dur 1 dakika, nereye gideceksiniz?"

Bilmiyorum!

Aklımdakini direk söyledim. "Bilmiyorum Erkan. Henüz onu düşünmedim."

"Türkiye'ye gidin."

Ellerim birisi pause tuşuna basmış gibi dondu.

"Sana kabul etmezsin diye söylemeyecektim ama Türkiye'den bir iş var. Ortalık sakinleşene kadar orada kalırsınız hem de bir yandan çalışırsın."

O kadar kararsız kalmıştım ki yaptığım her şeyi unutup bir an yatağın üzerine oturup boştaki elimle yüzümü sıvazladım. Sonunda da, "Bilmiyorum Erkan, ben sana haber veririm." dedikten sonra aramayı sonlandırıp önce telefonun içindeki hattı çıkartıp kırdım. Ardından da telefonu makyaj masamın üzerine koyup oje ve ruj gibi ürünlerin olması gereken çekmeceden çekiç çıkartıp telefona bir kaç darbe indirdim.

Ne kadar zamanımız vardı bilmiyorum ama Erkan'ın hemen haber alıp beni aradığını ümit etmekten başka çarem yoktu. Müşterinin kimliğini öğrenmiştim ve beni susturmak istiyorlardı. Çünkü dünyaca ünlü ve herkes tarafında mükemmel olarak bilinen bir şirketin yeraltı dünyasından olduğu bilinmesini istemiyorlar.

Harika! Bir bu eksikti.

Hızlıca Toprak'la birlikte anlam kattığımız ve ayrılamayacağımız eşyalardan 2 valiz hazırladıktan sonra kimliğimizi belli edecek tüm eşyaları banyodaki küvette imha ettim. Neyse ki Toprak bu arada tabletine kavuştuğu için sorunsuz bir şekilde salonda kalmıştı.

Son adım olarak boynumdan çıkarttığım anahtarla işlerimi yürüttüğüm odaya girip bilgisayarımdan gerekli dosyaları başka sunucu üzerinden kendime mail atıp kendini imha et programını başlattım. İşte bu kadardı.

Ne olur ne olmaz diye belime glock silahımı sokuşturduktan sonra valizleri arabaya yerleştirdim. Silahla havaalanına giremezdim ama oraya ulaşana kadar da korunmasız kalmak istemiyorum. Artık havaalanına yaklaştığımızda bir yerde bu silahtan kurtulacaktım.

"Toprak? Anneciğim?" Koridordan salona doğru seslendiğimde bir süre ses gelmesini beklesem de cevap yoktu. Tekrar "Toprak?" diye seslendiğimde yine cevap yoktu. Kalbim adeta hızla atarken elimi belimdeki silaha götürüp salona ulaştım. Gördüğüm şeyle rahat bir nefes alırken gözlerimi anlık olarak yumdum. Beyefendi tabletine dalmıştı. "Oğlum sesleniyorum cevap vermiyorsun. Hadi kalk gidiyoruz."

Yüzünü hiç hareket ettirmeden gözleri beni buldu. "Nereye?"

Gülümsedim. "Biraz tatilin ikimize de iyi geleceğini düşündüm. Ne dersin?"

Tabletin tuş kilidine basıp koltukta yanına bıraktı ve tek kaşını kaldırdı. "Deniz var mı?"

Ayarlayabilirdim. "Var."

"Havuz var mı?"

Gözlerimi devirdim. "Var oğlum var. Hadi kalk gidelim de uçağımızı kaçırmayalım."

"Oley be!" Her zamanki hareketini yaptığında sevimliliğiyle bir nebze olsun içimdeki endişe azalmıştı. Yerinden kalktığında birden yüzü asıldı. "Ama üstüm?" diye kendini işaret etti.

"Kıyafet ayarladım. Arabanın arka koltuğunda hemen değiştirirsin."

"Tamam. Çünkü biliyorsun anne, asla pijamalarımla dışarı çıkamam. Karizmam çizilir."

"Yerim senin karizmanı." diye gülerken onu kapıya doğru sırtındaki elimle yönlendirdim.

