İçeriğe geç

SÂYE

Bölüm 33 · 21 dk okuma

SÂYE

Bölüm 33

32. BEYAZ GÜL

~Bölüm Şarkıları~

Levent Yüksek~Bu Gece Son

Dolu Kadehi Ters Tut~Dilerim ki

Yeni bölümden herkese merhabalar canlarım…

Nasılsınız??

“Mutlu ol… İyi bak kendine. Ne olur gözün arkada kalmasın… Uzun uzun seneler var önünde, gün gelir sevgilim acıya alışırsın…” diyerek sizi bölüme uğurluyorum.

Yorum ve beğenileri unutmayalım lütfen canlarım…

İyi okumalar…

Seviliyorsunuzzzz

⚖️🖤

~~~~~~~~~

Bunca zaman sonra bile anılar aynı tazelikte zihinde can bulabilir miydi? Peki ya o hisler kalbimizi sızlatmaya yeter miydi? Hiçbirisine bir cevabım yokken elimde ki telefona bakmaya devam ediyordum. İçten içe oğlu için yazdığına emin olsam da zihnimin gerilerinde kalan o küçük kız belki diyerek umut ediyordu, yapmamalıydı. O kadın bunu haketmiyordu.

Ona ne cevap yazacağımı bile bilmiyordum, evet ya da hayır mı veyahut kızmalı mıydım? Kendimi saçma bir labirentte hissederken belime temas eden parmaklarla tekrardan şu ana döndüğümü hissetmiştim. Derin derin nefesler alırken bakışlarımı ormanlara çevirdim, yaşama sebebime…

“İyi misin güzelim?” diyerek bana biraz daha yaklaştığında yeşillerinde ki endişeyi görebiliyordum.

“Halime Argun görüşmek istiyor.” dedim telefonu ona çevirerek. Bakışları mesaja kaydıktan sonra tekrar gözlerime çevrilmişti..

“Tamam, birlikte gideriz güzelim.” dediğinde kafamı olumsuz anlamda sallamıştım.

“Bunu tek başına halletmem gerek Araf’ım, zihnimde ki küçük benliğimin artık susması için bu gerekiyor.” Kaşları çatılırken parmakları çenemi bularak başımı kaldırmıştı.

“Onun susmasını değil içinden geçen her şeyi haykırmasını istiyorum mia dea, artık korkmasına gerek yok. Çünkü ben onu korumak için her zaman yanında olacağım.” demesiyle kalbim yeşilleriyle çevrelenirken gözlerim istemsizce dolmuştu.

“Seni çok seviyorum.” dedim çatallanan sesimle. Şu sıralar öylesine duygusaldım ki sebebini anlayamıyordum, daha dün regl olmamış olsaydım hamile olduğumu bile düşünebilirdim.

“Sâye’m bende sana çok aşığım ama böyle yapma kurban olduğum.” derken dudaklarını dolan gözlerime bastırdığında içimde ki ağlama isteği daha da artmıştı. “Akmasın o damlacıklar, lütfen.”

“Akmıyor ki.” dedim burnumu çekerken. Yüzünü geri çekerek gözlerini bana çevirdiğinde hafifçe gülümsemiştim.

“Emin miyiz mia dea?” dediğinde kafamı gülerek olumlu anlamda sallamıştım.

“Lan sizin burada ne işiniz var?” diye haykıran sesle bakışlarımı yana çevirdiğimde bize doğru gelen Can’ı fark etmiştik.

“Hala!” diyerek bana koşan Arya’yla dudaklarım kıvrılırken hızla bana sarılan bedenine kollarımı sardım. Bu bir aylık süre de Arya’yı da yanımıza almıştık ama dün Can abisini özlediği için onlarda kalmak istemişti.

“Niye? Bize yasak mı market?” dedi Araf alaycı bir sesle.

“Yokta birader yani senin gibi üst düzey bir zengini görünce insan bir şaşırıyor.” derken gülmeye başlamıştı Can. “En son ne zaman geldin ayrıca markete?” diye sorduğunda Araf’ın bakışları bana kaymıştı. Cevap belliydi çünkü, hiç! Onları umursamayarak bakışlarımı Arya’ya çevirdim.

“Sizde mi buradaydınız?” dedim eğilip Arya’nın saçlarına küçük bir öpücük kondururken.

“Can abiyle abur cubur almaya geldik.” demesiyle bakışlarım Can’a değdiğinde hızla bakışlarını kaçırarak etrafa bakmaya başlamıştı. “Yiyebilirim dimi halacım?”

“Yemeğini yediysen neden olmasın rapunzel.” dedim gülerek.

“Kocaman bir tabak makarna yedim hala, dimi Can’ım abi?” diyerek onaylatmak için bakışlarını Can’a çevirmişti. Genelde Can’a böyle hitap etmeyi seviyordu, Can’ım abim…

“Doğru diyor prenses, tabağının hepsini yedi.” derken bir yandanda Arya’nın saçlarını karıştırmıştı.

“Aferin sana küçük rapunzelim.” dedim tekrardan bir öpücük kondurarak. “Çok geç olmadan eve gelin ama yarın okulun var.”

“Tamam halam.” derken beni çekiştirdiğinde onun boyuna inmiştim ki dudaklarını yanağıma bastırmıştı.

“Yarında biz bir film gecesi yapalım bakalım.” diyen Araf’la bakışlarım ona döndüğünde sırıtarak bizi izlediğini fark etmiştim.

“Yaşa be ormanların kralı.” diyerek bu sefer de Araf’a koştuğunda tek hamleyle kucağına alıp sarılmıştı.

