~Bölüm Şarkıları~
Muşta~Islah
Yüksek Sadakat~Kafile
Yeni bir bölümden herkese merhabalar efenimm!!
Nasılsınızzz???
Yine bol kaoslu bir Sâye bölümü daha…
Yorum ve beğenileri unutmayalım lütfennn!!
“Ben hem kalp hem bedenim, nefestir ruhum benim. Aşk şarabı içerim, tez gelse de ecelim…” diyerek sizi bölüme uğurluyorum.
İyi okumalar.
Seviliyorsunuzzzzz
⚖️🖤
~~~~~~~~~~~
Dünya’nın acımasızlığı zihnimi ele geçirirken kalbim duyduklarıyla derince sızlamaya başlamıştı. Ölüm böylesine kolay mıydı? Daha dün gördüğünüz birinin ölüm haberi size ulaştığında ne yapmalıydı? Bu hayata alışık olmama rağmen yaşadığım şok hissi damarlarım da geziniyordu. Haluk başsavcı ölmüş müydü?…
Gözlerimden yaşlar süzülürken çevremden gelen sesler uğultu halinde bana ulaşıyordu. Yanağıma sarılan bir el odağımı çevirirken buğulu bakışlarım yeşillere takılmıştı, endişeli bakan yeşillere…
“Güzelim sakin olman gerekiyor, lütfen.” diyen Araf’ın parmakları yaşlarımı silerken bakışları yüzümde geziniyordu. “Hadi Sâye’m, derin bir nefes al.”
Aklım almıyordu, sanki zihnim amansız bir şekilde durmuştu. Her kimse benim yerimi alarak başsavcıyı öldürmüş ve kenara çekilmişti, sahiden her şey bu kadar kolay mıydı?
Senin gibi katil olduğu için birini suçlayamazsın.
Ben… benim yüzümden miydi? Zarfçı kimliğini yarattığım için mi ölmüştü başsavcı?
“Lavinia lütfen bebekleri düşün, dirayetli olman gerekiyor.” diyen Kayra’nın sesi zihnimde çınlarken derin bir nefes alarak gözlerimi kapatıp başımı Araf’ın göğsüne yaslamıştım.
Gözlerimden yaşlar hızla akmaya devam ederken omuzlarım hıçkırıklarımla sarsılıyordu, oysaki ben kimsenin yanında ağlayamazdım. O zaman şimdi neden kendimi tutamıyordum? Bu kadar mı dayanamaz hale gelmiştim?
Araf’ın ellerinden biri saçlarımı diğeri ise sırtımı bulurken hafifçe okşamaya başlamıştı. Yağmur kokusuna başımı daha fazla yaslarken ellerim üstündeki kazağını avuçlarımın içine hapsetmişti, gözyaşları neden kalbimin acısını azaltmıyordu?
Çevremdeki sesler kesilirken odayı sadece benim hıçkırıklarımın sesi sarmıştı. Orada ne kadar süre öylece ağladım bilmiyordum fakat artık aldığım nefesim boğazımda düğümlenmeye başlamıştı, başımı geri çekerek titreyen elimi üstümdeki kazağın yakasına götürüp çekiştirdiğimde bulanık bakışlarımın ardından Kayra’nın bana doğru temkinli bir adım attığını fark etmiştim.
Araf’ın sırtımdaki kolu daha çok sıkılaşırken bakışlarım gitgide bulanıklaşmaya başlamıştı, nefesim adeta boğazımda düğümlenirken zihnimin içindeki sesler artmaya başladı. Elim yakamı daha fazla çekiştirirken adımı haykırdıklarını işitiyordum lakin cevap verebilecek gücü kendimde bulamıyordum.
Bakışlarım tamamen kararırken son hatırladığım Araf’ın kollarına yığıldığımda haykıralan ismimdi…
***
Bakışlarım çevremde gezindiğinde kaşlarım çatılmıştı, buraya nasıl gelmiştim ben? Esen şiddetli bir rüzgar saçlarımı uçururken önümde ki adliye sarayında gezindi bakışlarım ve yavaşça içeri doğru adımladım. Üstümdeki siyah kabanım ve ellerimdeki deri eldivenlerimle her ne kadar soğuktan korunsamda içimde gezen ürpertiye engel olamıyordum, neyden korkuyordum?
Adliye her zamanın aksine oldukça sessizdi, bahçede tek bir tane bile yürüyen insan yoktu. Herkes nereye kaybolmuştu?
“Lavinia savcım!”
Gelen sesle bakışlarım yana döndüğünde Haluk başsavcının bankta oturduğunu farketmiştim, dudaklarıma yerleştirdiğim küçük bir gülümsemeyle yanına doğru adımladım.
“Günaydın başsavcım.” diyerek yanına oturduğumda elinde ki diğer kahveyi bana uzatmıştı, elinden alarak küçük bir yudum aldım. “Herkes nerede başsavcım? Bugün çok sessiz adliye.”
“İşleri vardır savcım, katiller beklemez.” demesiyle bakışlarım onu bulmuştu. “Katiller tez zamanda yakalanmalıdır.”
“Haklısınız başsavcım.” dediğimde onunda bakışları beni bulmuştu.
“Onu bulmasın savcım, adaleti sağlamalısın.” dediğinde kaşlarım çatılmıştı. Kimi bulmalıydım?
“Kimi bulmalıyım başsavcım? Yer verin, hemen gidip aldırtalım.” dememle dudakları kıvrılmıştı.
“Gitmene gerek yoktur belki de Lavinia, belki de hemen yanıbaşındadır katil.” demesiyle anlamayarak bakmayı sürdürmüştüm. Kimi arıyorduk, katil kimdi? Hiçbir şey anlayamamıştım.
“Başsavcım ne katili? Sizi anlamıyo…”
Sözlerimi bitirmeme izin verilmeden bir kurşun acımasızca başsavcının göğsüne saplanmıştı. Hızla ayağa kalkarak geri çekildiğim sırada elimde ki kahve sertçe yeri boylamıştı, elim hızla belimde ki silaha giderken bakışlarım hemen karşımızda başsavcıya silah doğrultan kişiye kaydığında gözlerim irice açıldı.
