İçeriğe geç

SEBEBİ SEN

Bölüm 3 · 9 dk okuma

SEBEBİ SEN

Bölüm 3

2. Bölüm

•2.BÖLÜM•

"Bir küçücük aslancık varmış."

Kapalı gözlerimin ardından duyduğum ses neşeyle tebessüm etmeme neden oldu. Ne güzel de bir uyandırma şekliydi bu?

"Kırlarda ko ko koşar oynarmış."

Şarkının devamı aklıma düşünce gülümsemem yüzümde soldu. Eyvah! Yine o malum soruyla burun buruna kalacaktım ve artık nasıl cevap vereceğimi bilmiyorum. Hiç istifimi bozmadan uyku numarama devam ettim.

"Annesi onu çok severmiş.

Babası onu çok severmiş."

Derin bir soluk aldığında pür dikkat devam etmesini bekledim ama etmedi. Şarkı burada bitmişti.

Kolumda hissettiğim sıcacık elden sonra hafif hüzünle konuşmaya başladı. "Anne? Benim neden babam yok?"

Bu soruyu son zamanlarda sormaya başlamıştı. Sokağa çıkıp arkadaş edinmeye başladığında diğer çocukların annelerinin yanı sıra bir de babalarının olduğunu öğrenmişti ve bu benim en son bile istemeyeceğim bir şeydi. Yalan söylemek istiyordum, senin baban öldü demek istiyorum. Ki gerçekten de benim için ölmüştü. Ama oğluma yalan söylemenin kötü bir şey olduğunu ve annelere her zaman doğru neyse onun söylenmesi gerektiğini söylerken ben ona bunu nasıl yapabilirdim?

Bir diğeri de tamamen ona gerçekleri söylemekti. Babasının kendisini beğenmiş piçin teki olduğunu söylemek. Ama bunu da yapamıyordum çünkü oyuncaklarıyla oynarken artık bir baba figürü yaratmaya başlamıştı ve oyunlarında 3 kişilik ailemizle oldukça mutluyduk. Onu nasıl üzebilirim ki?

Artık kaçışım olmadığını düşünerek usulca gözlerimi açıp önce babasından aldığı siyaha yakın gözlerinde sonra babasından aldığı ve benim kahverengi kıvırcık saçlarımın aksine siyah, düz saçlarında gözlerimi gezdirdim. O adamı görmeye tahammülüm olmasa da oğlumuz tıpkı ona benziyordu. Saçı, gözleri, burun şekli ve hatta bazen konuşma şekli bile.

"Annenin ilk önce güzel bir günaydını hak ettiğini düşünüyorum sevgili Toprak Adin. Ne dersin?" Hafif bir sitemle söylenmiştim ama yüzümde de şefkatli bir tebessüm vardı. Ona asla kıyamıyorum.

"Günaydın annelerin en güzeli, en tatlısı, en ballısı, en kaymaklısı." diyip kollarını boynuma doladıktan sonra yüzümün her yerine sayısız öpücük bıraktı. Yağ çekmede bir numara olduğundan bahsetmiş miydim?

Kıkırdarken "Tamam, tamam." dediğimde o da kıkırdayarak benden uzaklaştı. "Günaydın benim güzel oğlum." Uzanıp yanağına sulu ve sesli bir öpücük bıraktım.

Dirseğini yatağa, yanağını da avuç içine koyduktan sonra kara gözlerini merakla yüzüme dikti. "Günaydın dedim. Şimdi sıra sende." Kabahat bende, nasıl unutacağını düşündüm ki?

Yatakta vücudumu dikleştirdiğimde aynısı o da yapıp ağzımdan çıkacak hiç bir kelimeyi kaçırmamak için beni dikkatle izlemeye başladı. "Anneciğim, öncelikle senin bir baban var."

"Oley be!" diyerek yumruk yaptığı elini havaya savurdu.

Zaten bir baba olmadan onun olmayacağını açıklamak için çok erken Peri. O düşünceyi aklından çıkart.

"Ama" dediğimde ise yüzü biraz düştü. Benim gibi amalardan nefret ediyordu. "O uzaklarda oğlum."

"Nasıl yani? Aaron'un babası gibi mi? Benim babamda bizi gökyüzünden mi izliyor?" Aaron yan komşumuzun oğluydu ve babası 2 yıl önce trafik kazasında ölmüştü. Toprak'ın aksine oldukça içine kapanık bir çocuktu. Bu çocuklar sokakta oynamak yerine bunları mı konuşuyor Allah aşkına?

