İçeriğe geç

SÂYE

Bölüm 40 · 24 dk okuma

SÂYE

Bölüm 40

39. SAVCI KASIRGA

~Bölüm Şarkıları~

Yıldız Tilbe~Vazgeçtim

Gazapizm~Pisliğin Üstüne Basmışlar

Yeni bir bölümden herkese merhabalar efenim!!

Nasılsınız???

Gecikme için özür dilerim 🥺

“Adalet temelde mülkün kimin? Hayalet peşimde hükmün gibi. Haysiyet her şeyin üstündedir, paçanda bok var sürtük senin…” diyerek sizi bölüme uğurluyorum.

İyi okumalar:))

Seviliyorsunuzzzzz

⚖️🖤

~~~~~~~~~~

Yazarın anlatımından…

Günlerini geçirdiği küçük bir oda ve bedeninde artık acısını bile hissedemediği onca yarayla öylece oturuyordu. Kurtulmayı sayısız kez denemiş olsa da hiçbiri olumlu sonuçlanmamıştı, bu odadan çıkabilmesi imkansızdı.

Ölüm…

Kendisinin defalarca kez yaşattığı bu saçmalık sonunda ona da gelip çatmıştı. İçinde ki korkusu bile bu lanet odada yok olurken sadece ölüme ihtiyaç duymaya başlamıştı. Artık delicesine ölmek istiyordu, belki de oğlunun yegane amacı da buydu. Kendi ölümüne arzu duymasını sağlamak…

“Dağhan…”

Duyduğu o sesi duymazdan gelmeye çalıştı adam, yine onu görmek istemiyordu. Gözlerini sıkıca kapatıp eski karısını görmezden geldi, kendi elleriyle öldürüp ardından da yaktığı birisini görmek istemiyordu artık.

“Bana neden bakmıyorsun bebeğim?” Sesi onu ilk tanıdığı zamanlarda ki gibi naifti. Naif ve aşk dolu…

“Sen gerçek değilsin. Kendi ellerimle geberttim seni, sus artık.” Dişlerinin arasından mırıldandı Dağhan, bu saçma yerde zihnini bile kaybetmişti artık. Hayal ile gerçeği ayırt edemiyordu.

“Doğru, beni sen öldürdün Dağhan.” Adım sesleri işitti adam zihninin gerisinden. “Bakışlarında ki bir çift göle baktığımda bile nefessiz kalmaktan korkarken sen beni kendi ellerinle boğarak öldürdün ve şimdi yüzüme bakmaya bile cesaretin yok mu gerçekten?”

Günlerce aşina olduğu ceset kokularının arasında burnuna ilişen yasemin kokusuyla adamın gözleri istemsizce açılırken hemen karşısında dikilen karısını görmüştü, Suna’sını…

Hala o ilk günkü güzelliğindeydi. Yemyeşil gözleri canlı parıltılar eşliğinde ona bakarken kahve tutamlarından yasemin kokusu havaya karışıyordu. Yüzü yaralı değil aksine oldukça parlak ve canlıydı, Suna ilk günkü güzelliğiyle hemen karşısında duruyordu.

“Suna…” diye mırıldandı Dağhan karşısındaki güzeller güzeli kadına bakarken. Hafifçe gülümsedi Suna, öyle ki kuşlar bile gülüşüyle can bulup cıvıldamaya başlamışlardı sanki.

Üzerindeki beyaz elbisesiyle melekleri kıskandırırken kuğu misali süzülüyordu. Yanaklarında ki her zaman olan hafif kızartısı ve üstüme serpiştirilmiş belli belirsiz çilleriyle oldukça gerçekçi gözüküyordu, sanki hiç ölmemiş gibi…

Yanağına dokunan parmaklarla yeşil gözlere bakmaya devam etti Dağhan, adeta büyülenmişti. Tıpkı onu ilk kez o evde gördüğü zamanki gibi hissediyordu, korku ve hayranlıkla.

“Sen…gerçek olamazsın.” dedi Dağhan gözlerini bir saniye bile ondan ayırmadan. Zihninde hala geçmişin emareleri kol gezerken gerçek olduğuna inanamazdı.

“Ama buradayım Dağhan, hemen karşında.” Sesi bile tıpkı eskisi gibiydi…

“Sen öldün. Ben öldürdüm.” derken sonlara doğru sesi kısılmıştı Dağhan’ın, anlam veremiyordu zihni bu yaşananlara. Sözlerinin ardından Suna’nın gülen yüzü solarken parmakları Dağhan’ın yanağından ayrılmıştı, yeşil gözleri gözyaşlarıyla parıldarken yaşlar yanağına doğru süzüldü.

“Neden… neden öldürdün beni?” Geriye doğru bir adım atarak uzaklaştı kadın. “Niye beni sevginle kandırdın güzel gözlü adam?”

Cevap veremedi Dağhan, kendi elleriyle öldürdüğü karısının sanrısına bile onunla sadece para için evlendiğini söyleyemedi. Babasının para karşılığında onunla evlenmesini istediğini ve sırf bu yüzden onu kendisine aşık ettiğini söylemeye dili varmadı.

“KONUŞ!”

Haykırışı adamın zihninin içinde çınlarken kadının sureti bir anda değişmeye başlamıştı. İlk günkü güzelliği yok olurken yerine yer yer morarmış ve yaralanmış bir suret gelmişti, evlendikten sonra ki haliydi. Üstündeki siyah elbisesi ince bedenine bol gelirken gözyaşları hızla yaralı yanaklarına akıyordu.

“Seni sevmekten başka ne yaptım ben Dağhan? Neden kandırdın beni?” Çenesine dokunan parmaklarla Dağhan’ın gözleri açılırken yeşillere bakamadı. “Madem sevmiyordun niye gitmeme izin vermedin? Özgür olmayı bile mi haketmedim ben güzel gözlü adam?”

“Sus.” diye zorla mırıldanan adamla kadının çığlığı zihninde yankılandı, aynı o son anında ki gibi…

***

“Beni bırakıp gidecektin ha!” diye haykıran adamın eli sertçe kadının yanağına çarparken kadın çığlıklar içinde geriye kaçmaya çalışmıştı. “Kime kaçacaktın lan? Aşığına mı? Yoksa benden gizli asker yapmaya çalıştığın o şerefsiz oğluna mı?!”

Yanağını tutan Suna’nın gözleri büyürken hızla kafasını iki yana salladı. Oğlunu bu evden kurtarmak için askeri liseye yollamıştı, bu evden ve ondan kurtarmak için. Öğrenmemesi gerekiyordu…

“Hayır, onunla bir ilgisi yok Dağhan. Ben kendim…gitmek istedim, kurtulmak istedim.” dedi Suna ağlayarak. Tam o esnada yanağına isabet eden başka bir tokatla tekrardan yere düştüğünde yaradandan tek bir dileği vardı, oğluna dokunmaması…

“Demek aşığına kaçmak istedin öyle mi? Kim o orospu çocuğu, bana isim vereceksin. Söyle, kendini kime siktirmek istedin?” Bir tokat daha kadının yüzüyle buluşurken adam hırsla üzerine yürüyüp sertçe boynunu yakaladı. “Konuş yoksa seni de o puşt oğlunu da gebertirim, konuş!”

“Ö…öyle biri…yok, ö…özür dilerim.” diyerek zorla konuşan Suna’yla Dağhan’ın boynunu tutan eli daha da sıkılaşmıştı.

“Sana dedim, benden başkası haram dedim!” Diğer elide boynunu bulurken gözlerini hırs bürümüştü adamın. “Benden gidemezsin Suna, izin vermem!”

Suna’nın elleri can havliyle boynundaki parmaklara sarılırken nefes almaya çalışıyordu. Bacakları kendini kurtarmak istercesine çırpınırken aklında ise iki kişi çınlıyordu, ardında bıraktığı oğlu ve karnında ki bebeği…

“Da…Dağhan yap…ma, hami…”

Sözlerini bitirmesine izin vermedi Dağhan, parmaklarını daha da sıkılaştırarak kadının üzerine çıktığında çırpınması için bile yer bırakmamıştı.

“Hep benim olarak kalacaksın, hayatının sonuna kadar benim olacaksın!” diye haykırdığı sırada elini çekiştiren parmakların duraksadığını farketti adam. Hemen ardından bacakları sakinleşirken yüzüne son kez nefesi vurmuştu. Adama bakan yeşil gözleri donuklaşırken elleri iki yana düştü kadının, son bulmuştu acıları.

Kurtulma umuduyla evlendiği adamın elleri arasında sonunda o çok istediği özgürlüğü tadabilmişti. Ardında bıraktığı oğlu ve karnında ölen bebeğiyle tıpkı görünüşü gibi melek olmuştu Suna…

***

Adam sıkıca kapattı tekrardan gözlerini, çığlığı duymak istemiyordu. Gözlerinin ardında o an canlanırken elleri sıkıca yumruk oldu, sonsuza dek onun olmuştu belki ama kendini en çok orada kaybetmişti.

“Ben bir tek seni sevmiştim güzel gözlü adam ama senin gözün bir beni görmedi. Ne bana acıdın ne de oğluma, şimdi sende gebereceksin.”

Adam daha sıkı kapattı gözlerini, duymak istemiyordu sesini. Yerinde sertçe sallanmaya başladı Dağhan, gözlerinden yaşlar süzülürken kurtulmaya çalıştı.

“Neden bizi sevmedin Dağhan?” Ses zihninin her köşesinde yankılanırken kafasını iki yana salladı.

“DEFOL!”

“Niye öldürdün bizi Dağhan?” Ses tekrardan yankılanırken adam gözlerini hızla açıp bakışlarını kapıya çevirdi.

“YETER, ALIN CANIMI! ÖLMEK İSTİYORUM! YETER!”

Dağhan’ın haykırışı sadece odanın içinde inlemişti, ses geçirmeyen duvarlar onu içine hapsetmişti. Defalarca kez haykırdı Dağhan, ölmek için yalvardı zihninde ki sesle beraber lakin tıpkı Suna’ya yaptığı gibi onu ne duyan olmuştu ne de gören.

En büyük cezasının içine tıkılıp kalmıştı…