Bu…bendim…
Silahı doğrultan kişi başında ki iri şapkası ve gözlerinde ki kırmızı lensleriyle Duman’ın ta kendisiydi, o bendim. Başsavcıyı vuran kişi bendim…
Belimden çıkardığım silahı ona çevirdiğimde kırmızı bakışları beni esir almıştı. Kalbim korkuyla çarparken o ise benim aksime alaycı bir şekilde sırıttı, kaşlarım çatılırken emniyetini kapattığım silahımı tam alnına nişan alarak ateşlediğimde refleksle gözlerim kapanmıştı.
Yavaşça tekrar açtığım bakışlarımla dudaklarımdan acı bir çığlık firar etti. Silah hala elimdeydi fakat çıkan mermi Duman’a değil başsavcıya isabet etmişti, tüm bedenimi saran kanlarla geriye doğru adımlarken bakışlarımı bana bakan başsavcının ruhsuz bakışlarından ayıramıyordum.
Onu…ben öldürmüştüm…
***
Aldığım derin nefesle gözlerim hızla açılırken bir süre kendime gelmeye çalışmıştım, tavanda ki beyaz ışık gözlerimi alırken ağrıyan başıma inat çevreye bakındım. Hala hastanedeydim ve az önceki yaşadıklarım sadece rüyaydı. Tekrardan derin bir nefes alarak gözlerimi kapattığımda yanağıma tek bir gözyaşı firar etmişti. Evet, belki öldüren ben değildim lakin sebeplerinin arasında olmak bile ruhumu ateşe veriyordu.
Gözlerimi yavaşça araladığımda bakışlarım hemen ileri de telefonla konuşan Araf’a kaymasıyla bedenimi amansız bir rahatlık sarmıştı, o yanımdaydı ve ben başsavcıyı vurmamıştım. O görüntüler sadece boktan bir kabustu lakin doğruluk payı da vardı, başsavcı öldürülmüştü…
“O şerefsizi istiyorum. Ne yap et, bul ve getir onu bana.” diyen kısık sesiyle kaşlarım çatılsada ses etmeden dinlemeye devam etmiştim, kiminle konuşuyordu? “Siktirtme lan bana kameraları, görüntüler olsa seni niye işe karıştırayım it herif?” Bir süre karşı tarafı dinledikten sonra bıkkın bir nefes vererek boştaki elini saçlarına ayıp sertçe düzeltmişti. “Rica etmedim Cellat, emir verdim. Ya o sik kırığını bana bulursun ya da ben seni ananın amına geri sokarım.”
Konuştuğu kişi Selçuk Kara’ydı, nam-ı değer Cellat. Ölümleriyle meşhurdu ve masada ki adamlardan biriydi. Çok fazla etliye sütlüye karışmazdı ve doğruyu söylemek gerekirse gerçekten korkutucu mafyalardan biriydi. Araf ise az önce o mafyayı tehdit etmişti, sanırım bazı zamanlar kiminle evli olduğumu unutuyordum.
Sertçe kapanan telefonla yeşilleri bana dönerken ürkütücü bakışlarının hızla değiştiğine şahit olmuştum, adımları hızla yanıma gelirken avucu yavaşça yanağıma yaslanmıştı.
“Güzelim iyi misiniz?” derken sesinden bile endişe akıyordu. Çok korkmuş olmalıydı.
Bir elim karnıma giderken hafifçe okşadığımda herhangi bir sancı hissetmemiştim, sanırım iyilerdi. O malum telefonu almadan önce öğrendiğim bilgiler zihnimde çınlarken derin bir nefes daha aldım, karnımda iki tane can vardı.
“Üçümüzde iyiyiz.” dediğimde dudakları hafifçe kıvrılırken avucunu karnımdaki elimin üstüne yaslamıştı.
“Beni çok korkuttun Sâye’m.” diye mırıldandığında diğer elimi de elinin üstüne koydum.
“İyiyiz Araf’ım, hem Kayra demişti ya zaten bu zamanlar da bayılmalar olur diye.”
“Yoğun duygulardan sonra olurmuş Sâye ve bu saatten sonra üzüntü yasak.” demesiyle tek kaşımı kaldırarak ona inanmaz bir bakış atmıştım. Gerçekler tekrardan zihnime akın ederken yüzümün düşmesini engelleyememiştim.
“Bir yıldır yanında çalıştığım adam öldü Araf, zil takıp oynasa mıydım?” dediğim de onunda kaşları çatılmıştı.
“Gerekirse evet Sâye.” derken boştaki elini tekrardan yanağıma yaslarken yavaşça yanıma oturmuştu. “Üzülmeni anlıyorum güzelim ama bu şekilde ona artık hiçbir yardımın dokunmaz, zamanı geri alamayız. Güçlü olup katili bulman gerekiyor savcım.” Parmağı hafifçe elimin üzerini okşamıştı. “En azından bizim için.”
“İsteyerek olmadı ki.” diyerek bakışlarımı kaçırdığımda yanağımda ki eli tekrardan başımı kendisine çevirmişti.
“Biliyorum güzelim ama biraz daha dikkatli olabiliriz, değil mi?” dediğinde hafifçe başımı sallayarak onu onaylamıştım. Bu haldeyken kendimi kahretmem iyi olmazdı, onlarda hissederdi.
“Araf…” diye mırıldanırken bakışlarım yeşillerine odaklanmıştı.
“Efendim güzelim?” dediğinde dudaklarım hafifçe kıvrılmıştı. Bu haldeyken aklıma nerden geldi bilmiyordum ama bir anda gülesim gelmişti.
“Ben şimdi kedi mi oldum?” dememle önce kaşları çatılsa da sonrasında hafifçe gülmüştü.
“Bilmem, bir miyavla bakim.” demesiyle gülerek oturduğum yerde doğrulmuştum.