"Hayır, hayır. Senin baban Türkiye'de bebeğim." Elim yanağından çenesine doğru şefkatle kaydı.

"Ha! Anneannem, dedem ve dayılarımın yanında mı?"

İyice ne söyleyeceğimi bilemeyerek panik olmaya başlamıştım. Toprak böyleydi işte, her şeyi çok fazla sorgulardı. Kime çekti bu zekası acaba??? "Hayır bebeğim. Onlardan biraz uzakta ama aynı ülkedeler. Şimdi biraz sakin olup beni dinleyebilir misin?" Başıyla onayladığında devam ettim. "Bazen anne ve babalar anlaşamazlar."

Nasıl anlatabilirdim bunu? Bakışlarım boş, beyaz duvarda gezinirken birden aklıma gelen şeyle gözlerim yine meraklı ve hevesli yüzünü buldu. "Toprak hani senin bir arkadaşın var ya adı Delmira. Sen onunla pek anlaşamıyorsun ve ne zaman bir araya gelseniz tartışıyorsunuz?"

"Evet, onu hiç sevmiyorum." Yüzünü tiksinir gibi yaptığında güldüm.

"İşte sen ve Delmira gibi bizde babanla hep tartışıyorduk. O yüzden birbirimizden uzak kalmaya karar verdik." Tam olarak öyle olmasa da bu açıklama idare ederdi.

Biraz anlar gibi gözükürken derin düşüncelere dalmıştı. "Peki Türkiye'ye gittiğimizde ben babamla görüşebilir miyim anne?" Ellerini hızla başının iki yanına kaldırdı. "Ama söz veriyorum sen gitmeyeceksin. Sadece ben." Ellerini kucağında birleştirdiğinde devam etti. "Tartışmanızı istemem."

Ona boşuna ümit vermek istemiyordum ama başka da çarem yoktu. "Olur tabi bebeğim, gittiğimizde babanla görüşürsün." Babasının onun varlığından haberi bile yoktu ki? Almanya'ya geldikten sonra hamile olduğumu öğrenmiştim. Neyse, bu da sorun değil çünkü bir daha asla Türkiye'ye dönmeyeceğiz.

Sonunda sorgu sual bittiğinde rahat bir nefes alıp yataktan çıktık. Toprak o kadar mutlu gözüküyordu ki bir an kalbim sızladı. Banyoya gidip dişlerini fırçalarken bir yandan da ağzından köpükler sıçratarak babasıyla yapılacaklar listesi oluşturuyordu. Ona araba koleksiyonunu gösterecekmiş ve beraber tablette en sevdiği oyunu oynayacaklarmış.

Olur da babası onu öğrense bile Toprak'ı istemeyeceğine, hatta bana nefret kusacağına eminim.

•

Kahvaltımız bittiğinde odama geçip üzerimi değiştirmiştim ve geri döndüğümde Toprak'ı her zaman ki gibi salonda tabletinin başında bulmuştum. Çok fazla tablete bakıyordu ve çok yakın zamanda benim gibi gözlük kullanmak zorunda kalacağını biliyorum. Sonuçta benimde gözlerim bilgisayar ekranına fazla bakmaktan bozulmuştu. Gerçi ben günlük hayatta pek kullanmıyorum. Sadece bilgisayar başında ve bir şeyler okurken.

"Toprak bugün tablete çok bakmanı istemiyorum."

"Of anne, tamam."

"Anneye of denmez Toprak. Dışarı çık arkadaşlarınla oyna, resim yap veya hamur oyna. Ama lütfen saatlerce şu tablet ekranına bakma. Zararlı olduğu konusunda konuşmuştuk." Kendimi bir an annemin ikiz kardeşlerimle konuşurken ki ses tonunda bulunca gözlerim genişledi.

"Tamam." derken o da yüzü düşük bir şekilde tableti koltukta yanına bıraktı.

"Ve lütfen bayan Sophia'yı üzme. Kadın her akşam geldiğimde tam liste şikayette bulunuyor."

Yüzünü buruşturdu. "O kadını sevmiyorum. Hep ayaklarını elliyor ve parmak aralarını temizliyor. İğrenç!"