Çok şükür ki tetikte olsam da, her an bir köşe başından birisi çıkacak gibi tedirgin olsam da sorunsuz bir şekilde havaalanına ulaşmıştık. Toprak yolda üstünü değiştirmişti ve şu an havaalanında taktığım kulaklığı ile birlikte tablette oyun oynuyordu. Bense deli gibi nereye gideceğimizi düşünüyordum. Daha önceden böyle bir şey yaşamamıştık. Hiç bir zaman ifşa olmamıştım ama ne olur ne olmaz diye 2 ayrı ülkede bize güvenli ev yapmıştım.

Sorun şuydu ki Erkan'ın söylediği şey aklımı çelmişti. Söylediği iş umrumda değildi ama annemi, babamı ve kardeşlerimi çok özlemiştim. 6 yıldır onların yüzlerine hasret kalmıştım. Ve bir de çok yakın arkadaşlarım vardı. Onları da özlemiştim. Hem eğer gitsem koca İstanbul'da o adamla mı karşılaşacaktım sanki? Belki de o serserilikleriyle ölmüş gitmiştir bile.

İkilemim tam 1 buçuk saat sürmüştü. Toprak'ın her ne kadar tablet bağımlısı olsa da sıkılmaya başladığının da farkındaydım. Son bir cesaretle yerimden kalkıp valizlerin saplarından tuttum ve "Hadi Toprak." dedikten sonra elimle gelmesini işaret ettim ve ilerlemeye başladım. Başını tabletten kaldırmadan peşimden gelen oğluma bakıp iç çektim ve bankoya geldiğimde sulu gözlerle görevliye gülümsedim.

"Um wie viel Uhr geht das erste Flugticket in die Türkei?"

(Türkiye'ye gitmek için ilk uçak bileti saat kaçta?)

Kadın bana tebessüm ettikten sonra uçuşları kontrol etmek için bilgisayarına döndü.

"In einer Stunde kommt ein Flugzeug, Ma'am. Möchtest du?"

(1 saat sonra bir uçak var hanımefendi. İstiyor musunuz?)

"Ja, bitte."

(Evet, lütfen.)

Aradan geçen 45 dakika boyunca kararımı sorguladım. Gitmeli miyim? Gitmemeli miyim? Yol yakınken vazgeçmeli miyim? Yoksa bu zamana kadar başaramadığım bir şekilde cesur mu olmalıyım? 6 yıl boyunca hep kaçtım ve saklandım. Ailem dışında hiç kimse Almanya'da olduğumu bilmedi. Onlara da sıkı sıkı tembihlemiştim hiç kimseye söylememelerini. Çünkü en yakın arkadaşım o adamla bağlantılıydı. Hoş, onun beni arayacağını hiç sanmıyordum ama sanırım bir tarafım hep Toprak'ı öğrenmesinden korkmuştu. Ya Toprak'ı benden almaya kalkarsa?

Asla! Buna asla izin vermem.

Uçağımızın anonsu yapıldığında sağ elimi yüzümden aşağıya doğru indirdikten sonra derin bir nefesi içime sertçe çekip yavaş yavaş verdim. Ellerim titriyordu ve gözlerimden yaşlar süzülmek üzereydi.

Şimdi ağlamanın sırası değil. "Hadi Peri, yapabilirsin."

Gözlerimi yukarı kaldırıp bir kaç kez kırpıştırarak beni akmakla tehdit eden gözyaşlarımı geri postaladım. Elimi oğluma uzattığımda etrafta gezdirdiği meraklı bakışlarını bana çevirdi. Büyük ihtimalle anonsla Türkiye'ye gideceğimizi öğrenmişti. Yüzündeki şaşkınlık yerini saf bir mutluluğa bırakırken heyecanla konuştu.

"Anne? Türkiye'ye mi gidiyoruz?"

"Evet oğlum." Sesim titremesin diye büyük bir çaba harcasam da titremişti. Ama çok şükür ki Toprak endişelerimi anlayamayacak kadar mutluydu.

Bacaklarıma sarıldığında boğuk çıkan sesiyle mırıldandı. "Bu hayatımda aldığım en iyi sürpriz. Sonunda babamla tanışabileceğim."

Umarım babanla hiç karşılaşmayız oğlum....

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.