“Bende şu an durup sana cilve yapmayı çok isterdim ama işe dönmeliyim Araf’ım.” diyerek yataktan kalkmaya çalışmıştım ki hızla belime sarılan eli beni tekrar yerime sabitlemişti.
“Ne işi?” diyerek kaşlarını çatan Araf’la benimde kaşlarım çatılmıştı.
“Üzüntümü öfkeye çevireceğim iş Araf, olay yerine gitmeliyim.”
“Daha az önce bayıldın Sâye, hiçbir yere gidemezsin.” demesiyle sert bakışlarım yeşillerini bulmuştu.
“İzin istediğimi hatırlamıyorum.” dememle yüzünü yüzüme yaklaştırarak burnunu burnuma sürtmüştü.
“Bende zorla alıkoyarım o zaman.” dediğinde tek kaşım havalanmıştı.
“Senin bu süzgeç halinle çenen fazla açılmış sanki, niye ayaktası…” dememe kalmadan dudakları sertçe dudaklarıma yaslandığında bir elim refleksle yanağını bulmuştu. Ben hala olayın şokundayken alt dudağına geçen dişleriyle inleyerek elimi ensesine götürerek saçlarına daldırdım.
“O kelime için ben dedim ben sana?” demesiyle zihnimde sesi yankılanmıştı.
***
“Bir daha süzgeç dersen o kelime hafızandan silinene kadar yerim seni mia dea.”
***
Dudaklarım kıvrılırken başımı geri çekerek bakışlarımı gözlerine çevirdim.
“Şu an yeri değil Araf, gerçekten olay yerine gitmem gerekiyor.” dediğimde kaşları çatılsa da derin bir nefes alarak bakışlarını kaçırmıştı, düşünüyordu.
“Tamam ama bende geleceğim.” dediğinde tam itiraz etmek için dudaklarımı aralamıştım ki bakışları hızla beni bulduğunda susarak onaylamıştım.
“Öyle olsun bakalım.”
Sözlerimin ardından ayaklandığımda Araf hızla köşede duran kabanıma uzanarak giymeme yardım etmişti ki bildirim gelen telefonumla bakışlarım ekrana kaydığında kaşlarım çatıldı, ardından Araf’ın parmakları sıkıca elime sarılırken tam odadan çıkacakken Kayra’nın içeri girmesiyle duraksamıştık.
“Lavinia iyi misin?” diyerek bana doğru yaklaştığında yavaşça başımı olumlu anlamda salladım. Gördüğüm mesaj zihnimde yankılanıyordu.
“İyiyim şirine, bir sorun yok.” dedim elimi omzuna ayıp hafifçe sıkarken. “Akşama tüm ekibi bizim evde topla, acil durum.” diye mırıldandığımda hızla beni onaylamıştı. Kapı açık olduğu için ses tonuma dikkat etmiştim.
“Irina beni aradı az önce.” diye tıpkı benim gibi mırıldanmasıyla kaşlarım çatılmıştı. Buğlem’den ona ulaşıp bana dönmesini istemiştim ama dünden beri arayan olmamıştı. “Namık bir mekana çağırmış onu, hatta Lale de yanındaymış. Dövüş kulübü gibi bir yerde yaralıları tedavi ettiriyorlar dedi ama daha fazla detay veremeden kapattı.” Kaşlarım hızla çatılırken anlamaya çalışıyordum, Namık dövüş işlerine geri mi dönmüştü? Bu hayatta eğittiği iki kişi vardı, ben ve Araf. O zaman şimdi ringe çıkan kimdi?
“Sana nasıl ulaştı peki?”
“Hastanenin hattından arayıp beni istetmiş, büyük ihtimal onlara da hocası olduğumu falan söylemiştir.” dediğinde başımı olumlu anlamda sallamıştım. Irina’nın asıl mesleği hemşirelikti ve bu yüzden Namık’ın yanına sokmuştuk fakat belli ki ortada başka olaylar dönüyordu. Bakışlarım yanımda ki adamı bulduğunda yeşillerinde gezen fikirleri görebiliyordum.
“Mekanın yerini bulabilir misin?” dediğimde hızla beni onaylamıştı.
“Namık’ın tüm mekanları belli ve ölümüyle hepsi kapatılmıştı ama Ferhat’ın mekanları duruyor, gizli saklı olan mekanlarından biri olmalı.” derken telefonunu çıkardığında sessizce onu izliyordum. Söylediklerinde haklıydı, Ferhat’ta bu işlerin içinde olan biriydi. Mekan onun olabilirdi. “Taksim taraflarında bir gece kulübünün altında var, iyi gizlendiği için içerde ne dönerse dönsün sorun olmuyor.”
“Sen nerden biliyorsun peki bunu?” diye soran Kayra’yla bakışlarımı yeşillerden ayırmadan cevabı beklemiştim. O gizli odadaki kamera kayıtlarından bildiğini de onlara nasıl erişimi olduğunu da biliyordum. İtalya da bir süre yazılımcılık eğitimi almıştı, kodlama üzerine uzmandı. Tabi bunları bana o söylememişti, ben bizzat araştırmalarım sonucunda ulaşmıştım.
“Ben her şeyi bilirim Kayra.” dedikten sonra elini elimden ayırarak belime dayayıp hafifçe ittirdiğinde odadan dışarı çıkmıştık.
“Bu bir cevap değil Arhan.” derken Araf’ın kolundan tutmaya çalışan Kayra’yla Araf hızla kolunu kendisine çekerek buna izin vermemişti.
“Cevap vermedim zaten olanı belirttim. Muhatabım olmayan birine cevap vermem.” demesiyle bakışlarım çevreye kaymıştı, koridorda duruyorduk. Hemen kameranın göreceği alanda.
“Sıktı artık senin bu gizli havaların. Tüm dünya senin etrafında dönmüyor Arhan.” dediğinde bakışlarım ikisi arasında geziniyordu. Sinirli sesiyle ortama anında gerginlik hakim olmuştu.