~~~~~~~~

Lavinia Demir…

Bir yanım sinir içindeyken diğer bir yanım kahkahalarla gülmek istiyordu. Ruh halimin bu değişkenliğinin sebebi her ne kadar hamileliğim olsa da bir şeylere yine de anlam veremiyordum, özellikle de bu karakter yoksunu şerefsize!

Zihnim adeta bir korku filminden fırlamışcasına senaryolar üretirken elimde ki tablete bakmaya devam ediyordum. Bir kadından bile dayak yediğini söyleyemeyen o sıfatına sıçtığıma güzelce bir ders vermek için binbir tane düşünce çoktan sıralanmıştı bile zihnimde. Her birini gerçekleştirmek için sabırsızlanıyordum.

“Ne zaman yaşandı bu olay?” diyen hemen ardımda ki sesle gözlerimi sıkıca kapatma isteğimi zor bela durdurmuştum, Araf hemen arkamdan habere bakıyordu.

“Sen yine mi ayağa kalktın Araf?” diyerek arkamı dönerken tableti tekrardan Kayra’nın eline tutuşturmuştum. Yeşil bakışları meraklı ve aynı zamanda ürkütücü bir edayla bana bakarken cevap bekliyor gibi bir hali vardı. “Pansuman malzemelerini getir Kayra, paşamızın uyandığından beri yattığı yok.”

Sözlerimin ardından Kayra hızlıca dışarı çıkarken kapıyı arkasından kapatmayı da ihmal etmemişti. Tek kaşı havalanan Araf bana imayla karışık bakarken kollarımı göğsümde bağladım.

“Akşamki toplantıya hazırlanmak için gittiğim otelde denk geldim. Bir kadına şiddet uyguluyordu ve bende sıçtım ağzına.” dedim kısaca konuyu açıklayarak, bazı detayları bilmesine henüz gerek yoktu. Özellikle de kadını bana benzetmeye çalışmasına!

“Sen, hamile halinle dövüştün mü?” diye sorarken yavaşça kaşları çatılmıştı. Siktir! Bu detayı unutmuştum.