“Yarın okul var Araf.” dedim gülmemeye çalışarak.

“Olsun, bence biz ödevlerimizi hemen bitirip film izleyebiliriz. Dimi prensesim?” derken sırıtarak Arya’ya baktığında Arya hızla başını sallamıştı.

“Siz işten dönene kadar ben bitiririm zaten hepsini. Lütfen izleyelim hala.” diyerek bana yavru köpek bakışlarıyla bakmaya başladığında gülüşümü daha fazla tutamazken başımı olumlu anlamda sallamıştım. Cevabımla gülerek kollarını Araf’a sardığında bir an için zihnimde aylar önce gördüğüm rüyam çınlamıştı, kızımıza da tıpkı böyle içten sarılıyordu.

“Ohoo! Pabucumuz dama atıldı.” diyen Can’la bakışlarım ona döndüğünde yanıma gelmişti.

“Aşk olsun Can’ım abim, sende benim için iki numarasın.” dediğinde hepimiz gülmüştük.

“Hüzünlü bir ikinciliğe layık gördü bizi cadı, görüyor musun halası?” diyerek omzumu dürttüğünde gözlerimi devirmeden edememiştim. O esnada fark ettiğim diğer bir şey ise yapışık ikiz gibi gezdikleri ekürisinin olmadığıydı.

“Deniz nerede?”

“Online bir toplantısı vardı, rahat rahat konuşsun diye dışarı çıktık bizde.” dediğinde başımı anladığımı belirterek sallamıştım. İki zıt karakter olmalarına rağmen öyle güzel anlaşmışlardı ki şaşırmadan edemiyordum, Can tam bir ev babası olacak insandı.

“Ay sizde mi buradaydınız?” diyen sesle arkamı döndüğümde gülerek bize gelen Ahu ile Turgay’ı görmüştüm, geçen hafta tatillerinden dönmüşlerdi.

“Bu ne lan? İyice buluşma noktası oldu burası.” dedi Can gülerek. Araf da yanıma doğru adımladığında Arya kucağından inerek Ahu’ya koşmuştu. Bizim hayattan nefret ettiğimiz dönemlerde onun en çok yanında olan kişi Ahu’ydu, bu yüzden hepimizden daha farklı seviyordu onu.

“Aryakuşumda buradaymış ya.” derken çıkık karnına rağmen eğilerek Arya’yı yanaklarından öpmüştü.

“Bizde hastaneden geliyorduk, iyi oldu karşılaşmamız.” diyen Turgay’la bakışlarımı ona çevirmiştim, gözlerinin içi bile gülüyordu.

“Hayırdır, bir sorun yok değil mi?” dedi Araf temkinli bir sesle. Araf’ın sözleriyle Turgay gülerek bakışlarına Ahu’ya çevirmişti ki Ahu sessizce onay verdiğinde tekrar bize döndü.

“Oğlumuz oluyor.” dediğinde gözlerinde ki mutluluk hepimize geçmişti.

“Vay be kardeşim, erkek babası oluyorsun he.” diyen Can Turgay’a sarıldığında bizde sırasıyla sarılmıştık.

“Sağlıklı bir şekilde kucağınıza alın inşallah kuzum.” dedim Ahu’ya sarılırken.

“Böyle olmaz, ben gelin istiyorum Lavi.” dediğinde geri çekilerek gözlerimi devirmiştim.

“Ne gelini?” diyen Araf elini belime sararak beni yanına çektiğinde çatık kaşlarla Turgay’la Ahu’ya bakıyordu. “Saçma sapan konuşmayın.” demesiyle kaşlarım havalanırken bakışlarımı ona çevirmiştim.

“Sen henüz var olmayan kızını mı kıskandın az önce?” dediğimde bu sefer çatık kaşlarıyla bana dönmüştü ki daha çok gülmeye başlamıştım. “Ay hiç güleceğim yoktu Araf’ım.”

“Bu daha ortada yokken böyleyse bir de sonrasını düşün yenge, Ahu’ları eve sokmaz.” diyen Can’la hepimiz gülmeye başlamıştık. Öyle bir şey yapmayacağına emindim ama eğer kızımız olursa yanına yaklaştırmayabilirdi, ona şaşırmazdım.

“Kardeşim dünür oluruz işte, fena mı?” diyen Turgay’la Araf elinde ki market arabasıyla belimden ittirmeye başlamıştı.

“Siktir git, benim asabımı bozma Turgay.” diye sessizce mırıldanmıştı Arya’nın duymaması için. “Sende prensesi 9 dedim mi getireceksin.” diyerek Can’a döndükten sonra ilerlemeye devam etmişti. Son anda hepsine el sallayarak önüme döndüğümde hala gülmeye devam ediyordum.

Aldıklarımızı ödedikten sonra arabaya geçerken bile hala aklımdan yüz ifadesi gitmiyordu, çok komikti.

“Dünür olacakmış, puşta bak.” derken arabaya geçtiğimizde bakışlarım ona dönmüştü.

“Yabancıya gitmez işte.” dedim daha çok sinirlendirmeye çalışarak. Sert bakışları bana döndüğünde daha çok gülmüştüm.

“Benim kızlarım hiçbir yere gitmeyecekler, hep yanımda kalacaklar.” dediğinde tek kaşım havalanmıştı.

“Kızlarım?” dedim soran bir sesle.

“Arya ve inşallah doğacak olan kızım.” demesiyle yine duygulanmaya başlamıştım. Arya’yı da kızı olarak görmesi benim için öyle değerliydi ki…

Onu neden bu denli sevdiğimi her geçen gün daha da iyi anlıyordum…