“Hayır, dünyam o…” derken beni göstermişti. “Ve ben onun etrafında dönüyorum.” Bakışlarım yüzüne dönerken ne demek istediğini anlamıştım, benim her şeyi bildiğimi ima etmişti. Aslında kısmen haklıydı fakat hala gizli detaylar vardı.
“Neyi tartışıyorsunuz siz?” diyerek araya girdiğimde Kayra’nın bakışları beni bulmuştu.
“Sence de çok saçma değil mi Lavi? Bir şeyler yapıyor ve kimse nasıl yaptığını bilmiyor. Eminim ki sen bile bilmiyorsundur.” demesiyle bakışlarım yüzünde gezinmişti. Gergindi. Araf’ın belimde ki elini ittiğimde ikisininde bakışları bendeyken Kayra’ya doğru bir adım attım.
“Kimle konuştun sen yakın zamanda?” dememle göz bebeklerinin hızla büyüdüğünü farketmiştim, korku…
“Söylediklerimde haklı olduğumu biliyorsun.”
“Değilsin.” dedim hızla. “Yerleri nasıl bulduğunu da onun kim olduğunu da biliyorum.” dediğimde şaşkınlığı mavi bakışlarından okunuyordu.
“Biliyordun yani?” diye mırıldanırken mahcup bakışları omzumun üstünden Araf’ı bulmuştu.
“Evet ve sorumu tekrarlamayacağım Kayra.” dememle bir adım geriye çekilmesi bir oldu.
“Şey… Ender geldi buraya bu sabah, randevusu varmış.” dediğinde kaşlarım çatılırken sessizce dinlemeye devam ettim. “Muayene ederken Arhan’ı ne kadar tanıdığımı falan sordu sonrada aslında onun hakkında hiçbir şey bilmediğimizi falan söylediğinde haklıymış gibi hissettim. Çok özür di…” demesine izin vermeden elimi kaldırarak onu durdurdum.
“Sen Ender’e inanıp bizi mi sorguladın?” dediğimde bakışlarını kaçırmıştı.
“Sorgulamak değil de merak diyelim, hem ben sende bilmiyorsun sanarak sinirlenmiştim.” demesiyle parmaklarım çenesini bulurken bana bakmasını sağlamıştım.
“O zaman ona yükselmeden önce adam gibi bana soracaktın Kayra.” derken çenesini tutan parmaklarım sıkılaşmıştı. “Bir düşmana inanmak yerine bana soracaktın.”
“Amacım sadece korumaktı.” diyerek çenesinde ki elimi ittiğinde ona izin vererek elimi çektim.
“Şu saatten sonra artık amacın korumak değil, sadece emirlerime uymak.” dedikten sonra arkamı dönerek parmaklarımı Araf’ın eline sarıp hızla dışarı doğru adımlamaya başlamıştık.
“Lavinia lütfen dinle beni bir, özür dilerim.” diyen Kayra’nın ağlamaklı sesine aldırmadan adımlarımızı hızlandırdığımda Kayra gerimizde kalmıştı.
Bahçeye çıktığımız da hemen arabaya doğru ilerlemiştik, çatık kaşlarım ve gergin bedenimle arabaya bindiğimiz an derin bir nefes alabilmiştim.
“Ben bile gerçek sandım, oyunculuğundan korkmalı mıyım?” demesiyle dudaklarım kıvrılırken bakışlarım onu bulmuştu.
“Ah bebeğim, kesinlikle korkmalısın.” dememle bana doğru yaklaşarak dudaklarıma küçük bir öpücük bırakmıştı.
Az önce yaşanılan durum sadece bir oyundan ibaretti, hemen öncesinde gelen mesaj Kayra’dandı. Ender’in hastaneye geldiğini ve hala çıkış yapmadığını söylediğinde parçaları birleştirmiştik. Mesaj da Araf hakkında bir şeyler saçmaladığını ve ona ayak uydurmamızı istemişti, odadan çıkmadan önce ise mesajı Araf’a göstermem yeterli olmuştu.
Belli ki Ender bütün çevremle aramı bozmak istiyordu, o zaman bizde ona istediğini verirdik.
“Bu dallama sinirlerime fazla dokunmaya başladı.” derken alnını alnıma yaslayan Araf’la elim yanağını bulmuştu.
“Şhh! Bir planım var hayatım, fişi çekilmesine az kaldı.” dediğimde dudağıma küçük bir öpücük bırakarak geri çekilmişti.
“Sana güveniyorum mia dea.” diyerek arabayı çalıştırdığında ona havadan bir öpücük atmıştım.
“Duygularımız karşılıklı kocam bey.” derken önüme döndüğümde onunda dudakları kıvrılmıştı.
Atılan konuma doğru ilerlemeye başladığımızda başımı koltuğa yaslayarak akıp giden yolu izledim, zihnimde durmadan sorular dönerken odaklanamıyordum. Başsavcıyı kim, neden öldürmüştü? Sadece kanunlar için yaşayan bir adamdı, içeri attırdığı şerefsizlerle bile arasını iyi tutardı. Kim öldürmek isterdi ki?
Rüyam tekrardan zihnimde çınlarken sesi can bulmuştu, katili bulmamı istemişti benden. Rüyalar esasında sadece bilinçaltının eseri olurdu benim için fakat bu seferki çok farklı hissettirmişti, sanki gerçekten benimle konuşuyor gibiydi.
Duran arabayla yerimde doğrularak cebimde ki tokayla saçlarıma sıkı bir topuz yapmıştım, önüme gelmelerini istemiyordum. Tam Araf’ın eli kapıya uzanmıştı ki parmaklarım koluna tutundu.
“Cinayet mahalline girmen yasak Araf, arabada duracaksın.” dememle kaşları çatılsa da tek kelime etmeden başını sallamıştı. Kapımı açarak dışarı çıktığımda ilerde bekleyen Salih’in bakışları beni bulmuştu.