“Dövüşmedim, dövdüm. İkisi farklı şeyler.” derken yatağa doğru bir adım atmıştım ki hızla önüme geçen bedeni buna engel oldu. Eli yavaşça yanağımı bulurken sanki dokunmaya bile korkar bir naiflikle hafifçe okşamıştı.

“Onu görebiliyorum güzelim ama artık iki canlısın, bu tür durumlardan uzak durmalısın.” dediğinde bu sefer kaşları çatılan taraf ben olmuştum.

“Ne yani, kadını dövmesini mi izleseydim Araf?” dememle derin bir nefes aldığında buruşan yüzüyle gözlerim hızla bedenini taradı, canı yanıyordu işte.

“Hayır Sâye’m, sen müdahale etmek yerine başkasını çağıracaksın sadece. Artık dövüş istemiyorum, lütfen.” demesine her ne kadar sinir olsamda şu anda onun acı çekmesi benim için daha önemliydi.

“Tamam, bunu sonra konuşuruz. Artık gerçekten uzanmak zorundasın Araf, dikişlerine zarar veriyorsun.” derken yanaklarımda ki ellerini tutup yatağa doğru çekiştirdiğimde bana engel olmak yerine izin vermişti.

“Sonra konuşmamıza gerek yok…” diye zor bela mırıldanarak yatağa uzandığında bakışlarını tekrardan bana çevirmişti. “Çünkü konu burada kapandı, aksi bir düşünceye açık değil.” Sözlerine gözlerimi devirmeden edemezken kendimi yavaşça yanına bıraktım. Şimdi ses etmeyecektim fakat bu konu asla kapanmış sayılmazdı, ben dövüşmeden dokuz ay bekleyemezdim.

O esnada açılan kapıyla Kayra yavaşça içeri girdi, elinde ki pansuman eşyalarıyla Araf’a doğru ilerlerken bir yandanda sırıtarak bana bakmayı ihmal etmiyordu. Kaç yaşa gelirsek gelelim sanırım arkadaşlık hiç değişmiyordu.

“Arhan çok fazla ayakta durman yaraların için iyi değil, iyileşme sürelerini uzatıyorsun.” diyen Kayra Araf’ın tişörtünü kaldırdığında bandajlarının kan olduğunu farketmiştik, bakışlarım hızla yeşillere döndüğünde bana bakan masum bakışları yüzünden sinirim buhar olup uçmuştu. Öylece yeşil yeşil bana bakarken nasıl kızabilirdim ki?!

İçim bir hoş oluyor ayol, bakma öyle!

Kayra sessizce pansumanı yapmaya devam ederken bende gözlerini izliyordum, aşık olduğum ormanlarını. Ara sıra yüzü kasılsa da onun dışında tek bir mimik bile oynamamıştı, ya hissetmiyordu ya da sahiden çok iyi oyuncuydu.

“Pansuman tamamdır.” derken bakışları bana dönen Kayra’yla gözlerimi yeşillerden ayırarak mavi bakışlarına yöneldim. “Sende uyu artık biraz Lavi, yorgunluk iyi değil. Ayrıca…” dediği esnada bakışları Araf’a döndüğünde yüzündeki imadan ne söyleyeceğini anlamak mümkündü.

“Tamam Şirine, uyuruz biz. Hadi git sen.” diyerek hızla sözünü kesmemle gözleri kısılmıştı.

“Bir dakika, ne söyleyecektin Kayra?” diyen Araf’la gözlerim hafifçe irileşirken hızla Kayra’ya döndüm.

“Kusura bakma Lavi ama onunda öğrenmesi lazım.” diyen Kayra’yla tam konuşacakken dudaklarımı örten büyük bir el bana engel olmuştu. “İlk gebeliği düşük olduğu için bu sefer ki hamileliği risk grubuna giriyor. Ani hareketler ya da çok ani duygu durum değişimleri onun için tehlikeli olabilir.” demesiyle gözlerimi sıkıca kapatıp derince bir nefes aldım. Umarım Araf eve kitlemeyi falan düşünmezdi!

“Ve sen bu durumu bile bile gidip dövüştün mü?” dediğinde sorunun bana geldiğini anlamıştım lakin hala gözlerim kapalı bir şekilde öylece oturuyordum, hiçte açasım yoktu. “Kime diyorum ben küçük hanım?” derken dudaklarımdan ayrılan eli çenemi bulurken başımı hafifçe sallamıştı. “Hemen hastaneye gitmemiz lazım, ya şu anda kötü bir durum varsa?” diyen sesiyle gözlerim hızla açılırken inanmaz bakışlarımı ona çevirdim.

“İyiyim ben Araf, ayrıca dövüşmedim dövdüm. Birkaç yumruk sadece.” diyerek çenemdeki elini tutarken ona masum bakışlar atmaya başlamıştım. Yeşillerinde endişe kol gezerken bakışları bedenimi yokluyordu.

“Az önce de sancı girdi zaten, bir gidelim doktora. En azından baksınlar güzelim.” demesiyle derin bir nefes daha alarak bakışlarımı asıl suçluya çevirdim, bok vardı da şimdi söylemişti!

“Kayra’cım beyefendiye anlatır mısın, kendisinin bir ölü olduğunu ve dışarı çıkamayacağını?” diyerek imali bir tonda güldüğümde çenemde ki eli tekrardan yüzümü kendisine çevirmişti.

“Kimin yüzünden öyleyim acaba küçük hanım?” dediğinde gözlerimi devirerek başımı çevirecekken çenemdeki parmakları buna izin vermemişti. “Bir daha değil birini dövmek, hızlı yürümek bile yok Sâye. Anlaşıldı mı?”

Bakışlarım Kayra’yı bulduğunda götün götün kapıya ilerlediğini fark etmiştim, gözlerim kısılırken mavilerine bakmaya devam ettim. Sıçmaz mıydım şimdi ben onun bacağına?!