****

“Araf uyan hadi, geç kalacaksın.” diye haykırırken bir yandan da takımımın ceketini üzerime geçiriyordum. Sabah Salih komiserin aramasıyla uyanmış ve hazırlanmaya başlamıştım, yeni bir dava vardı ve olay yerine bakmam gerekiyordu.

Dünkü gelen mesaja ise kısaca evet yazmıştım sadece, olay yerinden sonra sahil de buluşacaktık. Ne söyleyeceğini az çok tahmin edebiliyordum zaten, bu yüzden içimde gram merak yoktu. Giyinme odasından çıkarak odaya girdiğimde Araf’ı hala benim yastığıma sarılmış bir şekilde uyurken bulmuştum.

“Hey koca adam.” derken yanına oturarak elimi yanağına yaslamıştım. Yüzünü yastığa bastırdığı için dudakları tatlı bir şekilde büzülmüştü. “Toplantına geç kalacaksın kocam bey, hadi.”

“Gitmesem olmaz mı?” diye boğuk çıkan sesiyle mırıldandığında dudaklarım daha çok kıvrılmıştı.

“Ne yazık ki şirketin sahibi sensin kocam, o yüzden kalk.” dedim gülerek. Tek gözünü açarak gülen yüzüme baktığında onunda dudakları kıvrılmıştı.

“Saçlarını yapmamışsın.” dediğinde kafamı olumlu anlamda sallamıştım. Bir aydır neredeyse her gün saçlarımı o tarıyordu, bunu yaparken ki yüzünde oluşan huzuru izlemek hoşuma gittiği için bende her gün onu bekliyordum.

“Hadi bak bende geç kalacağım sonra, olay yerine gitmem gerek.” derken geriye çekildiğimde o da sırt üstü yatarak gerinmeye başlamıştı.

“Miden nasıl? İyi misin?” diye soruları sıralarken ayağa kalkıp banyoya girecekken durup cevap vermem için bana bakmıştı.

“Daha iyi hayatım, bir şeyim yok.” dedim çantama ilerleyerek. O da kafasını olumlu anlamda sallayarak banyoya girmişti. Çantamdan zarfçı dosyasını çıkartarak tekrardan yatağa oturduğumda derin bir nefes alarak dosyayı açıp bakmıştım, bu zamana kadar öldürdüğüm herkes dosyadaydı ve hepsinin yanında siyah, üzerinde kırmızı damgalı bir mektup vardı.

En son sayfaya geldiğimde otobanda ki arabanın yanında duran 6 cesedi görmüştüm, hemen yanlarında ise siyah zarf… Ünlü iş adamı Yücel Karahan ve iki çocuğu otoban kenarında ölü bulunmuştu, aman ne kadar üzüldüm!

Açılan banyo kapısıyla bakışlarımı oraya çevirdiğimde elinde ki tarakla bana doğru geldiğini fark etmiştim, dosyayı hızla kenara bırakırken arkamı ona döndüm. Saçlarımı eline alırken önce her zamanki gibi dudaklarını başımın üstüne bastırarak derince bir nefes çekmişti ciğerlerine, ardından geriye çekilerek elinde tarağı hafifçe saçlarıma sürtmeye başladı.

“Her bir saç telin ruhumu bu hayata bağlayan bağlardan biri sanki.” diye mırıldandığında gülümseyerek ona dönmüştüm ki çenemden tutarak başımı çevirmemi sağlamıştı.

“Çok uzadılar ama, uçlarından aldırmam lazım.” dediğimde eli duraksamıştı.

“Hayır, böyle çok güzeller.” derken sesinden bozulduğunu anlamıştım, saçlarımı çok seviyordu.

“Kırıklarını sadece bebeğim.” dedim gülerek. Sözlerimin ardından dudaklarını tekrardan saçlarıma bastırdığında gözlerim kapanmıştı.

“Tamam ama bende yanında olacağım.” dediğinde hafifçe kıkırdayarak başımı olumlu anlamda sallamıştım. Saçlarımı taramaya devam ettiğinde iyice mayışmıştım ama kalkmam gerekiyordu, dava vardı.

“Hayatım gitmem lazım artık.” derken gözlerimi açıp ona baktığımda eğilerek dudaklarını alnıma yaslamıştı.

“Tamam güzelim, bende üstümü giyinip geleyim. Çıkalım.” dediğinde başımı sallayarak onu onaylamıştım. Dudaklarında ki tebessümüyle giyinme odasına yöneldiğinde bende hızlıca saçlarımı ensemde bir topuz yapmıştım. Üzerime kabanımı da aldıktan sonra hızla açılan kapıyla bakışlarım ona dönmüştü, üzerinde ki siyah takımıyla yine çok uyumluyduk.

Ona doğru adımlayarak elindeki kravatı alıp boynundan geçirdikten sonra bağlamaya başlamıştım, onun ise eli belime giderken hafifçe okşamaya başlamıştı.

“Sayın savcım bu güzelliğiniz suç değil mi?” dediğinde bir yandan sırıtırken gözlerimi devirip ona bakmıştım.

“Güzelliğim sadece size suç oluyor gibi mühendis bey.” dedim kravatı sıkarken.

“Aa! Kanıtsız bir şekilde konuşmayı size hiç yakıştıramadım sayın savcım, ben işinde gücünde ve karısına çok aşık bir adamım sadece.” dediğinde gülerek ayağımda ki topuklulara rağmen parmak ucuna kalkıp dudaklarımı dudaklarına yaslamıştım. Belimde ki elleri beni hızla kendisine çekerken hiç beklemeden öpüşüme karşılık vermişti.