“Hoşgeldiniz savcım.” demesiyle sadece başımı sallamıştım. Yerdeki ceset poşetinden gözlerimi alamıyordum, zor bir durumdu.
“Lale nerede?” dedim bakışlarımı çevrede gezdirerek. Hala o dövüş kulübünde olup olmadığını merak ediyordum.
“Buradayım savcım, geldim.” diyen sesle arkamı döndüğümde Lale’nin nefes nefese bize doğru geldiğini farketmiştim.
Tam o esnada bakışlarım arkaya kaydığında Araf arabadan inerek öne doğru yürüyüp tüm heybetiyle kaputa yaslanmıştı, arkasında ise üç tane daha simsiyah arabalardan inen adamlar tıpkı onun gibi durduklarında bazılarının tanıdık olduğunu anlayabilmiştim. Can ve Vidus da buradaydı, Araf’ın iki yanında arabaya yaslanmışlardı.
Onlara inanmaz bakışlar atarak gözlerimi önümde soluklanan Lale’ye çevirdiğimde bir şey dikkatimi çekmişti, her zamankinden fazla makyaj yapmıştı. Neyi kapatmaya çalışmıştı?
“Çabuk durumu incele Lale, vaktimiz yok.” dediğimde beni onaylayarak elinde ki yün eldivenler çıkardığında içinde siyah plastik eldivenlerden olduğunu görmüştüm. Artık emindim, kesinlikle bir şey gizliyordu.
O maktule doğru ilerlerken bende çevreye bakınmaya başlamıştım. Arabanın sürücü tarafındaki kapısı açıktı ve anahtar hala üstünde olduğuna göre başsavcı öldüğünde araba hala çalışır haldeydi, sabaha kadar aküsü bitmiş olmalıydı. Arabaya doğru adımladığımda sokağın tam ortasında durduğunu ve yerde lastik izleri olduğunu farketmiştim, böyle bir yerde durması için karşına ani fren yaptıracak bir cisim çıkmalıydı.
Adımlarım arabanın önünde duraksadığında bakışlarım ceset torbasının olduğu yöne kaymıştı, belli ki çıkan bir cisim değil biriydi. Belimden silahımı çıkardığımda Lale’nin bakışları beni bulmuştu, onu umursamadan devam ettim. Bakışlarım tekrar arabayı bulurken bir adım geriye çekilip silahımı arabaya doğrulttum, henüz etrafa çürümüş ceset kokusu yayılmadığına ve araba da henüz çalınmadığına göre olay gece yarısı olmuştu. Gözlerime farların ışığının vurduğunu hayal ederek bakışlarımı kıstım, ardından duran arabayla kapı açılarak başsavcı içinden çıkıp birkaç adım atmış olmalıydı. Çünkü yüzümü görebilmesi gerekiyordu.
Yana doğru bir adım attıktan sonra silahımı ona doğrultarak ileri doğru bir adım attığımda ışıktan sıyrılan yüzüm görünür halde olmalıydı.
“Kurşunlar nereye isabet etmiş?” diye sordum bakışlarımı Lale’ye çevirerek.
“İki tane karnına bir tane de alnına savcım.” dediğinde silahı karşımda ki hayale çevirdim. Bu hareketimle silah Lale’nin hemen alnına doğrultulmuş oldu fakat korkmamıştı, silahdan korkmayan kişiler alışkanlıktan korkmazdı ve bir adli tıpçı silaha alışkın olamazdı.
İlk iki kurşun acı vermek için can almayan noktalara sıkılmıştı ve sonrası ise işi bitirmek için alnına, yapan her kimse konuşmak için kendine vakit ayırmış olabilirdi. Elimdeki silahı tekrardan belime soktuğumda göz ucuyla Araf’ın ilerden sırıtarak beni izlediğini farketmiştim, hoşuna gidiyordu sanırım beni böyle izlemek.
“Tahmini sabaha karşı dört sularında vefat etmiş savcım, bedeni henüz çürümeye başlamamış. İki mermi karnına ve bir tane alnına olmak üzere üç mermi sıkılmış, oldukça yakın bir mesafeden sıkılmış olacak ki mermiler derine saplanmış.” diyen Lale’yle az önceki tespitim doğrulanmıştı.
“Etrafta herhangi bir ipucu var mı komiser?” diyerek Salih’e döndüğümde başını olumsuz anlamda sallamıştı.
“Şerefsiz arkasında hiçbir iz bırakmamış savcım.” dediğinde bakışlarımı çevrede gezdirmiştim ki hemen sokağın sonunda köşeden bizi izleyen küçük bir çift bakışı farketmiştim.
“Tamam, siz aramaya devam edin.” dedikten sonra sanki çevreyi tarıyormuş gibi çocuğun olduğu yere gittiğimde onu gördüğümü anlayarak kaçmaya başlamıştı. Köşeyi hızla dönerek diğerlerinin görüş açısından çıktıktan sonra çocuğun peşinden koşmaya başladım.
Hızla yandaki başka sokağa girdiğinde bende onun peşinden gitmiştim, esasında sokak çıkmaz sokaktı. Çocuğun neredeyse üç katı bir duvarla kapatılmıştı fakat çocuk durmayarak duvara tırmanmaya başladı, kaşlarım ilgiliyle havalansa da hızla çocuğa doğru adımladım.
“Hey! Sana zarar vermeyeceğim, sadece birkaç şey sormak istiyorum. Lütfen.” dediğimde duvarın en üstüne çıkan çocuk duraksayarak bakışlarını bana çevirmişti. Gözleri tuhaf bir maviydi, hatta lacivert bile denebilirdi. En fazla 8-9 yaşlarında duruyordu. “Hem beni koşturmamalısın, üç tane can bir bedendeyken yeteri kadar zorlanıyorum.” diyerek güldüğümde bir anda arkasını dönerek yere atlamasıyla yüreğim ağzıma gelmişti, hızla tam ona doğru atılacakken tekrardan dikildiğinde derin bir nefes aldım. Sanırım alışıktı bu durumlara.