Söylediği şeyle yine gözlerim ardına kadar genişledi. Bugün şok olma günü müydü? O kadınla en kısa zamanda bir konuşma yapmalıydım ama onu da kaçırmamam gerekiyordu. Bu seneki 4. Bakıcımızdı ve onu da kaçırırsak ne yapacağımı bilemiyorum. Hepsi Toprak'ın bitmek tükenmek bilmeyen sorularından kaçıyordu. Halbuki çocuk dediğin soru sorar. Tamam kabul ediyorum belki Toprak biraz daha fazla soru soruyor olabilir ama fazla zekadan dolayı öğrenmeye aç bir çocuk.

"Tamam, ben onunla konuşacağım ama sen bir şey söyleme tamam mı?" Başını salladığında kapının tıklanma sesi duyuldu.

Kol çantamı ve evrak çantamı elime aldıktan sonra oğlumun yanağına bir öpücük bıraktım ve kapıyı açtım. Gelen bayan Sophia'ydı. İşe geç kalacağım için konuşmayı daha sonraya erteledim ve "iyi günler" dileyerek evden ayrıldım.

Yaklaşık 25 dakikalık bir araba yolculuğundan sonra gündüz kimliğimi icra ettiğim ofisime gelmiştim. Kapımın yanındaki güler yüzlü asistanıma "Günaydın." diye Türkçe konuştuğumda başımı iki yana saklayarak bu sefer Almanca konuştum. Toprak da Almanca bilmesine rağmen evde kendi aramızda hep Türkçe konuşuyorduk ve bazen özlemden midir bilmem iş yerinde unutup Türkçe konuşuyordum. Gerçi asistanımda bu duruma alıştığı için sadece gülümsemekle yetinmişti.

"Sie können den ersten Patienten hereinlassen."

(İlk hastayı içeriye alabilirsin.)

Odama girip askıdan aldığım beyaz önlüğümü üzerime geçirip sandalyeme oturdum ve çantamdan çıkarttığım gözlüklerimi taktım. Bu arada ilk hastamda kapıyı tıklatarak içeri girmişti. Masamın hemen önünde bulunan turuncu sandalyeye oturan hastaya gözlüğümün üzerinden bakıp gülümsedim.

"Hallo. Was ist Ihre Beschwerde?"

(Merhaba. Şikayetiniz nedir acaba?)

"Hallo. Ich habe Kopfschmerzen und manchmal muss ich mich übergeben."

(Merhaba. Başım çok ağrıyor ve bazen kusuyorum.)

Ağır ağır başımı salladıktan sonra sağ elimle hastayı sedyeye yönlendirdim. Muayenenin ardından sağ tarafında hafif bir his kaybı fark ettiğimde ise tekrar sandalyesine yönlendirdim ve bende sandalyeme geçtim.

"Ich werde ehrlich zu Ihnen sein. Ich vermute einen Tumor. Ich werde Sie um einen CT-Scan bitten."

(Sizinle açık konuşacağım. Bir tümörden şüpheleniyorum. Sizden bir tomografi isteyeceğim.)

Tomografi için formu doldurduktan sonra hastaya uzattım ve asistanımı arayıp bir hemşire rica ettim. Gelen hemşire ile hastayı gönderdikten sonra diğer hastalarımla ilgilenmeye devam ettim. Mesai saatim bittiğinde ise Nöroloji bölümündeki ameliyat ettiğim hastalarımı gezdim ve durumlarına bakıp biraz da sohbet ettim.

En sonunda eve gitmeye hazırdım.

•

"Sonra bende dedim ki, benim arkadaşımla böyle konuşamazsın. Eğer onunla oynamak istemiyorsan sen eve gidebilirsin."

Gururla göğüsüm şişerken Toprak'ın saçlarını okşadım. "Aferin sana, zorbalık yapan insanlara izin vermemelisin. Sana da bir başkasına da yapılsa her zaman böyle yap."

"Zorba mı? Zagor gibi bir şey mi?" Anlamak için kırıştırdığı burnuyla çok tatlıydı.

Sanırım ona karikatür dergisi koleksiyonumu patlattığı için kızmalıydım. Ama çok masum bakıyordu ve Zagor'u çok sevmişti.

"Hayır aşkım. Zorba, insanlara kötülük yapanlara denir. Yani oyuna katılmasını istemeyerek, ona kötü şeyler söyleyerek, yapmak istemediği şeyleri zorla yaptırarak bunu yapıyor."