“Karısı da adama çok aşıkmış diye bir duyum aldım.” dedim dudaklarına doğru fısıldarken.

“Adam kurban olur karısına.” dediğinde kalbim sızlarken kaşlarımı çatarak geri çekilmiştim.

“Araf!” dedim sinirle. Ölüm anlamı taşıyan hiçbir şeyi ondan duymak istemiyordum.

“Tamam mia dea, bir şey demedim.” diye sırıtırken hızla beni kapıya doğru yönlendirmişti. Konuyu daha fazla uzatmayarak evden çıkarken dışarda bekleyen Agah’a dönmüştüm, Arya burada olduğu için o da artık burada çalışıyordu.

“Biz çıkıyoruz Agah, Arya sana emanet.” dediğimde saygıyla başını eğerek beni onaylamıştı. Bunca yıl yanımda çalışan dürüst çalışanlarımdan biriydi, oldukça zeki biriydi.

Arabama doğru adımlarken belime sarılan kollar beni tekrardan kendisine çektiğinde gözlerim yeşillere dönmüştü.

“O kadınla görüşmene gelmemem konusunda hala inat ediyor musun?” dediğinde gözlerimi devirmiştim.

“Evet Araf, hem bana bir şey yapamaz zaten.”

“Peki inatçı karım ama yanına giderken de ayrılırken de beni arayacaksın.” demesiyle gülümseyerek kollarımı boynuna doladım.

“Tamam kocam bey, sende güzel güzel çalış. Tamam mı?” dediğimde o da gülerek dudaklarını alnıma yaslamıştı. “Hem belki gece sana sürprizim olabilir.” diye fısıldadığımda geri çekilirken gözlerini arzu pırıltıları sarmıştı.

“Ne gibi bir sürpriz?” diyerek sırıttığında omzumu silkerek başımı çevirmiştim.

“Sürpriz söylenmez, gece görürsün.” derken kollarından ayrılarak arabama doğru ilerlemeye başladığımda tekrardan kolumdan tutup çevirerek dudaklarını sertçe dudaklarıma bastırdığında gülmeden edememiştim.

“Bayılıyorsun beni deli etmeye.”

“Evet.” diye mırıldanırken dudaklarına son kez bir öpücük kondurup arkamı dönerek hızla arabama bindim. Motoru çalıştırırken hala arkamdan beni izlediğini bildiğim adama dönerek uzaktan öpücük yollayarak yola koyulmuştum. Ardımda ki melül bakışlarını yan aynamdan görebiliyordum, çok seviyordum ya ben bu adamı!

Salih komiserin attığı konuma ilerlerken midemde yine tuhaf bir kasılma olmuştu, nasıl üşütmüştüm acaba ya? Bugün işten sonra inat etmeyip doktora gitsem iyi olacaktı, reglim de oldukça düzensizdi. Sadece iki gün olduktan sonra kesilmiştim, bu garip duygusal hallerimi de ona bağlıyordum.

Konuma geldiğimde bir apartmanın önündeydim, çevresini saran polis arabalarına bakılacak olursa doğru yerdeydim. Arabamı park ederek inerken etrafta ki insanları geçip apartmana doğru adımladım. Karşıdan gelen Salih komiseri fark ettiğimde durmadan devam etmiştim.

“Günaydın Sayın savcım.” derken elinde ki dosyayı uzattığında yürümeye devam ederken dosyayı aldım.

“Günaydın Salih, nedir durum?”

“Bir aile içi şiddet sayın savcım, tahminlerimize göre adam delirerek önce karısını ardından iki çocuğunu öldürüp evden kaçıyor. Komşuları bağırış sesinden korkarak polise haber veriyorlar ama geç kalınmış bir ihbar.” dediği sırada dairenin olduğu kata çıkmıştık. Açık kapıdan içeri geçtiğimizde ceset kokusundan ziyade kan kokusu burnuma dolmuştu, henüz çürümeye başlamadığı için kokmamıştı cesetler. Olay birkaç saat öncesinde olmuş olmalıydı.

“Çok sık kavga ederler miymiş?” dedim cesedin yanına doğru adımlarken. Etraf kırık içki şişeleriyle doluydu.

“Adamı çoğunlukla sarhoş gördüklerini söylediler savcım ve karısı da bundan çok şikayet edermiş, genelde son iki aydır her gece kavga olduğunu söyledi komşuları.”

“Ve polisi aramak şimdi mi akıllarına gelmiş?” diye sorarak ona baktığımda kafasını olumlu anlamda sağlamıştı. İnsanlar böyleydi işte, kendilerine toz kondurmamak için çoğu cinayete göz yumuyorlardı.

“Günaydın sayın savcım.” diyen sesle gözlerimi cesetten ayırarak Lale’ye bakmıştım.

“Günaydın Lale.” dedim sert ifademle. İşteyken ciddi olmak zorundaydım.

“Maktül Ezgi Çiçek, 33 yaşında iki çocuk annesi bir ev hanımı. Karnında ki 3 bıçak darbesinin ardından boğazı kesilerek can vermiş savcım.” diyerek içeri doğru ilerlediğinde bende onu takip etmiştim. Çocuk odasında yerde iki küçük ceset poşeti vardı. “Maktül Semih ve Seda Çiçek…” derken duraksayarak derin bir nefes almıştı. Zordu çocuk cesedi görmek. “Semih Çiçek 4 yaşında, başına aldığı sert bir darbeyle; Seda ise 8 yaşında boğularak öldürülmüş.” Tekrardan derin bir nefes alarak titreyen sesini sabit tutmaya çalıştı. “Seda polisleri aramış fakat ekipler gelene kadar dayanamamış.”