“Onun dışında enişte ara ara mide bulantıları ve kusmaları bir ay daha devam eder, şu aralar aşermeleri de olur. Yine ara ara karnına ufak çaplı sancılar girebilir, bunlar gayet doğaldır.” derken adeta kapıyla bütünleşecek kadar ilerlemişti. “Benim şimdi kaçmam lazım, daha senin canlanma işlerinle uğraşacağım. Arrivederci.” (Görüşmek üzere.) diyerek hızla dışarı çıkıp kapıyı kapattığında peşinden gitmek için yataktan kalkacaktım ki kolumdan hızla çekilmemle sırt üstü yatağa uzanmam bir olmuştu.

“Sen hiçbir yere gitmiyorsun küçük hanım, uyku vakti.” demesiyle bakışlarım ona dönerken bedenimi de tamamen ona çevirmiştim. Aslını söylemek gerekirse uykum gelmişti ve onun yanında uzun zaman sonra rahat bir uyku çekmek istiyordum.

“Tamam ama sonra ona gününü göstereceğim.” diyerek ona daha çok yaklaştıktan sonra başımı boyun girintisine saklamıştım. İşte o huzur veren yağmur kokusu, huzur her yanımdaydı.

“Tamam güzelim, sonra yaparsın.” derken kolunu belime sardığında yara olmayan sağ tarafında yattığım için ona rahatça sokulabilmiştim. “Benim mis kokulum.” Saçlarımdan derince bir nefes çekerek dudaklarını bastırdığında kıvrılan dudaklarıma ona biraz daha yaklaşmıştım.

Yağmur kokusu her yanımı sararak huzur içinde kendimi uykunun karanlık kollarına bıraktım…

~~~~~~~~~~

Ahu Yılmazer…

İçimi kıpır kıpır eden heyecanla eve girerken bizi karşılayan Kayra’yla sıkıca sarılmıştık. Arhan’ın vurulduğunu çok sonradan öğrenebilmiştim ve bu bile yıkılmamı sağlarken Lavi’yi düşünemiyordum. Bir yandan keşke onun yanında olsaydım diye düşünürken diğer bir yandan ise hamile olduğum için söylememelerini mantıklı buluyordum. En azından geçerli bir sebepleri vardı.

“Lavi nerede?” diye sorduğumda Kayra’nın dudakları kıvrılmıştı.

“Yeni uyudu daha. Arhan’ın koynundan ayrılmıyor.” diyerek güldüğünde bende sırıtmıştım. Aşkları ve tutkuları öyle yoğundu ki birbirlerinden ayrı kalmak onlar için ölümden beterdi. Yavaşça salona doğru adımladığımızda Kayra’nın eli hafifçe belirginleşen karnımı bulmuştu. “Aslan parçası nasıl bakalım?”

“Allah’a şükür gayet iyi, aşermelerle babamızı bir türlü rahat bırakmıyoruz.” derken bakışlarım yanımda sessizce ilerleyen Turgay’ı bulduğunda dudakları kıvrılmıştı.

“Benim açımdan hiçbir sorun yok, başımla beraber.” dediğinde dudaklarım biraz daha kıvrılırken havadan öpücük yollayarak salona girmiştik.

“Adam anca o zamanlar kaçıyor tabi senden, yazık.” diyerek gülen Aras’a bakışlarım kaydığında gözlerim kısılmıştı.

“Ulan çocuğumu senin yanına yaklaştırırsam namertim.” derken kendimi koltuğa bıraktığımda hala ona kötücül bakışlar atmakla meşguldüm.

“Amcasını yeğenimden uzak tutamazsın dişi şeytan.” demesiyle gözlerim dolarken içimdeki tüm hormonlara lanet etmeye başlamıştım.

“Hayır kızıl güneşim, öyle demek istemedi. Şaka yaptı sadece bu hırto.” diyen Turgay sertçe arkasında yastığı ona fırlattığında başına çarpan yastıkla bedeni koltuğa yapışmıştı.

“Ben şeytan mıyım Turgiş?” dediğimde Turgay’ın eli yanağımı bulurken akan yaşları silmeye başlamıştı. Evlenmeden önceki o stresim için artık sadece kendime kızıyordum, o tanıdığım en iyi koca ve en iyi babaydı.

“Hayır tabikide bebeğim, sen benim güzeller güzeli meleğimsin. Bakma sen bu sığıra.” diyerek yanağıma dudaklarını bastırdığında burnumu çekerek başımı omzuna yaslamıştım, kolları sırtıma sarılırken bir süre öylece kalmıştık.

“Turgiş mi dedi o az önce?” derken gülmemek için kendini zor tutan Aras’la Turgay ona başka bir yastık daha attığında gülüşü solmuştu. “Lan ben o Can malı gibi asker değilim amına koyim, hava da yakalayamıyorum. Atıp durma.”

“Harbiden Can nerede?” diye burnumu çekerek sorduğumda Aras’ın bakışları beni bulmuştu.

“Uyuyor haspam. Kızın hamile haliyle girmediği stres kalmadı ama yorulan bizim paşa oldu.” derken Lavi’yi kastettiğini anlamıştım. Sanırım Aras’ın tek saygı duyduğu insan oydu ya da laf söylemeye götü yemiyordu!

“Sevgilime laf etme lan.” diyen Deniz kapıdan belirdiğinde bakışlarım ona dönüşmüştü. “Hoşgeldin Ahukuşum, şimdi acil bir toplantıya yetişmem lazım. Sonra görüşürüz.” diyerek uzaktan bir öpücük attıktan sonra evden çıktığında Kayra içeri geçerek Alp’in yanına oturmuştu.

“Buğlem nerede?” diye sordum bakışlarımı etrafta gezdirerek.

“Önemli bir sunumu varmış, gitmesi gerekti.” diyen Aras’la başımı olumlu anlamda salladığımda yavaşça saçımı okşayan Turgay yüzünden uykum gelmeye başlamıştı.

“Bu liderlik durumu onu çok zorluyor.” diyen Kayra’yla bakışlarım onu bulmuştu. Tabi birde o durum vardı. Arhan’ı öldü gösterip yerini almıştı Lavi, henüz kavga gürültü olmadığına göre Arhan’ın henüz haberi yoktu sanırım.

“Kendi istedi bebeğim, korksaydı yapmazdı.” dedi Alp Kayra’nın beline sarılarak.

“Onu tanımıyorsun aşkım, hırsı için önüne gelen her şeyi yakar. Ne korkuları ne de kendisi umrunda olmaz.” diyen Kayra’ya hak vermeden edememiştim. Lavinia gözü kara bir kadındı fakat sevdiklerine zarar geldiğinde hırsı gözünü kör ediyordu. “Bugün hamile haliyle gidip Ender’e dalmış, inanabiliyor musun? Kendini biraz olsun bile düşünmüyor.”

“Ne yapmış yine orospu çocuğu?” diyen Aras’la yerimde dikleşmiştim, kim bilir yine ne bok yemişti.

“Bir kadını otel odasında darp etmiş, tabi Lavi bunu görür de durur mu? Durmamış, gitmiş haşat etmiş. Çokta iyi yapmış ama hamile sonuçta, artık onu da düşünmesi lazım.” diyerek elini sinirle saçlarından geçiren Kayra’yla başımı olumlu anlamda sallamıştım. Bakışlarım Kayra’da gezindiğinde geçen zamanın en çok onda görüldüğünü farketmiştim. Olgunlaşmış ve kelimenin tam anlamıyla büyümüştü.

“Duman öyle bir durumda sessiz kalmazdı zaten.” diyen Alp’le Kayra’nın bakışları onu bulmuştu.

“Sessiz kalsın diyen yok ama en azından bize ya da korumalardan birine haber verebilirdi.” dediğinde sinirlenmesini haklı buluyordum, içimizden Lavi’ye en yakın olan kişi oydu ve korkuyordu.

“Mavi kafa bir rahatlı, ikisi de şu an gayet iyiler. Zaten belli ki başının etini yemişsin, daha yapamaz.” dedi Aras gülerek.

“Ben değil ama Arhan güzel yedi.” diyerek sırıttığında şikayet ettiği belli olmuştu, Arhan kızı umarım yatağa kitlemeye falan kalkmazdı.

Turgay’ın belime sarılı eli karnıma kayarken hafifçe okşamasıyla bakışlarım önce eline sonra da ona kaymıştı. Kasıklarıma giren ağrıyla boğazım kururken başını arkaya yaslamış iri bedenini süzmeye devam ediyordum.

Lanet olası hormonlar!