“Sen hamile misin?” dediğinde yavaşça onun boyuna gelerek başımı olumlu anlamda salladım.
“Evet ama bu bir sır.” diye mırıldandığımda bana doğru bir adım atmıştı. “Şimdi ben sana bir sır verdiğime göre senden de bir sır alabilir miyim?” Sözlerimle bakışları birkaç saniyeliğine yere düşerken üstündeki ince ve yırtık hırkasına biraz daha sarılmıştı, kahverengi tutamları ve lacivert gözleriyle esasında çok güzel bir çocuktu. Onu kim, neden bırakmıştı bu acımasız sokaklara?
“Sana neden savcı diyorlar?” diye sorarken bakışlarını bana çevirdiğinde daha fazla dayanamayarak ayağa kalkıp üstümdeki siyah kabanı çıkarttıktan sonra çocuğun omuzlarına bıraktım. “Hayır, bebekler üşür.” diyerek kabanı itmeye çalıştığında sakince elini tutup aşağıya indirdim.
“Onlar içerde sıcaktalar ufaklık, dışarda olan sensin.” dediğimde ısrar etmemişti. “Bana savcı diyorlar çünkü kötüleri yakalayarak iyi insanları savunuyorum.” Sözlerimle dudakları kıvrılırken başını olumlu anlamda sallamıştı. Aslında küçük bir çocuk olmasına rağmen bakışları öyle olgundu ki bu durum canımın acımasını sağlamıştı, bu yaşında sokaklarda değil sıcacık evinde olmalıydı…
“Yetimhanede ki kötü insanları da yakalar mısın?” demesiyle gözlerim istemsizce dolarken bakışlarımı başka bir yöne çevirerek derin bir nefes aldım, yetimhaneden kaçmış olmalıydı.
“Yakalarım tabiki de, bana isim vermen yeterli.” dediğimde adeta yüzü aydınlanmıştı.
“O zaman bende sana dün geceki kötü adamı anlatırım.” derken bana doğru yaklaşıp üstündeki kabanın iki yanından tutarak kollarını bana dolağında sanki beni de kabana almaya çalışıyor gibiydi. “Ama böyle üşürsünüz, birazını sen al.”
Gözlerim daha fazla dolarken dayanamayarak kollarımı küçük bedenine sardım. En masum onlarken neden hep en çok acıları da onlar çekiyordu?
“Savcı abla iyi misin?” dediğinde akan birkaç yaşı hızla silerek kollarımı geri çekip bakışlarımı yüzüne çevirdim.
“İyiyim genç adam. Anlatabilirsin, dinliyorum.” dediğimde gülümseyerek başını sallamıştı.
“Boyu uzun olan bir tane abiydi ama yüzünü göremedim savcı abla, başında şapka vardı.” dediğinde kaşlarım hafifçe çatılmıştı. “Ama şey savcı abla, arkasını döndüğünde gözlerini biraz gördüm. Yeşil gibiydi ama değildi.” demesiyle beynimde şimşekler çakmıştı. Yeşil gibi ama değil, ela…
“Peki bu adamın konuştuğu şeyleri hiç duydun mu ya da söylenen herhangi bir isim?” dediğimde düşünmeye başlamıştı.
“Amca yerde yatıyorken bu adam böyle ayakta duruyordu. Lavinia’mın istemesine gerek yok ki, benim olsun yeter dedi. Sonrada üçüncü kez pat sesi geldi.” demesiyle parçalar yavaş yavaş yerine oturmuştu.
“Ender.” diye mırılndandığımda ufaklığın gözleri büyümüştü.
“Evet evet amca onu da söyledi, ilk pat sesinden sonra sanki canı acıyormuş gibi Ender diye bağırdı.” dediğinde kaşlarım çatılırken başımı olumlu anlamda salladım. Şerefsiz başsavcıyı öldürmüştü…
“Bilgiler için teşekkür ederim genç adam, şimdi söyle bakalım senin burada ne işin var?” dememle bakışlarını hafifçe kaçırmıştı.
“Annem beni bir markette unuttu sonra oradaki büyük abilerde beni yetimhane denen yere bıraktılar.” derken bakışları beni bulmuştu. “Orada çok kötü insanlar var savcı abla, lütfen yakala onları.” demesiyle ne diyeceğimi bilememiştim. Annesinin bıraktığını hatırlıyorsa demek ki küçük yaşta bırakılmamıştı, henüz birkaç sene önce olmalıydı. “Sende beni verme oraya tamam mı? Hem verirsen yine kaçarım, durmam.” Sert bakışları beni bulduğunda karşımdaki küçük çocuk yine kocaman bir adam olmuştu sanki.
“Vermeyeceğim küçük, korkma.” dediğim sırada çocuğun bakışları arkama kaydığında bana doğru yaklaşarak kaşlarını çatıp arkama baktı. Küçücük boyuna rağmen bakışları korkutucuydu.
“Benimde gelmeme izin var mı?” diyen Araf’la bakışlarım arkaya dönmüştü. Bize doğru adımlayan Araf sırtındaki kabanını çıkartıp hızla omuzlarıma bıraktıktan sonra yavaşça tıpkı benim gibi dizlerinin üstüne çökmüştü, yaralarının bu hareketle sızladığına emin olsamda yine yüzü zerre değişmemişti. “Merhaba genç adam, tanışabilir miyiz?” diyerek hafifçe gülümsediğinde çocuğun bakışları beni bulmuştu.
“Bu adam da bebeklerin babası.” diye sanki bir sır veriyormuşum gibi fısıldadığımda dudakları kıvrılmıştı.
“Merhaba büyük adam, ben Vulkan. Senin adın ne?” demesiyle kaşlarım havalanmıştı, Vulkan değişik ama güzel bir isimdi.
“Demek Vulkan, bende Arhan. Memnun oldum genç adam.” diyerek elini uzattığında Vulkan da elini uzatıp sıkmıştı. “İsmin çok güzelmiş, anlamının ne olduğunu biliyor musun?”