Poşetlere doğru adımlayarak titreyen ellerimle cebimden eldiveni çıkarıp giydikten sonra poşeti açtığımda boğazında ki morarmış parmak izleriyle bir kız çocuğu cesedi çıkmıştı. Ardından diğer poşete baktığımda başında ki kurumuş kanlarla erkek çocuğuydu, saçlarının arasında hala parlayan cam parçalarına bakılırsa içki şişesini kafasında kırmıştı. Sakince poşeti kapatarak ayağa kalktığımda gözünü silen Lale’yı fark etmiştim.

“Ben…çok özür dilerim savcım, tutamadım kendimi.” dediğinde kolumu omzuna sararak sarılmıştım, acısını saklayamamıştı sadece. Bu yüzden kızamazdım. “Bende böyle hikayelerin bir kahramanıyım savcım, ayyaş babası kardeşini gözünün önünde öldüren o kızım.”

“Shh! Katili bulacağız canım benim, onların intikamını alacağız.” dediğimde bir süre daha ağlasa da geri çekilerek gözlerini silmişti.

“Çok sağolun savcım, bu çok iyi geldi.” demesiyle hafifçe gülmüştüm.

“Sen iyi olda gerisi mühim değil.” diyerek omzunu hafifçe sıktıktan sonra salona doğru adımlamıştım ki dönen başımla duvara tutunmak zorunda kaldım, midem de yine bulanmaya başlamıştı. Ne oluyordu bana?

“Savcım iyi misiniz?” diyen Salih komiserle başımı olumlu anlamda sallayarak doğrulmuştum.

“İyiyim Salih, başım döndü sadece.” diyerek salona doğru adımladım. “Cinayet silahı evde mi?”

“Hayır savcım, onu da götürmüş fakat kimliği tespit edildi. Her yerde aranıyor.” dediğinde başımı olumlu anlamda sallayarak salonda gözlerimi gezdirdim. Cesedin başında da aynı erkek çocuğunda olduğu gibi cam kırıkları ve kesikler vardı, şişeyi fırlatmış olmalıydı. Ardından bıçağı karnına üç kere saplayıp çıkardıktan sonra ölmediğini fark edince boğazını kesip işini bitirmiş, bu sadece anlık bir sinir harbi gibi gözükmüyordu. Bilerek öldürmek istemişti.

“Havalanlarına ve sınır görevlilerine zanlının resmi dağıtılsın, çıkışına izin verilmeyecek. Ayrıca komşulardan yazılı ifade alınsın.” derken salondan çıkmıştım.

“Tamamdır sayın savcım.” dediğini ardımdan duymuştum fakat daha fazla bu paslı kokuya katlanamıyordum, çıkışa doğru adımlayarak apartmana geçtiğim sırada derin bir nefes almıştım. Hızla merdivenleri inerek kendimi dışarı atar atmaz arabama doğru yol aldım.

İçine binerek çalıştırdığımda tüm canları açmıştım, burnumda ki kan kokusu gitmiyordu bir türlü. Sahile doğru yol alırken bir yandan da Araf’ı arayarak telefonu hoparlöre almıştım.

“Güzelim, bitti mi olay yerinde ki işin?” diyen sesiyle bedenim bir nebzede olsa gevşemişti.

“Bitti hayatım, şimdi sahile geçiyorum.” dedim o kadının yanına gideceğimi ima ederek.

“Çok dikkatli ol güzelim, yüzüğün parmağında dimi?” dediğinde bakışlarım direksiyonu kavrayan elime kaymıştı. Hiç çıkarmıyordum ki.

“Evet kocam bey, parmağımda.” derken yanan kırmızı ışıkla durmuştum. Yüzüğün içinde GPS olduğu için sormuştu, aynı şekilde onunkinde de vardı. Ölümle her an burun burunayken tedbir almak en iyisiydi.

“Tamamdır güzelim…” diyerek derin bir nefes aldığında kaşlarımı çatarak ekrana bakmıştım, bir sıkıntısı mı vardı? “Seni çok sevdiğimi biliyorsun değil mi?” dediğinde dudaklarım kıvrılmıştı.

“Biliyorum hayatım, sende biliyorsun.” dedim içtenlikle.

“Biliyorum.” diye mırıldandığı sırada sahilin önünde ki boş yere park etmiştim. “Şimdi toplantıya giriyorum güzelim, konuşmanız bitince hemen arıyorsun.”

“Peki kocam bey, hadi sana iyi işler.” diyerek aramayı sonlandırdığımda buna sinir olacağını bilerek hafifçe sırıtmıştım, sinirli hali öyle tatlıydı ki hep yapasım geliyordu.

Derince bir nefes alarak burada niçin olduğumu kavrarken arabadan çıkarak deniz kenarına doğru adımladığımda hemen ileride ki bankta arkası dönük bir şekilde oturduğunu fark etmiştim. Omuzları çökerken her defasında bakımlı olan saçları alelade bağlanmıştı. Bakışlarım gayri ihtiyari etrafta gezindiğinde görünürde kimseyi görememiştim.

Yanına doğru adımlayarak hemen karşısında durduğumda yüzüm ruhsuz ve sabitti.