~~~~~~~~~~

Lavinia Demir…

“Güzelim…”

Kulağıma ulaşan sesle başımı yastığa daha çok bastırmıştım, hala uykum vardı ve kalkmak istemiyordum. Yanağımda gezinen parmaklarla başımı yağmur kokusuna gömdüğümde yastık hafifçe sallanmaya başlamıştı, nerdeydim ben?

En son huzurun kollarında uyuduğumu hatırlayınca dudaklarım kıvrılırken başımı biraz daha yağmur kokusuna saklamıştım, sanırım ömrümün sonuna kadar burada kalabilirdim. Yaşamın en huzurlu yerinde…

“Artık uyanıp yemek yemen lazım mia dea, hadi güzelim.” diyen Araf’la gözlerim yavaşça açılırken başımı geriye çekip bakışlarımı yüzüne çevirdim. Düne göre daha canlı bakan yeşilleri ışıldarken dudaklarında tatlı bir tebessüm vardı. “Günaydın birtanem.”

“Günaydın kocam bey.” derken dudaklarına küçük bir öpücük bıraktıktan sonra tam geri çekilecektim ki ensemi bulan parmakları beni yerime sabitlemişti. Dudaklarıma temas eden dudaklarıyla derince nefesler almaya başladığında istemsizce dudaklarım kıvrılmıştı.

“İşte şimdi yaşıyorum.” diyerek dudaklarını dudaklarıma bastırdığında elim yavaşça yanağını bulmuştu. Zihnimin içinde dün yaşanılanlar yankılanırken dudaklarımdan ayrılan dudaklarıyla bakışlarım yeşillerini bulmuştu. Ayık kafayla sözleri kalbime daha derinden işlerken aslında onun ne kadar çok acıya göğüs gerdiğini bir kez daha anlamıştım, yaralı olan tek şey bedeni değildi.

Parmaklarımı yanağında gezdirerek gözünün yanında duran küçük kesiğe geldiğimde hafifçe okşadım. Onsuz olmak ölümden bile beterdi benim için, onsuzluk soğuk bir ormanda gece yarısı dolaşmaktı. Şu öldüğünü sandığım kısa süre bile ömrümden yıllar almıştı, ben onsuz yaşayamazdım. Bunu çok iyi anlamıştım.

Aşk, hem yaşatan hemde öldüren olmalıydı. Aşk sadece o olmalıydı…

“Seni çok seviyorum.” diye mırıldanırken gözyaşım yanağıma süzüldüğünde kaşları hızla çatılırken yerinden doğrulmaya çalışmıştı ki omuzlarına dokunarak onu durdurdum. “Seni bu dünyada ki her şeyden çok seviyorum Araf, ben sensiz yapamam.”

“Şhh! Güzelim ben burdayım, yanındayım.” diyerek beni göğsüne çektiğinde başımı tekrardan mis kokusuna yaslamıştım. Dünkü Vidus’la konuşmaları zihnimde yankılanırken gözlerimi sıkıca kapattım, onun yaşamış olduğu acıları ben duymaya bile katlanamıyordum. Peki o nasıl yaşamıştı bu acıları?

“Araf…” diye mırıldandığımda kapalı gözlerimin ardında küçük bir çocuk belirmişti. Yemyeşil gözleri yaşlı ve öfkeliydi, bedeninin her yanı yara içinde olmasına rağmen gözlerinde acı yoktu. Sadece saf bir nefret vardı…

“Kabus mu gördün birtanem? Geçti, bak ben yanındayım. İyiyiz, iyisin.”

O küçük çocuğu hatırlıyordum, yaralarına rağmen sanki yetişkin gibi güçlü duruyordu. Elinde sıkıca kavradığı silah küçük elinde parlarken sanki tek amacı sevdiklerini korumak gibiydi. Annesini…

“İyiyiz sevgilim.” derken dudaklarımı boynuna bastırdığımda elim hala kaşındaki yaradaydı, okşamaya devam ediyordu. Keşke dokunduğum her yarasını iyileştirebilseydım…

“Geçtiyse bir etrafına bakmak ister misin? Belki moralini yerine getirebilirim.” diyerek saçlarımı yavaşça okşamaya başladığında gözümün önünde ki çocuğun yeşil bakışları bana dönmüştü. Dudakları kıvrılırken onca acısına rağmen bana güzelce gülümsemişti, o çocuğa sıkıca sarılma isteği içimde kol gezerken benimde dudaklarım kıvrılmıştı.