Esnerken "Anladım." diye kısık bir sesle mırıldanınca güldüm.

"Hadi uyu artık. Saat geç oldu."

"Anne yarın hastaneye gidecek misin?"

"Hayır bebeğim, yarın izin günüm."

Yine sağ elini yumruk yapıp havaya savurduktan sonra "Oley be!" diye haykırdı. "Yarın beraber roblox oynayabiliriz."

Sahte bir kızgınlıkla kaşlarımı çattığımda kırmızı gece lambasının verdiği ışıkla yüz ifademi görebildiğini biliyordum. "Hayır küçük bey, tablet konusunda ne konuştuğumuzu biliyorsun. Yarın beraber kitap okuyabilir ve belki bir yerlere gidebiliriz."

"Olsun, o da olur." Anlayışlı bir şekilde başını salladığında eğilip başının üstüne bir öpücük bıraktım.

Toprak çok uykusu olduğu için kısa bir süre sonra uyumuştu ve bende yanından usulca kalkıp bilgisayarımın başına geçmiştim.

"Evet, şimdi bakalım bu şirketi kim hortumluyor."

Gece boyunca şirketin mali hesaplarını inceleyip paraların küçük küçük miktarlarda ama belli bir aralıkla çekildiğini anlamıştım. O dönemin borsa senetlerini incelediğimde ise bir kaç şirketin değer kaybettiğini ve bir kaç şirketinde hiç olmayacak şekilde yükseldiğini fark ettim. Hiç olmayacak şirket diyorum çünkü yeni açılmış bir şirketin -şirketlerin- bu kadar hızlı yükselmesi alışagelmiş bir şey değildi.

Araştırmamı biraz daha derinleştirdiğimde değer kaybeden bir şirket daha çok dikkat çekiyordu. Ve her ne kadar müşteri gizli kalmak istese de ben kimliğini açık etmiştim. Ünlü bir tekstil şirketiydi ve ben bu şirketin yeraltı dünyasından geldiğini asla bilmiyordum. Gerçekten kendilerini çok iyi bir şekilde gizlemişlerdi. Neyse, istedikleri gibi olacaktı ve benim bildiğimi bilmeden gizli kalmaya devam edeceklerdi.

Artık şirketin hangi şirket olduğunu bilmek işimi daha da kolaylaştıracaktı. İlk önce şirketin güvenlik duvarını kırıp bir sunucu yarattıktan sonra içeriye balıklama girdim. Ve ardından da en üstten başlayarak ihtimaller denizinde yüzmeye başladım. Yukarıdan başlayıp aşağıya doğru inerken tüm çalışanların gelir gider ve servetlerini araştırmaya başladım.

Ve Bingo!

Muhasebe müdürü ve Paris'te bulunan bir şube müdürünün bir anda serveti artmıştı. Biraz daha yaptığım araştırmanın sonucunda o iki kişiden yüzde 99.9 emindim.

Geçmiş olsun arkadaşlar, ifşa oldunuz.

Ghost ipinizi çekti!

Bluetooth kulaklığımı kulağıma takarken bir yandan da bilgisayarda raporlarımı hazırlamaya başlamıştım. Kısa bir duraksamanın ardından da telefonumdan Erkan'ın numarasına tıklayıp beklemeye koyuldum.

"Alo?" Uykulu gelen sesine gözlerimi devirdim.

"Ben burada harıl harıl çalışırken sen orada uyuyor musun kuzen?" Hafif sitemkâr sesime karşılık o kahkaha attı.

"Kim dedi sana iki farklı kimlikle yaşa diye?"

"Sen." Kısa ve net bir cevap verdiğimde bir süre duraksadı.

"Haklısın. Ne yaptın? Bitti iş değil mi?"

"Aynen. Sana birazdan raporları gönderirim. Müşteriye iletirsin."

"Anlaştık." dedikten sonra telefonu hızla kapattı. Zevzek Erkan, her zaman ben suratına kapattığım için aklınca misilleme yapıyordu.

Raporu uzun ve ayrıntılı, ama kimliklerini öğrendiğimi belli etmeden yazıp altına attığım P. A. imzasıyla gönder tuşuna baktım. İşte bir işin daha sonuna gelmiştik.

Gelsin paracıklar...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.