“Ne zırvalayacaksan çabuk konuş ve git.” dedim sertçe. Bakışları bana döndüğünde kızarmış bakışlarıyla karşılaşmıştım.

“Lavinia…” diye mırıldandığında zihnimin gerisinde ki kız çocuğunun gözleri dolsa da benim yüzüm stabildi.

“Konuş ve defol.” dedim tekrardan. Sözlerimin ardından ayağa kalktığında gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı.

“Ben… özür dilerim. Bu kadar kötü bir anne olduğum için çok özür dilerim.” demesiyle istemsizce şaşırmadan edememiştim. Bana onca kez hakaret edip dayak atan, karanlık odalara kitlenen kadın karşımda benden özür diliyordu. “Sevgim öylesine kör etti ki gözümü ondan başka hiçbir şey düşünemedim, affet beni Lavinia.”

Sözlerinin ardından omzuma dokunmak istediğinde hızla geriye çekilerek buna izin vermemiştim.

“Şu an ne düşündüğün ya da hissettiğin umrumda bile değil, sadece hayatımdan def olmanı istiyorum.” dediğimde gözlerinde ki hayal kırıklığıyla bakışlarını kaçırarak elini indirmişti.

“Merak etme, yurt dışına taşınıyorum. Bir daha sizi rahatsız etmeyeceğim ama ne olursa olsun bir annen olduğunu unutma olur mu? Belki bu zamana kadar yapamadım ama sana söz veriyorum artık yanında olurum.” demesiyle dudaklarımdan histerik bir gülüş dökülmüştü.

“Ben annem olduğunu unutalı seneler oldu Halime Argun, tıpkı senin asla bir kızın olduğuna inanmadığın gibi.” diyerek geriye doğru bir adım daha atarak arkamı dönüp arabama doğru ilerlerken gözümden bir damla yaş süzülmüştü. Pişman olmuştu ama çok geç kalmıştı…

Arabama geçerken derince nefesler almaya başlamıştım, şu an tek ihtiyacım olan şey yağmur kokusuydu. Onun kollarının arasına girerek kendimi sakinleştirmek istiyordum, sıcaklığında mayışmak… Hızla arabayı çalıştırarak şirkete sürmeye başladığımda elim telefona uzanmıştı ki duraksadım, sürpriz yapmak daha güzel olurdu. İlerlerken arayan Kayra’yla derince bir nefes alarak cevapladım.

“Lavi’m, nasılsın?” demesiyle kavşaktan dönmüştüm.

“İyiyim şirine, sen nasılsın?”

“Ben iyiyim de enişte aradı bir saat kadar önce, miden bulanıyormuş herhalde. Gel de bir bakalım.” dediğinde gözlerimi devirmiştim. Bu adamın pimpirikliği beni benden alıyordu.

“Sadece küçük bir üşütme şirinem, bir şey yok.” dedim sakince.

“Kız belki hamilesindir.” diyerek güldüğünde bakışlarım istemsizce karnıma dokunmuştu.

“Imkansız Kayra, regl oldum.” derken yanan kırmızı ışıkta durmuştum.

“Ya tamam da ne olacak bir test yapsak? Hem böyle oluyor bazı hamileliklerde, regl bir süre daha devam edebiliyor.”

“Şirine sende biliyorsun ki düşük yapan kişiler daha zor hamile kalır, yani ben bir şey olduğunu sanmıyorum.” derken tekrar hareket etmeye başlamıştım.

“Ama bu test yaptırmana engel değil.” dediğinde derince bir nefes daha alarak camları açmıştım. Lanet olası bulantı tekrar gün yüzüne çıkmıştı.

“Tamam mavi kafa, tamam. Uğrarım bugün sana.” dediğim sırada odasına biri geldiğinde telefonu kapatmak zorunda kalmıştı. Tekrardan yanan kırmızı ışıkla sabır çekerken bakışlarım hemen yan tarafımda ki mağazaya kaymıştı, vitrinde duran beyaz elbiseyle dudaklarım kıvrılırken ani bir kararla arabayı sola kırarak mağazanın yan sokağına park etmiştim. Madem sürpriz yapacaktım o zaman tam olmalıydı.

Dudaklarımda ki sırıtışla mağazaya girdiğimde görevli kadın hızla yanıma gelmişti.

“Buyrun hanımefendi, ne bakmıştınız?”

“Vitrinde ki beyaz elbisenin 36 bedeni var mı acaba?” dedim heyecanlı bir tonda.

“Elimizde bir tek o bedeni kalmıştı, çok şanslısınız.” diyerek arkaya doğru adımladığında bende peşine takılmıştım. Kare yaka ve balık model bir elbiseydi, beyaz olması da ayrıca hoşuma gitmişti. Esasında beyazdan nefret ederdim ama Araf üzerimde severse sevebilirdim.

Kadının uzattığı elbiseyle öncelikle kasaya giderek ücretini ödedikten sonra hızla kabine ilerleyip üzerimde ki takımı çıkartmaya başlamıştım. Dudaklarımda ki sırıtışla hızla elbiseyi giydiğimde üzerime tam olmuştu, bir süre aynada baktığımda sanki gelin gibi olduğumu fark etmiştim. Çok mutlu olacağına emindim.

Eski kıyafetlerimi poşete doldururken kabanımı da hızla üzerime geçirerek kabinden çıkmıştım.

“Ah çok yakışmış hanımefendi.” diyen az önceki görevliyle hafifçe gülümsemiştim.