Elimi yüzündeki yarasından çekip dikişlerine dikkat ederek kollarımı sıkıca bedenine sardım, o çocuk kollarımın arasındaydı ve ben o kötü anıları unutturmak için her şeyi yapacaktım. Onu tekrar büyütecektim…

Gözlerim yavaşça aralanırken başımı hafifçe yukarı kaldırdığımda bakışlarım hemen onu bulmuştu. Saçımda ki elleri yanaklarıma kayarken yaşları tamamen silmişti.

“Niye döküldü bu kor alevler Sâye’m?” dediğinde bakışlarım endişeli yeşillerinde gezinmişti.

“Bilmem, sanırım hormonlardan.” dediğimde başı biraz geriye giderken bakışları karnıma düşmüştü.

“Ama anneyi böyle ağlatırsan bozuşuruz küçük meleğim.” demesiyle gözlerim tekrar dolarken dudaklarım kıvrılmıştı. O çok güzel bir baba olacaktı…

“Seni böyle içime soksam, orada saklasam nolur ki?” diyerek titreyen sesimle konuştuğumda bakışları tekrardan beni bulurken yanaklarımdaki elleri yeniden akan yaşları silmeye başlamışlardı.

“Gözyaşların zaten bunu gerçekleştirdiğini gösteriyor güzelim, beni kalbinde saklıyorsun ve ben o kalbe deliler gibi aşığım.”

Sözleri ruhumu ateşe verirken kalbim yangınıyla kül olmuştu. Haklıydı, o kalbimin en güzel köşesindeydi ve hep de orada kalacaktı. Yanaklarımı tutan elleri yüzümü kendisine çektiğinde dudakları zarifçe dudaklarımla buluşmuştu, öyle bir öpüyordu ki sanki o da benim gibi ruhumu içine hapsetmek istiyordu. Birbirimizde saklanmak istiyorduk…

“Hala etrafına bakmadın.” derken son kez dudaklarıma küçük bir öpücük bırakıp geri çekildiğinde bakışlarım çevreme kaymıştı ki kaşlarım şaşkınlıkla havalandı. Odanın içi tamamen siyah güllerle doluydu.

“Araf bu ne?” dedim hayranlıkla çevreme bakarken. Oda mis gibi gül kokuyordu fakat öyle çok yağmura dalmıştım ki yeni farkedebiliyordum.

“Alamadığım her gün için faiziyle gül aldım.” demesiyle bakışlarım onu bulmuştu. “Her sabaha güllerle uyanmanı sağlayamadığım için özür dilerim Sâye’m. Söz veriyorum bu durum bir daha yaşanmayacak, seni bir daha üzmeyeceğim.”

“Sen manyağın tekisin Araf.” derken dudaklarım sertçe dudaklarını bulmuştu. “Ve ben o manyağa deliler gibi aşığım.”

Dudaklarım tekrar onu bulduğunda kısa bir öpücüğün ardından geri çekilmişti.

“Güzelim artık gerçekten yemek yemelisin, acıkmadın mı hiç?” demesiyle karnımdan bir gürültü yükselmişti, oysaki hiç aç hissetmiyordum.

“Ben değilim ama sanırım o acıktı.” dememle dudakları kıvrılırken burnunu burnuma sürtmüştü.

“Sende acıkmışsındır, olmaz öyle.” dedikten sonra dudaklarını yanağıma bastırarak arkasını dönüp ayağa kalkmaya çalıştığında hızla ona doğru atılmıştım ki kolunu önüme siper ederek beni durdurdu. “Ani hareket etme.”

“Aramızda süzgece dönen ben değilim hayatım.” dediğim sırada yavaşça ayağa kalkarak bana döndüğünde yatağın üstünde ayağa kalkıp boyuna yetişmiştim. Bu şekilde bile anca boyuna yetişebilmiştim, gerçekten çok uzundu.

“İki canlı olanda ben değilim mia dea.” demesiyle tek kaşım havalanmıştı.

“Tepemi attırma Araf, zıplarım buradan kucağına. Görürsün dünyanın kaç bucak olduğunu.” dememle kaşları havalanırken kollarını iki yana açmıştı.

“Koş.” Gözlerimi devirerek ona bakmayı sürdürsem bile hala umursamadan aynı şekilde bekliyordu.

“Ay delireceğim şimdi, yaralısın be adam.” diye tabiri caizse haykırdığımda tek kaşı havalanmıştı.

“Dünyam sensin ve kaç bucak olduğunu görmek istiyorum, gel.” demesini umursamadan ona bakmaya devam etmiştim.

“Deli olduğunu söylemiş miydim?” diyerek arkamı dönüp yatağın diğer tarafından inmiştim.

“Çokça.” demesiyle ters bakışlarım ona kayarken masum masum sırıttığını görünce istemsizce benimde dudaklarım kıvrılmıştı.

“İyi tekrara binmesin o zaman.” diyerek önüme dönüp tam kapıdan çıkacakken belime sarılan kollarla kendimi tepetaklak bulmuştum. “Of! Araf, hayır! Yaralısın diyorum işte taş kafalı kocam!” Beni omzuna atmıştı deli adam!

“Kocam diyen ağzını yesin kocan.” diyen sesiyle aynı zamanda kalçamda hissettiğim sızıyla dudaklarımdan küçük bir çığlık kaçmıştı.

“Araf!” diye haykırmam evi inletirken kahkasıyla karışmıştı.

Deliydi manyaktı ama benimleydi, her haline ayrı ayrı aşıktım…

***

Ceketimi de üstüme geçirdiğimde aynadan son kez halime bakmıştım, siyah takımım ve toplu saçlarımla savcı Lavinia bana aynadan göz kırpıyordu. Aradan geçen birkaç günün ardından tekrardan adliye yollarına koyuluyordum.