“Ateş tanrısı demekmiş, annem koymuş adımı.” derken yüzü düşmüştü. Annesi bu kadar severken niye bırakmıştı ki?
“Ya bak sen, adaş sayılırız o zaman.” diyerek hızla Vulkan’ı kucağına alan Araf’la hafifçe kaşlarım çatılsa da laf etmemiştim, yaralarını acıtacaktı. “Bana da genelde Ateş derler.”
“Vay be! Çok havalı.” diyen Vulkan’la dudaklarım kıvrılmıştı.
Bakışlarım Araf’ı süzerken kucağında bir çocukla öyle tatlı duruyordu ki sanırım bu manzarayı ölene kadar izleyebilirdim. O gerçekten tanıdığım en iyi babalardan biri olacaktı, buna bir kez daha emin olmuştum.
Bakışları beni bulduğunda yerimden doğrularak yanına ilerlemiştim ki hızla elimden tutarak yanına çekti.
“Bir anda ortadan kaybolunca aklım çıktı Sâye.” demesiyle alttan yukarı tatlı olduğunu düşündüğüm bir bakış atmıştım.
“Ama bir şey olmadı ki, hem Vulkan beni korurdu.” dediğimde bakışlarım Vulkan’a dönmüştü.
“Evet, ben korurum onları.” demesi beni daha çok güldürmüştü.
“Ama bu bir sır tamam mı ufaklık? Herkesin yanında bebişleri söylemek yok.” dediğimde hızla başını olumlu anlamda sallamıştı. Ardından bakışlarım Araf’a döndüğünde ne demek istediğimi anlayarak başını olumlu anlamda sallamıştı.
Vulkan güvenilir bir aile bulana kadar bizde kalacaktı…
~~~~~~~~~
Yazarın anlatımından…
Polis arabaları beklenildiği gibi bir karakolun önünde değil de ara sokakta durduğunda Ferhat’ın bakışları hızla Namık’a dönmüştü. Namık ise rahat bir şekilde arkasına yaslanmış olan biteni izlerken arabadan inen polisler karşıda duran arabaya doğru adımladılar.
Namık kolay kolay yenilmezdi fakat belli ki bunu yeteri kadar anlatamamıştı, dudakları kıvrıldı Namık’ın. İkinci bir planı her zaman olduğunu bilmeleri gerekirdi.
Karşı arabadan inen Ender elindeki para yüklü çantayı polisleri verdiğinde polisler yüzlerinde ki gülümsemeyle hızla arabaya geri gelerek arka kapıyı açtıktan sonra kelepçeleri çözmüşlerdi. Namık’ta Ferhat’ta serbest kalmışlardı…
“Bana çok paraya mal oldun dayı, buna deysen iyi edersin.” diyen Ender’le Namık’ın dudakları kıvrılmıştı.
“Bizde hiçbir iyilik karşılıksız kalmaz Ender, sen merak etme.” dediğinde Ender’in bakışları onu umursamadan arkada bekleyen Ferhat’a kaymıştı.
“Siz Lavinia’nın babası olmalısınız.” diyerek elini uzattığında Ferhat tereddüt etsede elini uzatıp tutmuştu. “Bende yakında damadınız olacak kişiyim, memnun oldum efendim.” demesiyle Ferhat’ın dudakları kıvrılmıştı. O şerefsizin dölünden kızını kurtaracağı için içi sevinç dolmuştu adeta.
“Sonunda kızımı kurtarabileceğim.” dediğinde Ender’in dudaklarında tehlikeli bir gülüş var olmuştu.
“Sizi temin ederim ki o katilden kurtaracaksınız kızınızı.”
~~~~~~~~~~
Lavinia Demir…
Aradan geçen birkaç günün ardından cenaze gelip çatmıştı. Dışarısı tıpkı yanımda ki adam gibi kokarken yağmur durulmuştu, biz ise arabada öylece bekliyorduk.
Vulkan o zamandan beri bizde kalıyordu ve Arya’yla da güzel anlaşmışlardı, Arya ona ablalık yaparak bildiği her şeyi anlatmaya çalışıyordu. Çok tatlılardı. O gün öğrendiğim bilgiler ise ruhumda bir kara delik açmıştı, bir savcı nasıl bu denli ileri gider aklım almıyordu. Ender neden başsavcıyı öldürmek istemişti? En önemlisi konunun benimle ne ilgisi vardı?
Araf’a olanları anlattığımda bir hışımla ayağa kalkıp öldürmeye gidecekken zor bela onu durdurmuştum, tam başsavcı ölmüşken yeni birinin daha ölmesi kaosu daha çok körüklerdi. Dikkatler üstümüze çekemezdik.
“Sen başsavcıyı nerden tanıyordun?” diyerek Araf’a döndüğümde onun bakışlarının zaten bende olduğunu farketmiştim.
“Dedemin arkadaşıydı.” demesiyle kaşlarım çatılmıştı.
“Eğer arkadaşıysa neden suçsuz yere yatmasına izin verdi ki?”
“Bilmiyorum güzelim ama dedemin mutlaka bir parmağı vardır bu olayda. Kendisi içerde kalmak istemiştir.” dediğinde her ne kadar anlamasam da ses etmemiştim. Demir erkeklerine akıl sır ermiyordu.
Derin bir nefes alarak arabadan indiğimde Araf’ta hızla peşimden gelerek elimi tutmuştu, mezara doğru ilerlerken omuzlarıma aldığım siyah şalı başıma kapatmıştım. Çoktan kuranlar okunmuş ve mezara konuşmuştu esasında, üzülürüm diye Araf sonradan gelmemizi istemişti. Çalan telefonla bakışlarım Araf’ı bulduğunda hızla eline alarak telefonu kapatmıştı lakin ısrarla tekrardan çalmaya başlamıştı, ekrandan gördüğüm kadarıyla arayan Aras’dı.
“Aç telefonu Araf, belli ki önemli bir şey.” dediğimde bakışları beni bulmuştu.