“Çok teşekkür ederim, iyi günler.” diyerek dışarı çıktığımda kar çiselemeye başlamıştı. Bu sene güzel yağmıştı ama birkaç hafta öncesine kadar durmuştu, tekrar başlaması dudaklarımın kıvrılmasını sağlamıştı.

Tam arabaya ilerlerken hemen ileride duran çiçek tezgahı dikkatimi çekmişti, bir aydır her gün bana siyah gül vermeyi ihmal etmiyordu. Bugünde ben ona versem bir şey olmazdı sanırım. Hızla çiçekçi tezgahına ilerlerken bakışlarımı çiçeklerde gezdirmiştim, gözlerim siyah gül arıyordu ama onu bulmak genelde zor olurdu.

“Merhabalar, elinizde siyah ya da kırmızı gül var mı acaba?” diye sorarak kadına baktığımda bakışlarını üzerimde gezdirdiğini fark etmiştim.

“Maalesef elimde sadece beyaz gül kaldı kızım.” dediğinde her ne kadar bakışlarından rahatsız olsam da umursamamaya çalışarak elinde ki gül demetine baktım.

“Peki o da masumiyet anlamına gelir, bir tane alabilir miyim?” derken çantamı açarak parayı çıkarmıştım.

“Masumiyet ve saflık anlamı taşır kızım ama sende daha çok ayrılığı yansıtır.” demesiyle kaşlarım çatılırken sert bakışlarımı kadına çevirmiştim.

“Ne demek istiyorsunuz hanımefendi?” dedim sert bir sesle. Ayrılıkta nerden çıkmıştı şimdi?

“Dikkat et kızım, beyaza kan bulaşırsa çıkması zor olur.” derken beyaz gülü uzattığında kalbim acıyla kasılmıştı. Şimdi neden böyle demişti ki? Acaba üzerime kan falan mı bulaşmıştı?

Ben düşünceler içindeyken ellerim güle uzanarak sakince almıştı ki arkadan hızla genç bir kız gelerek teyzenin arkasında durdu.

“Nine yine mi insanları korkutuyorsun?” diyerek bana dönmüştü. “Kusura bakmayın hanımefendi, akli dengesi yerinde değil. Ne dediğini bilmiyor.” dediğinde sakince kafamı sallamıştım ama bakışlarım hala kadının acıyarak bakan gözlerindeydi.

“Önemli değil.” derken kıza parayı uzatmıştım. “Üstü kalsın.” diyerek arkamı dönüp hızla arabaya ilerlemiştim. Sadece aklı olmayan biriydi işte, düşünmenin bir anlamı yoktu.

Derince nefesler alarak arabaya bindiğimde kalbim hızla çarpıyordu, kadının sözleri aklımdan çıkmazken üstümdeki kabanı çıkartıp arkaya attım.

“Kendine gel Duman, sadece aklı olmayan bir kadın. Bir şey yok, sakin ol.” diyerek kendi kendime mırıldanırken derince nefesler alarak arabayı çalıştırmıştım. Onu gördüğümde tüm sıkıntılarım son bulacaktı, hatta akşam anlattığımda gülüp eğlenecektik.

Yol boyu aklım kadının sözlerine gidip durmuştu, bir yandan da annem olacak kadını düşünüyordum. Bunca yıl sonra gerçekten pişman mı olmuştu yoksa yine haince bir planları mı vardı anlayamıyordum. Oysaki bakışları çok içten gibiydi. Ah! Artık kendime gelmem gerekiyordu, o hiçbir zaman pişman olmayacaktı. Bu sadece içimde ki küçük kızın saçma hayallerinden biriydi.

Şirkete yaklaşırken kapıda gördüğüm bedenle dudaklarım kıvrılmıştı, acele bir şekilde adımlarken kulağında ki telefonla konuşuyordu. Sanırım toplantısı vardı ama bir şey olmazdı, onunla gelmeme ses etmiyordu. Tam çıkmadan yakalamış olmam ise güzel bir şans olmuştu benim için.

Arabamı arabasının önüne park ederek beklemeye başlamıştım. Adımları arabasının yanına geldiğinde tam elindeki telefonu cebine koymuştu ki bakışları hafiften yukarı kayarak bir yere bakmıştı, ne olduğunu anlamasam da yandaki beyaz gülü elime alarak kabanımı giymekle uğraşmadan arabadan dışarı indim. Dudaklarım tebessümle kıvrılırken saçlarımda ki tokayı da çıkartarak omuzlarıma dökülmesini sağlamıştım. Tepkisini çok merak ediyordum.

Ona doğru bir adım atmıştım ki bakışları bana dokunduğunda yeşillerini kaplayan endişeyi buradan bile görmüştüm, neler oluyordu? Bakışları üstüme bir kez bile dokunmazken kafasını olumsuz anlamda iki yana salladığında ona doğru gitmek için attığım adımlarım yarıda kesilmişti. Bakışlarımı her ne kadar etrafta gezdirsem de herhangi bir silahlı birini yada tehdit içerikli bir olayı görememiştim.

Bakışlarım tekrar ona döndüğünde arabasının kapısını tutan elini yavaşça geri çekmişti. Yanağından süzülen bir damlayı fark ettiğim esnada sanki zaman durmuştu. Bakışları geldiğimden beri ilk kez üzerime kaydığında dudağının kenarı hafifçe kıvrıldı ardından gözleri tekrardan gözlerime çıktığında dudakları hareket etmeye başlamıştı.