Bu süre zarfında Araf’ı evde zor zaptetmiş olsam da başarmıştım ve en sonunda tam da düşündüğümüz gibi morgda kalbinin tekrar atmaya başladığını duyurmuştuk. Hastaneye bize saldıran doktor yüzünden ve ayrıca ihmalsizliklerinden dolayı dava açılırken Araf ise tekrardan yaşıyor olarak anılmaya başlamıştı. Bugün ise olayların ardından ilk iş günümdü…

“Güzelim inat etme işte, bende geleyim.” diyen Araf’la derince bir nefes alırken baygın bakışlarım onu bulmuştu, bu bugünkü beşinci aynı konuyu açışıydı.

“Hayatım zaten peşimde bir koruma ordusuyla gideceğim, sakin olur musun artık?” dememle yatakta oturur pozisyona geçerken dudakları kıvrılmıştı.

“Ama ya orada kocanı aşerirsen? Sırf bu yüzden bile gelmem gerek.” derken kullandığı ses tonu kasıklarımı uyarırken kaşlarım çatılmıştı.

“Hormonlarıma oynama.” dememle dudakları daha çok kıvrılırken bakışları beni süzmeye başlamıştı.

“Hem adliye fantezisi de yapardık, fena mı?” diyerek yine o boğuk sesiyle konuştuğunda bacaklarımı birbirine bastırmam gerekmişti.

“Fantezi için sanki fazla yaralı gibisiniz beyefendi.” Tek kaşı havalanırken bakışları birleştirdiğim bacaklarıma kaymıştı. Siktir! Kesinlikle böyle bakmamalıydı.

“Melek özütü her türlü yarayı iyileştirir derler, bilmez misin?” demesiyle kastettiği şey zihnimde çınlarken dudaklarım kurumuştu. Hızla bakışlarımı yeşillerinden kaçırarak derin bir nefes aldığımda kendime gelmeye çalışmıştım, etkisi altına giremezdim.

“Hayır dedim Araf, altı üstü bir davaya girip geleceğim zaten ve sende beni evde uslu uslu bekleyeceksin.” diyerek tekrar ona döndüğümde ayaklanarak bana doğru yaklaştığını farketmiştim.

“Şimdilik öyle olsun bakalım. Bu savcı siki orada olacak mı?” derken iyice dibime girdiğinde bakışlarım gözlerini bulmuştu.

“Bilmiyorum ama oladabilir.” dedim sakince.

“Sana beş metreden fazla yaklaştığını duyarsam.” derken parmakları çenemi bulmuştu. “Mevkisi umrumda olmaz, cesedini adliyenin önünden kazırlar.” Yeşillerini saran öfke garip bir şekilde hoşuma giderken içlerindeki gücü hissedebiliyordum.

“Emredersin lider.” diyerek sırıttığımda çenemdeki eli yanağıma kaymıştı.

“Lider sensin güzelim, her anlamda.” derken dudaklarıma küçük bir öpücük bıraktığında kokusunu derince içime çekmiştim.

“O zaman liderinin sözünden çıkma ve ben gelene kadar yat.” diyerek geriye çekildiğimde tenimden ayrılan eller yüzünden üşümüştüm, sıcaklığı bağımlılık yapıcıydı.

“Biliyorsun, her zaman emrine amadeyim mia dea.” derken tekrardan yatağa uzandığında kıvrılan dudaklarımla çantamı alıp önce odadan ardından da evden ayrılmıştım.

Bir sürenin ardından arkamda ki koruma sürüsüyle adliyeye vardığımda sert bakışlarım yüzümdeydi, gözlerim çevrede gezinirken tek bir kişiyi arıyordu. Çevreden gelen fısıltılar zihnime ulaşırken içerden Duman’ın kahkalarını duyabiliyordum.

“Savcı fırtına kasırga olmuş lan, bakışlara baksana. Ben bile korkudan altıma sıçtım.”

“Kocası ölümden dönmüş diyorlar, doğru mu acaba?”

“Yazık valla kadına, hayatı zorluklarla dolu.”

“Savcı kasırga olmuş, ortalığı ayağa kaldırarak geliyor. Vay halimize.”

Ve daha niceleri…

Saati gelen davayla hızla cübbemi giyerek salona girmiştim, ben yokken tüm davalarım Ender malına devredildiği için saçma bir kavga davasına girmiştim. Kısa sürede sonuçlanan davayla salondan ayrılırken karşıdan bana doğru gülerek gelen suretle bedenim gerilmişti, ihanet tüm damarlarıma akın etmeye başlamıştı.

“Savcım gözünüz aydın, Arhan bey kurtulmuş.” diyen Lale’yle tüm bedenim gerilirken dudaklarıma sahte bir gülüş yerleştirdim.

“Çok şükür ki kurtuldu Lale yoksa bunu yapanların canını almadan durmazdım.” dediğimde göz bebekleri öyle hızlı büyümüştü ki korkusu hissedilirdi.

“Affınıza sığınarak söylüyorum savcım ama sizin gibi adalete bu denli düşkün biri ne olursa olsun kimseyi öldürmez.” derken yanımda ilerlemeye başlamıştı. Sözleriyle dudaklarım kıvrılırken bakışlarım ona döndü.

“Canını almam için ölmen gerekmez Lale, ölmeden de yaşamayı keser bazen insan. Doğan güneşe ya da yağan yağmura hasret kaldığında ölmekten beter olursun.” dediğimde adımları duraksarken derince yutkunduğunu işitmiştim.

“Umarım en yakın zamanda o canileri buluruz savcım.” dediğinde başımı yavaşça sallayarak onu onaylamıştım.

“Bulacağım ve bulduğumda ölmekten beter olduklarından da emin olmadan bırakmayacağım.” dediğim esnada gelen sesle sabır çekmeye başlamıştım bile.

“Oo! Kimleri görüyorum.” diyen Ender’le bakışlarım ona dönerken tek kaşım havalanmıştı. Şaheserim olan yaralı yüzü harika gözüküyordu.

“Hayırdır Ender savcım, at mı tepti?” dememle kaşları çatılsa da dudakları kıvrılmıştı.