“Şirketle ilgili bir şey olmalı, hemen konuşup geliyorum güzelim. Yakında olacağım.” derken dudaklarını başıma bastırdıktan sonra geriye doğru çekilmişti. Bakışlarım ağlayan insanlara döndüğünde hızla gözlerimi kaçırdım, fazla duygu iyi değildi.
“Lavinia…savcım.” diyen sesle sinirlerim hızla gerilirken derin bir nefes almak zorunda kalmıştım. Gelmişti yine orospu çocuğu!
“Ender savcım.” diyerek bakışlarımı ona çevirdiğimde kızarmış gözleriyle yanımda durarak cenazeye bakmıştı. İki yüzlü şerefsiz!
“Onun katilini en kısa zamanda bulmalıyız savcım, dışarda mutlu hayatına devam etmemeli.” demesiyle sağ gözüm sinirden hafif seğirdiğinde hızla önüme döndüm.
“Bulacağım savcım ve bulduğumda şu anda aldığı nefese bile şükredecek.” derken bakışlarım tekrar ona döndüğünde hafifçe gülümsemişti. Kesinlikle midem bulanıyordu!
“Buna eminim savcım, sizin elinizden hiçbir suçlu kurtulamaz.” diyerek elini koluma uzatacağı sırada hızla geri çekilmiştim ki sırtım tanıdık gelen kokuyla çevrili birine çarpmıştı.
“Ona hepimiz eminiz.” diyen Araf’ın sesinden bile ölüm akıyordu. Ender’in bakışları Araf’ı bulduğunda Araf hafifçe kolumdan tutarak beni arkasına çekip Ender’le karşı karşıya geldi.
Cenazeden uzak tarafta durduğumuz için ve toprağa verileli zaman geçtiği için insanlar yavaş yavaş dağılmaya başlamışlardı. Ailesi kalmıştı bir tek, onlarda mezarın yakınında oldukları için bizi duymaları pek mümkün değildi. Mezarlık ormanlık bir arazinin içine yapıldığı içinse her yer ağaç kaynıyordu.
“Sizi burada ve ayakta görmek ne güzel.” diyen Ender’le Araf’ın bedeninin gerginliği gözle görülür derecedeydi, saldırmamak için kendini zor tutuyordu.
“Biraz daha karımın yanında durmaya devam edersen senin için aynılarını söyleyemeyeceğim.” dediğinde Ender’in dudakları kıvrılmıştı.
“Bu kadar kıskanç olmamalısın, Lavinia benim meslektaşım. Mağaradan mı geldin Araf…” demesiyle her şey öyle ani gelişmişti ki Araf’ı durdurmaya bile zamanım olmamıştı. Eli hızla Ender’in boğazına sarılırken hemen arkadaki kalın gövdeli ağaca sertçe yasladı.
“Bir kere daha ağzını açarsan seni o mağaraya sokar geberene kadar sikerim, duydun mu?” derken elini biraz daha sıkılaştırmış olacak ki Ender’in yüzü kızarmaya başlamıştı.
“Bı…rak beni.” diye çırpınan Ender’le bakışlarım çevreye dönüp gören birinin olup olmadığını aramıştı. Dikkat çeken bir durum yok gibi görünüyordu ama yine açık havadaydık, temkinli olmalıydı. Elim hızla Araf’ın koluna sarılmıştı.
“Araf bırak onu, boşver.” diye mırıldandığımda sert bakışları beni bulurken parmakları hafifçe gevşeterek geri çekildikten sonra beni tekrardan arkasına itmişti. Öksüren Ender’i yakalarından kavrayarak havaya yerinde dikleştirdikten sonra ürkütücü yeşillerini Ender’e dikti.
“Bir daha o isimleri ağzına alırsan seni öyle bir gebertirim ki tüm hücrelerinin acı çektiğine emin olursun.” Sertçe geri iterek Ender’i bıraktıktan sonra tam dönecekken duraksamıştı, tekrardan Ender’e döndükten sonra yumruğunu öyle sertçe geçirmişti ki Ender boylu boyunca yere uzanmıştı. “Bu da ön gösterimi, karaktersiz puşt.”
Ardından hızla arkasını döndükten sonra parmakları elimi sararken beni çekiştirmeye başlamıştı.
“Araf açık hava da olacak olay mıydı bu? Ya biri gördüyse?” dememle bakışları sertçe beni bulmuştu.
“Sâye sinirliyim.” diyerek hızla önüne dönmüştü ki karşıda duran siyah minibüs tipi arabayla duraksamıştık. Camları tamamen filmli olan arabanın kapısı açılırken Araf’ın kaşları daha çok çatılmıştı.
Arabadan inen kişiyle gözlerim büyürken şok içinde başsavcının mezarına ilerlemesini izlemiştik. Neler oluyordu burada?
“Dede…” diye mırıldanan Araf’la onunda bilmediğini farketmiştim.
Erhan Demir hapishaneden çıkmış ve hemen karşımızda mezarın başında dua ediyordu. Gerçekten burada ne oluyordu?! …
~~~~~~~~~~~
Vee bölüm sonuu…
Ay noluyor noluyor dediğim bir bölüm oldu gerçekten!!!
Sonda ki Ender’e gelen o yumruk hepimizi bir rahatlattı değil mi? :)
Peki Namık’ın durumu??
Sizce bölüm nasıldı???
Erhan Demir bir anda oyuna dahil oldu, bakalım neler yapacak???
Yorumlarda buluşalım canlarım…
Beğeni ve yorumları da unutmayalım lütfen olur mu?
Yardımlarınıza ihtiyacım var…
TikTok: snurr003
Instagram: snurr_003
Ayrıca hesaplarımı da takip ederseniz beni çok mutlu edersiniz, oralardan sizinle iletişime geçmeyi çok seviyorum. Ve aksi bir durum olduğunda Tt adresimden paylaşıyorum. (Henüz insta algoritmasını çözemediğim için orayı pek kullanamıyorum ama yine de orada da aktifim.)
Seviliyorsunuzzzzz
⚖️🖤