“Git.” diye mırıldandığında anlayamayarak ona bakmaya devam ettim. Eğer etrafımızda lanet olası bir katil varsa onunla birlikte çatışabilirdim. Avucum hissettiğim sinirle yumruk olurken elimde ki gülün dikenleri acımasızca avucuma geçmişti fakat bu bile umrumda değildi. Onun canı yanıyordu ama neden?

Gözlerini kapatarak derin bir nefes aldığında hemen arkasında ki korumalarında gözlerimi gezdirmiştim, hepsi tetikteydi. Şu anda çevremizde biri vardı ve Araf bu biri tarafından tehdit edilmişti, bu kadar telaşın başka bir açıklaması olamazdı. Onu yalnız bırakamazdım, korumam gerekiyordu. Nefesimi korumalıydım.

Siyahlarım yeşilleriyle çakışırken kararlı bir şekilde ona doğru bir adım atmıştım ki hemen kulağımın yanından geçen küçük bir ses hissetmiştim, rüzgarı delerek geçen kurşunun sesi…

Gözlerimden yaşlar akmaya başlarken sadece zamanın durmasını dilemiştim o an, lanet olası zaman durmalıydı. Ama olmadı, tanrı yine beni dinlemedi.

Kurşun hızla Araf’ın göğsüne saplanırken omuzlarıma sarılan başka bir kolla yere çökmem sağlanmıştı. Hala olayın şokuyla gözleri acıyla açılan Araf’a bakarken nefesimin kesildiğini hissediyordum, kalbim göğsümde paramparça olurken Can beni yerimde tutmak için sıkıca sarılmıştı.

Yeşilleri benden bir an olsun ayrılmazken ikinci kurşun karnını deldiğinde avazım çıktığı kadar bağırmıştım.

“Hayır, hayır… ARAF!”

Can’ın kollarından kurtulmak için çırpınmaya başlarken bile bakışlarım ormanlardaydı, yaşaması gereken ormanlarda…

“Can yalvarırım bırak… yalvarırım.” diye mırıldanırken bakışlarım göz yaşlarından dolayı buğulanmıştı.

Hala ayakta durmaya çalışırken eli can havliyle yanında ki arabaya tutunmuştu. Bir elini karnına bastırırken bedeni öne doğru eğilmişti, canı yanıyordu. Bakmaya kıyamadığım adamın canı yanıyordu…

“Can…lütfen.”

Yeşillerine bakarken haykırarak ağlamaya devam ediyordum ki bir kurşun daha bedenine saplandığında daha fazla dayanamayarak dizlerinin üzerine yıkılmıştı.

“ARAF!”

Haykırarak sertçe Can’ı ittiğimde telaşla ayağa kalkıp ona koştum, yanına düştüğümde dayanamayan bedeni kucağıma yıkılmıştı.

“Hayır, hayır Araf bana bunu yapma. Yaşayamam… sensiz yaşayamam.” derken bir yandan ağlarken diğer yandan da yanağını okşuyordum.

“Çok güzel…olmuşsun…meleğim.” diyerek zor bela konuştuğunda bakışlarım etrafa kaymıştı.

“AMBULANSI ARAYIN!” diye haykırdığım sırada kanlı eli zor bela yanağında ki elimi tutmuştu.

“Ağ…ağlama lütfen, hep mu…mutlu ol.” derken elimi dudaklarına götürdüğünde daha şiddetli ağlamaya başlamıştım. Olamazdı…bu yaşanıyor olamazdı.

“Bir şey olmayacak, sana bir şey olmasına izin vermeyeceğim. Yaşayacaksın.” diye haykırırken diğer kolum onu göğsüme yaslamıştı.

“A…arkam…dan sakın ağ…ağlama. İ…iyi bak kendine…” derken öksürmeye başladığında dudaklarından dökülen kanıyla gözlerim irice açılırken tekrardan bakışlarım etrafa dönmüştü.

“NEREDE BU SİKTİĞİMİN AMBULANSI?” diye adeta çığlık atarken bakışlarım tekrardan ona dönmüştü. Çok fazlaydı…çok fazla kan vardı.

“Me…meleğimin kol…kollarındayım, ü…üzülme.”

“Hayır Araf, ölemezsin. Şimdi değil, şimdi değil.” diye ağlarken bir yandan da yaralarını anlamaya çalışıyordum. Bedenine kaç kurşunun saplandığını seçememiştim ama çok fazlaydı. Kan vardı…sadece kan…

“Se…seni hep…çok sevdim, bu…bunu u…nutma.” derken kanlı dudakları kıvrılmıştı. Yeşilleri bayık bakarken ruhum içimde alev alıyordu sanki, kalbim onun kanında boğuluyordu.

Ben yapamazdım, ben onsuz yaşayamazdım. Ağlamaya devam ederken zorla kaldırdığı eli yanağımı bulduğunda kanı yüzüme bulaşmıştı.

“Son…kez ne…nefes olur musun ba…bana?” demesiyle acı içinde başımı olumlu anlamda sallayarak dudaklarımı dudaklarına yasladığımda kanı bana bulanmıştı.

Ve o an zaman akmayı bıraktı…

Gökten kar taneleri üzerimize yağarken dudaklarında ki tebessümle başı geriye doğru düşmüştü.

Çığlığımla tüm yer ve gök inlerken başını göğsüme yaslamıştım. O ölemezdi…ölemezdi…

Bakışlarım kan gölünün içinde ki beyaz güle kaydığında ağlamam daha şiddetlenmişti.

Beyaz gül kana bulanmıştı…

~~~~~~~~~~~~~~

Özür dilerim…

Bölüm sonu

3 yorum