“Sormayın savcım, şu Duman denen herif tehdit etti.” demesiyle dudaklarım kıvrılırken onu süzmüştüm. “Sizinde eşiniz uyanmış diye duydum, hayırlı olsun.”

“Yüzünü gördüğünüze göre dava sonuçlanmaya yakındır sanırım, değil mi?” diyerek son söylediğini görmezden geldiğimde bakışlarında bariz bir endişe geçse de ustalıkla saklamıştı.

“Ne yazık ki yüzünü gizleyen bir maskesi vardı Lavinia savcım, göremedim.” dediğinde ona doğru bir adım atmıştım.

“Yüzünü göremediğiniz birinin cinsiyetinden nasıl emin oldunuz peki? Eğer sesini duyduysanız hemen otelde ki kameralardan analiz edelim.” dediğimde bakışları anlık olarak Lale’ye kaymıştı ve ben bunu farketmiştim. Oyun mu oynamak istiyorlardı, layığıyla oynardık.

“Kameralar çalışmıyormuş.” demesiyle dudaklarım kıvrılmıştı.

“Hay Allah, bakın siz şu şansa.” diyerek geriye çekildiğimde Ender’in kaşları çatılmıştı.

“Ne o? Yoksa bana inanmıyor musun savcım?” dediğinde gülüşüm solarken yavaşça kaşlarım çatıldı.

“Kocamın ölmesini isteyen bir savcıya neden inanayım ki?” diyerek yanından geçip ilerlediğimde duyduğum sesiyle duraksamıştım.

“Çünkü kocan bir katil!” Sözleriyle tüm bedenim gerilirken sert bakışlarım onu bulmuştu.

“Kocama iftira atmadan önce kendine bak.” derken ona doğru bir adım attım. “Söylesene Ender savcım, sen bu adamın lakabını nasıl öğrendin?” dememle dudakları kıvrılmıştı.

“Kendisi söyledi.”

“Kanıt?” dedim soran bir sesle. “Elinde kanıtın bile yokken sadece sözlerine neden tema edilsin ki?” derken ona doğru bir adım daha atmıştım.

Bakışları beni süzerken yanda duran elleri kasılmış ve titriyordu, sinirleniyordu. Öfke kontrol problemi vardı ve bunu çok belli ediyordu. En sonunda ise o öldürücü darbeyi söylerken gözlerinin içine bakmayı ihmal etmemiştim.

“Duman’ın aslında sen olmadığını nereden bileceğiz?”

~~~~~~~

Yazarın anlatımından…

Namık dudaklarındaki gülümsemesiyle son zamanlarda nerdeyse hiç ayrılmadığı mekanına doğru ilerliyordu. Arhan’ın morgda uyandığını yalanını duymak onu nedensizce keyiflendirmişti, çünkü bu Lavinia’nın ondan korktuğunu gösterirdi. Esasında Ender denen savcıya lakabını bu yüzden ötmüştü ve işe yaramıştı.

“Gerçekten ölmemiş piç kurusu.” diyen Ferhat’la Namık’ın bakışlar onu bulmuştu.

“Sana söylemiştim, eğer ölmüş olsaydı kızın bu kadar sakin olmazdı.” dedi Namık kapıdan içeri girerek. Emlakçılık adı altında bir ofisti aslında burası lakin içerde daha pis işler dönüyordu, ucu kendine dokunmadığı sürece Namık’ın hiçbir şey umrunda değildi.

“Doğru, götünü yakmadan bırakmazdı.” diyen Ferhat’la Namık’ın kaşları çatılsada dudaklarında gülümseme silinmemişti.

“Yanan tek göt benimki olmazdı Ferhat Argun, bunu unutma. O cehenneme girersem tek yanmam.” demesiyle Ferhat göz devirmeden edememişti.

“Sen onu bırakta bundan sonrasını düşün. Ateş iyi olduğuna göre ilk bizim peşimize düşecektir.” dedi Ferhat endişeli bir sesle.

“Üç kurşun yarası Ferhat, oyuncak değil bu. Bir aydan önce ayağa kalkamaz, o zamana kadar da biz hepsini sikeriz zaten.” derken ofiste ilerlemeye başlamışlardı.

“Dokuz canlı pezevenk, ölmüyor.” diyen Ferhat sinirle elini saçlarından geçirmişti. Kızını daha fazla o şerefsizin dölünün yanında bırakmak istemiyordu ama elinden de bir şey gelmiyordu.

“Sabret, yakındır gebermesi.”

Sözlerinin ardından dudaklarında ki gülümsemesiyle odanın kapısını aralamıştı gördükleriyle eli havada kalmıştı. İçinde hissettiği korkusu tüm bedenini sararken aynı zamanda şaşkınlıktan dili tutulmuştu.

Arhan Demir onun koltuğunda oturmuş bir şekilde onu izliyordu.

“Bir hoşgeldin yok mu Namık?” …

~~~~~~~~~~~

Veee bölüm sonuu!!!!

Aman aman nerelere geldik yahu!

Yine bir yandan ağlamalı bir yandan da hayran olunası bir bölüm oldu ha ne dersinizzzz??

Sizce bölüm nasıldı?

Bu arada gecikme için üzgünüm fakat sizde beni anlayın, kitap okunmadıkça ve beğeni gelmedikçe yazasım gelmiyor. Seviyorsanız hakkını verin lütfen.

Ve bu arada isterseniz bölümü atmadan bir gün önce instagram ve TikTok hesaplarımdan size alıntı atabilirim, ister misiniz???

Beğeni ve yorumları da unutmayalım lütfen olur mu?

Yardımlarınıza ihtiyacım var…

TikTok: snurr003

Instagram: snurr_003

Ayrıca hesaplarımı da takip ederseniz beni çok mutlu edersiniz, oralardan sizinle iletişime geçmeyi çok seviyorum. Ve aksi bir durum olduğunda Tt adresimden paylaşıyorum. (Henüz insta algoritmasını çözemediğim için orayı pek kullanamıyorum ama yine de orada da aktifim.)

Seviliyorsunuzzzzz

⚖️🖤

Bölüm sonu

3 yorum